Mert Duygun
Giriş yerine
Türkiye’de İslamcı çevrelerce “Medine Vesikasına “atıf yapılarak uzun bir süre savunulan çok hukuklu1 sisteme dair tartışmalar son zamanlarda tekrar alevlenmiş gözükmektedir. Üstelik bu tartışmalar bu sefer sadece inanç temelli çok hukuklu bir sistemin savunulması ile sınırlı kalmamakta; dinsel ve etnik kimliklerin anayasal olarak tanınmakla kalmayıp devletin temel ilkelerinin de bu kimliklere göre şekillendirildiği ve devletin temel organlarının kimlik esasına göre “kotalar” yoluyla paylaştırıldığı bir “kimlikçi anayasacılık”2 da Cumhuriyet öncesi Osmanlı İmparatorluğu örnek gösterilerek bizatihi ABD Büyükelçisi Tom Barrack tarafından Türkiye’ye tavsiye edilmektedir.3
Bu düşünce, anti-emperyalist bir kurtuluş savaşının ardından kuruluşunu gerçekleştirmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik ulus devletine bir müdahaleyi teşkil etmesi bir yana aynı zamanda Türk hukuk tarihi açısından da bilgisizlikle malul bir yaklaşımı da işaret etmektedir. Zira Osmanlı İmparatorluğunda uygulanagelen ve toplumu dini inançlarına göre “milletler” olarak ayıran yaklaşım, halkın büyük bir kısmını “Zımniler” olarak tasnif ederek, modern devletin insan unsurunun gerektirdiği “eşit yurttaşlık” anlayışını reddettiği gibi, Tanzimat döneminde parçalanan imparatorluğu ayakta tutmak üzere yapılan “Osmanlıcılık” üst kimliği yaratmaya dair girişimler ise başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu kapsamda 1856 tarihli Islahat Fermanı sonrasında, yabancıların yargılandığı konsolosluk mahkemeleri, resepsiyon hareketleri sonrasında ithal edilmiş olan Batılı hukuku icra etmek üzere oluşturulmuş olan Nizamiye Mahkemeleri4 ve öteden beri uygulanagelen dini hukuku tatbik eden Şeriye Mahkemeleri ile “çok-hukuklu ve yargılı” bir sistem ortaya çıkmış; bu çoklu yapının getirdiği sorunları hiç değilse aile hukukunda düzeltmek adına yapılmış olan “Hukuk-i Aile Kararnamesi” gibi girişimler ise bu çoklu yapının asli unsurları olan odaklar tarafından kısa sürede engellenmiştir. Nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sonrasında 1924 Anayasasının ortaya koyduğu “eşit yurttaşlık” anlayışı Türk Medeni Kanunu ile hukuki düzlemde sağlanabilmiştir. Nitekim Tanör5, Medeni Kanun ile özellikle kadınların toplumdaki dışlanmışlığını ve ikinci sınıflığının aşıldığını belirtmekte; bu alandaki en somut gelişmelerin de aile hukuku alanında yaşandığını vurgulamaktadır.
Cumhuriyet’in ortaya koyduğu eşit yurttaşlık ve bunun temelini oluşturan laik-demokratik ulus devlet anlayışının6 karşısına ise çok hukuklu bir sistem ve kimliklere göre tasnif edilmiş bir anayasacılık anlayışı konulmaya çalışılmakta ve bu da paradoksal biçimde “özgürlükçülük” ve “liberal hukuk” sistemi ile temellendirilmeye çalışılmaktadır. Oysaki aşağıda aktarılacağı üzere ne “liberal demokrasi” anlayışı ne de dünyadaki örnekler; bu savın doğruluğunu ortaya koymaktadır. İşte bu kısa yazıda tüm bu hususlara ayrı başlıklar altında değinilecektir.
