Cogniterya, prekarya, çokluk, toplumsal hareketler… “Sosyoloji”ye de başkaldıran proleterya

Dosya Öne Çıkanlar Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Kafa karışıklığının ya da yeni arayışların nedenlerine geçmeden önce sınıf ayrımlarına yönelik teorik öncüller genel olarak şu ikilikler üzerinden kurgulandı: Ücret, meslek, statü, eğitim ve iş bölümü üzerinden Weberci sosyolojinin ayrımlarını bir tarafa bırakacak olursak daha Marksist literatür üzerinden kafa-kol emeği, üretken emek – üretken olmayan emek, ölü emek – canlı emek, maddi emek – gayri maddi emek.

Kurtuluş Kılçer

Karl Marks’ın teorisine Marksizm denmeseydi belki de karşılık gelebilecek en uygun kavram sosyoloji olabilirdi: Yani toplumbilim. Ancak sosyolojinin bizzat Marksizm karşısında konumlandırılmasının birçok ideolojik nedeni bulunuyor. Özel mülkiyet rejiminden toplumsal mülkiyet düzenine geçişi vaaz eden ya da tarihsel gelişimin motoru olarak sınıfları merkeze koyan Marksizmin kapitalist sınıfları mülksüzleştirme programı, mülk sahibi sınıfların ideolojik düşmanlığının ana nedeni olacaktır. O günden beri Marksizmin defterini dürme görevi “sosyoloji”ye verildi. 

“Klasik sosyolojinin temel kavramı olan toplumsal sınıflar özcü kimlik biçimlerinin billurlaşmış ifadeleri olarak görülüyor, başta onun en güçlü kanadını oluşturan Marksist sınıf kuramı olmak üzere, sınıf literatürünün üzeri toptan çiziliyordu. İlgi, genelden özele, bütünden tekile, tarihsel genellikten konjonktüre, belirlenenimden kazaiye, belirlilikten göreliliğe, tutarlılıktan eklektizme, ilişkiselden farka, sınıf ve statüden kimliklere, olgulardan metinlere kayıyordu. Artık her sınıf analizi denemesi, özcülük, belirlemecilik ve indirgemecilik şeklinde üç büyük günahın ezici tehdidi altındaydı, neredeyse sosyoloji yapmak bile olanaksızlaşmış”1 durumdaydı.

Bir bilim, teori, ideoloji, disiplin, akademi vb. olarak sosyoloji ile bir toplumun “sosyolojisi”, ilişkili olmakla birlikte, aynı şey değil. Yazımız ülkemizin sosyolojisi üzerinden işçi sınıfının durumunu ve niceliğini gözler önüne sermeyecek; ancak “sosyoloji” tezleri üzerinden işçi sınıfının kuramsal yokluğunu ispat etmeye girişenlere yanıt mahiyetinde genel bir çerçeve çizmeye çalışacak:

Proletarya, sadece burjuvaziye değil “sosyoloji”ye de başkaldırıyor.

Proletaryanın öldüğü, hiç olmadığı, dönüştüğü, başkalaştığı ya da önemini yitirdiği şeklinde özetlenebilecek tezler sosyoloji dergilerinin akademik makalelerinde ortalığı sadece bugün değil yıllarca kaplamış; ancak proletarya kuramsal bütün arayış ve denemelerin tahtından indiremediği bir kavram olarak yerini hep korumuştur. Özellikle reel sosyalizmin çözülüşünden sonra “yeni” ve “post” ön ekleri ile birlikte her şeyin sonunu getiren teoriler moda olmuştu. Fukuyama tarihin sonunu ilan edivermiş, Andre Gorz, “işçi sınıfına elveda” diyerek işçi sınıfının sonunu getiriyor, günümüzün modası ise Hardt-Negri’nin “çokluk”larına bırakıyordu.