Türk anayasa hukukunda bir parti kapatma sebebi olarak çok-hukukluluk savunusu
Türkiye’de siyasal düzlemde çok-hukukluluğu savunan ana siyasi akımın ilk temsilcisi Milli Nizam Partisi olmuş; bu parti ise 12 Mart ara rejimi sonrasında laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle anayasayı ihlal ettiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır.7 Ancak çok hukukluluk savunusu, Milli Nizam Partisinin temsil ettiği “Milli Görüş” düşüncesinin 12 Eylül darbesindeki siyasi temsilcisi Refah Partisi ve onun genel başkanı Necmettin Erbakan tarafından özellikle 1990’lı yıllarda çok daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlamıştır. Bu noktada Erbakan örneğin 1991 yılında yapılan TBMM seçimleri öncesinde Yörünge Dergisine vermiş olduğu mülakatta şu ifadeleri kullanmaktadır: “Ben niye çocuğumu istediğim gibi okutamıyorum? Ben niçin istediğim gibi inanamıyorum, örgütlenemiyorum, konuşamıyorum? Niye istediğim gibi yaşayamıyorum? Niye, şu bölgeyi dolduran insanlar kendi kavlimizi kendimiz imzalamıyoruz? Temel şartlarına, anayasaya, yani hak ve adaletin ölçülerine sadık kalmak şartıyla, biz ‘Kendi kanununu kendin yap.’ diyeceğiz. Biz, herkese ‘İstediğin işi tut.’ diyeceğiz. ‘Kendi çocuğunu istediğin gibi okut.’ diyeceğiz.”8 Yine Erbakan 1993 tarihinde TBMM’de gerçekleştirilen ve siyasi partilerin genel başkanlarının katıldığı toplantıda da şu ifadeleri kullanmıştır: “Benim inandığım şekilde sen de yaşayacaksın tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensipleri içerisinde kendi hukukunu kendisi seçmeli.”9 Yine Erbakan, Refah Partisinin 4. Olağan Kongresinde “(..) hukuk seçmeye hürriyet vermiyorsunuz… Biz geldiğimizde isteyen Müslüman nikahını müftüye kıydıracak, isteyen Hristiyan nikahını kilisede kıldıracak(…)” demek suretiyle aile hukuku açısından çok-hukuklu sistemin getirilmesini planladıklarını ortaya koymuştur.10 Kuşkusuz bu çok-hukukluluk savunusu siyasal düzlemde ise ümmetçilik anlayışı ile bir temele oturtulmaya çalışılmıştır.11
Refah Partisinin inanç temelli çok hukukluluğu bu şekildeki savunması; Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu partiyi kapatmasındaki önemli gerekçelerden birisini oluşturmaktadır; zira AYM bu kararında Refah Partisinin çok hukuklu sistem savunusunu da göz önünde bulundurarak davalı partinin “Milli Nizam Partisinden” bu yana dine dayalı bir hukuku devlete egemen kılmak isteyen bir siyasi geleneğin son temsilcisi olduğuna dikkat çekmiştir.12 Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının, II. Dünya Savaşı sonrasındaki “liberal hukuk düzeninin en önemli belgelerinden birisi olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal etmediği de bizatihi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) tarafından da “Refah Partisi” kararında da ortaya konmuştur.13 AİHM, bu kararında kapatılan Refah Partisinin “dinsel aidiyetlere dayanan çoklu bir hukuk sistemi” ve “şeriat hukukunu” savunması karşısında bu partinin kapatılmasının “örgütlenme özgürlüğünü” ihlal etmediği kanaatine varmıştır.14 AİHM de AYM ile aynı düzlemde bu kararında çok hukuklu sistemin Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerle bağdaşmayacağını ortaya koymuştur.
Daha toparlayıcı bir şekilde ortaya koymak gerekirse, çok hukukluluğu “liberal hukuk” ile savunmaya ve onun insan haklarının gereği olduğunu savunan tezlerin aksine “liberal hukukun en önemli yargısal koruma mekanizmaları” dahi çok hukukluluğun demokratik bir toplum ile bağdaşmayacağını açıkça belirtmiştir.15
Kimlikçi-anayasa tartışmalarına dünyadan başarısız örnekler
Türkiye’de çoklu hukuk tartışmalarının yanında anayasa tartışmalarına ilişkin bir başka savunulan model ise ulus devlet anlayışının aşındırılarak anayasanın kimlikleri esas alan bir siyasal sisteme göre şekillendirildiği “kimlikçi anayasacılık” anlayışıdır. Oysaki Ortadoğu’da yakın coğrafyamızdan gösterilebilecek iki örnek dahi, bu tür bir yaklaşımın anayasal olarak kabulü durumunda toplumsal barışın nasıl zedelendiğini bizlere göstermektedir.
Bu kapsamda önemli bir örneği 1926 Anayasası ile “konfesyonalizm” olarak da nitelendirilebilecek16 bir siyasal sistemi kabul etmiş olan Lübnan oluşturmaktadır. Buna göre başlangıçta parlamento ve bakanlıkların “6 Hristiyan’a 5 Müslüman düşecek şekilde” paylaşılmasını öngören 1926 anayasal düzeni zaman içerisindeki demografik değişikliklerin etkisiyle değiştirilmiş; özellikle en üst anayasal organlarda Cumhurbaşkanı “Maruni Hristiyan”, Başbakan “Sünni Müslüman”, Meclis Başkanı ise “Şii Müslüman” olacak şekilde bir kota sistemine geçilmiştir.17
Bununla birlikte Lübnan’da dinsel kimliklere ve mezheplere dayanan bu anayasal düzen, toplumdaki kutuplaşma ve çatışmaları azaltmak bir yana; yaşanan diğer siyasi gelişmelerin de etkisiyle ülkenin iç savaşa sürüklenmesine engel olamamış; 15 sene süren bu iç savaş “Taif Anlaşması” olarak bilinen ve anayasal organlardaki kota sisteminde bazı değişiklikler öngören ve Fransız tipi bir “Anayasa Konseyi” kurulmasını18 öngören akit ile siyasal sistemin reforme edilmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Siyasal sistemin din ve mezhebe göre bu şekilde tanzim edilmesinin yanında sosyal alanda da bu “kimlikçi anayasacılık” anlayışı gözlenmekte; ülkede yeknesak bir milli eğitimden söz edilemeyeceği gibi aile hukuku gibi eşit yurttaşlığın inşa edilmesi açısından en önemli alanlar da mezheplerin tekeline bırakılmıştır.19
Eşit bir yurttaşlıktan öte kimlikçi anayasacılık anlayışının damga vurduğu bir başka anayasa ise ABD işgalinin ardından hazırlanan Irak’ta görülmektedir. 2005 tarihli Irak Anayasası; başlangıç metninde dinsel ve etnik gruplara yer verdikten sonra; 41. maddesinde vatandaşların dini inanç, vicdani kanaat ve mezhep üyeliklerine göre istedikleri hukuku tercih etme özgürlüklerini düzenlemiş olup, çok hukuklu bir yapıyı öngörmektedir.20 Böylece Irak toplumunu oluşturan tüm dini ve etnik grupları aynı hukuki çatıda birleştirmeyi amaçlayan21 1959 tarihli Kişisel Durum Kanunu yürürlükten kaldırılmış oluyordu. Neticede Irak’ta işgalin sonucunda anayasa yapım sürecine damga vuran emperyalist müdahalenin “çoğulculuk” adına ortaya koyduğu bu sistem, azınlıkta kalan dinsel ve etnik grupların özgürlüklerinin tehdit altında bulunduğu22; Irak’ta da Lübnan gibi cumhurbaşkanlığı- başbakanlık ve meclis başkanlığının mezhepsel ve etnik kimliklere göre paylaştırıldığı bir siyasal dizgeyi ortaya koymuştur. 2005 yılından beri olan siyasal ve anayasal gelişmelere bakıldığı zaman ise bu dizgenin “demokratik ve özgür” bir Irak yaratabildiğini söylemek ise olanaksızdır.
Sonuç yerine
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları durmaksızın süregelirken ve bu kapsamda özellikle anayasanın ortaya koyduğu eşit yurttaşlık yerine kimliklerin esas alındığı bir anayasacılık anlayışı savunulmaktayken, anayasal gerçeklikte ise “müftülere resmi nikah kıyma yetkisi verilmesi” yahut “aile arabuluculuğu getirilerek aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıkların dini usullerle çözülmesi” gibi özellikle aile hukukuna temas eden çoklu hukuk denemeleri karşımıza çıkmaktadır. Oysaki yukarıda da belirtildiği üzere ne özgürlükçü-demokratik bir düzen böyle bir çoklu hukuk sistemini koruma altına almaktadır; ne de Ortadoğu’da deneyimlenmiş kimlikçi-anayasacılık ve çoklu hukuk sistemleri bu savunuya başarılı bir model ortaya koyabilmektedir.
Dipnotlar
1 Türk siyasal düşüncesinde muhafazakâr çevrelerce ortaya konulan bu fikir ve buna ilişkin siyasal ve hukuksal gelişmeler hakkında bkz. Olgun Akbulut, Anayasal Dinsel Çoğulculuk, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 374vd.
2 Anayasa hukukunda bu olguya denk düşen bir başka kavram ise “korporatif federalizmdir”. Buna göre devlet, federal devletin unsurlarından birisi olan siyasi özerklik ve katılım ilkesi; coğrafi esasa göre değil kimlik esasına göre şekillendirilmekte; toplumu oluşturan kimlikler nerede yaşadıklarına bakılmaksızın kendilerine ait haklardan kimlik esasına göre yararlanmaktadır. Bu noktada Cumhuriyet’in yakın tarihi açısından özgün bir örnek olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin garantör devletlerden birisi olduğu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 tarihli Anayasası gösterilebilmektedir. Nitekim bu anayasada yasama ve yürütme organlarında yer alacak Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların sayısı tamamen belirli bir kota hesabı gözetilerek düzenlenmiştir. Ancak 1960 Kıbrıs Anayasası, nihayetinde adadaki toplumsal barışı sağlayamamış ve 1974 yılında “Kıbrıs Barış Barış Harekâtı” sonrasında adanın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti olarak bölünmesine engel olamamıştır. Korporatif federalizm ve 1960 Kıbrıs Anayasasına ilişkin bkz. Bezar Eylem Ekinci, Kıbrıs Sorununa Anayasal Çerçeveden Bakmak: 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası”, TEPAV, Ekim 2025, s.5vd.
3 Barrack, Anadolu Ajansı’na vermiş olduğu mülakatta, “Osmanlı İmparatorluğundaki “millet sisteminin”, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdiğini belirtmiştir. https://tinyurl.com/yfe9tfzz (Erişim tarihi: 07.08.2026)
4 Bu alanda bkz. Müge Vatansever Öztürk, Nizamiye Mahkemeleri Üzerine Bir Değerlendirme, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 171, Kasım 2018, s. 155-171.
5 Bkz. Bülent Tanör, Kurtuluş- Kuruluş, Cumhuriyet Kitapları, 10. Baskı, s.228-231.
6 Ulus devlet anlayışının kimliklere siyasi özerklik verilmesi durumunda nasıl aşınacağı ve bu kapsamda bir çözüm önerisi olarak anayasal yurtseverlik anlayışına dair bkz. Korkut Kanadoğlu/Ahmet Mert Duygun, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, On İki Levha Yayıncılık, 4. Bası, s.100-101.
7 Bu hususta detaylı bilgi için bkz. Ahmet Mert Duygun, “Militan/Mücadeleci Demokrasi Anlayışı ve Anayasa Yargısı: Milli Nizam Partisi (E:1971/1, K:1971/1) ve Türkiye İşçi Partisi Kararlarından Bu Yana Türkiye’de Siyasi Parti Kapatma Rejimi,” Anayasa Mahkemesinin Temel Kararları- Cilt 1(Ed.: Korkut Kanadoğlu/Merve Duysak/ Ahmet Mert Duygun/ Güray Türker), On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2025, s.181vd.
8 Erbakan’ın çok hukukluluğa ilişkin bu görüşleri için bkz. Mazlum Ar/Nurettin Özgen, “Milli Görüş Hareketi’nde Çoğulculuk Arayışı: Bir Kimlik Siyaseti Olarak Çok Hukukluluk”, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, Cilt:2 Sayı:12, s. 299.
9 Ar/Özgen, s.300.
10 Bu konuşma için bkz. Akbulut, s.378.
11 Ar/Özgen, s.300
12 Duygun, s.186.
13 AİHM, Refah Partisi ve Diğerleri v. Türkiye (BD), No 41340/98, 13.02.2003.
14 Duygun, s.193-194.
15 Şeriat savunusunun Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlüklerin koruma alanında yer almadığına ilişkin yine “liberal hukuktan” bir başka karar için bkz. AİHM, Belcakem v. Belçika, No:34367/14, 20.07.2017.
16 Tolga Şirin, “Lübnanlaşmak” nedir?”, https://tinyurl.com/2w9v82ck (Erişim tarihi:07.08.2026)
17 A.g.e.
18 Bu noktada Taif Anlaşmasının sonucu olarak 250 Numaralı Yasa ile 1993 senesinde kurulmuş olan Lübnan Anayasa Konseyi Eski Başkanı Issam Sleiman ile gerek Lübnan’daki “kimlikçi” siyasal sistem gerekse de Konsey hakkındaki temel esas ve eleştirilerine ilişkin yapılmış bir söyleşi için bkz. Issam Sleiman Robert Poll; Towards a Reform in Lebanon? Interview with the President of the Constitutional Council ISSAM SLEIMAN, VerfBlog, 2018/6/20, https://tinyurl.com/bdfkt7h9
19 Şirin, “Lübnanlaşmak” nedir?”, https://tinyurl.com/2w9v82ck Yazar, Lübnan’da bunun yanında medeni hukuka özgü bir resmi nikah getirme projesinin; din alimlerine tanınan veto yetkisi kullanılarak reddedildiğini de vurgulamaktadır.
20 Akbulut, s.173vd.
21 Bu hukuki altyapıya karşın siyasal-anayasal gerçeklikte bu eşitliğin sağlandığını ve devlet kurumlarının ayrımcı bir tutum sergilemediğini iddia etmek oldukça zordur.
22 Akbulut, s.183.