Sınıf tartışması, genellikle iki düzlemde hep ele alına geldi; ilki, üretim süreci içinde sınıf, diğeri ise toplumsal mücadele içinde sınıf. “Sınıf ontolojik olarak iktisadi düzlemde tanımlanabilir ve fakat epistemolojik olarak diğer sınıflarla ilişkisi, hareketliliği içinde, yani siyaset düzleminde bilinebilir.”2 Sınıfın yapı olarak varlığı ile mücadele içindeki doğrudan karşıt sınıfla ‘ilişkisi’(mücadelesi) üzerinden farklı bakış açılarının yanı sıra ayrıca proleter ile proletarya kavramları arasındaki farklılık da çoğu zaman birbirinin yerine konarak ele alınabiliyor. Çoğunlukla Marksizmin defterini dürmek isteyenler, Marksizmi sınıf indirgemeci olarak değerlendirirken aynı zamanda toplumu dikotomi olarak ele alarak ara sınıfları, tabakaları yok saymakla suçluyorlar. Bununla birlikte, yeni-Marksist, analitik-Marksist gibi ön eklerle tanımlanabilecek “revizyonist” görüşler, örneğin feminist literatürün gördüğü eksiklerin başında gelen Marx’ın “emeğin yeniden üretilmesi”ni analiz etmemesine hayıflanır bir biçimde net bir sınıf tanımının Marksizmde bulunmamasını bir eksiklik olarak değerlendirip durdular. Doğal olarak buradan Marksizmin sapakları ve sonrasında ise Marksizm karşıtı “sosyoloji”ye giden yolların da taşları döşeniyordu. “Sınıf tartışmalarında anti-Marksistlerin, Marksizm’den uzaklaşanların ya da ona yeni eklemeler/enjeksiyonlar yapanların ortaklaştığı ve kendi pozisyonlarını güçlendirmek için sıklıkla kullandıkları bir önerme var: ‘Marx sınıfın ne olduğunu tanımlamamıştır.’ Bu önerme aslında burjuva bilme biçimi içinden ‘sınıf’a ait bir pozitivist tanımlama beklentisidir. Oysaki Marksist yöntem, kavramları böyle sabitleştirici/dondurucu tanımlamalar içinde değil tarihsellik ve ilişkisellik içinde kurar. Marx’ın düşüncesinde sınıfın üç boyutundan bahsedebiliriz. Sınıf a) tarihsel maddeci epistemolojinin ve onun kavramlarının organik bir parçasıdır, b) tanımlayıcı değil açıklayıcıdır ve c) devrimci kuram ve pratiğin bileşenidir (Ollman, 2019). Birbirini etkileyen, tamamlayan bu üç boyut sınıf kavrayışını ve sınıf çözümlemesi mümkün kılar. Tam da bu üçlü içeride sınıflar, toplumu anlamakla, açıklamakta kalmazlar, dönüşümün de anahtarı olarak ele alınırlar.”3 Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta, Marksizmin pozitivist-akademik bir tanımdan ziyade açıklayıcı özelliğidir. Marksizmde sınıf tanımına gelmeden önce, sınıfların artık tarihe karıştığına ya da öneminin kalmadığına yönelik tez ve görüşlere kısaca bakmanın yararı bulunuyor. 

Sınıfın önem yitimi ya da başkalaştığına yönelik tezler, aslında kapitalizmin sermaye birikim modellerine tekabül eden farklı dönemlerinin yarattığı sonuçlarla doğrudan ilgili. Ancak bir bütün olarak kapitalizmin gelişim dinamikleri, yönelimi, emek rejimi, ihtiyaçları, evrimi vb. süreçler incelenmeden sınıfa yönelik kestirimci saptamalar, bugün gelinen nokta itibariyle güncelliğini çoktan yitirmiş durumda. İşin ilginç yanı ise bütün bu tezlerin yeni ve post sıfatlarıyla birlikte sunulmasına karşın. Örneğin Avrupa’da 1970’li yıllarda “yeni orta sınıfın” keşfi büyük bir coşkuyla yapılıyor, Avrupa’da sınıf mücadelesinin geri çekilişi ya da yaşam tarzındaki değişim merkeze konarak “yeni orta sınıf” Marksist literatür ile tanımlanmaya çalışıyordu. 1980’li yıllarda sentez oluşturma çabaları örneğin analitik Marksistlerin uğraşı haline geliyor, 1990’lı yıllardan sonra post-Marksistler tarafından “yeni sınıflar” ya da “yeni toplumsal hareketler” icat oluyordu. Ancak bütün bu süreçler aslında kapitalizmin evrimi ile doğrudan bir yan barındırıyor, kapitalizmin gelişimi ile yeni meslekler, sektörler, alanlar ortaya çıkarken bütün bu sonuçlardan “yeni emek türleri” gibi yanlış saptamalar ve sınıf tanımları yapılıyordu. Yoksa Marksizmin tanımladığı emek türlerinde yapısal hiçbir değişiklik yoktu: Kullanım değeri yaratan ama değişim ve artı-değer yaratmayan emek, değişim değeri ama artı-değer yaratmayan emek ve artık-değer üreten emek! Söz konusu işçi sınıfı ya da proleter tanımı olduğunda ise artık-değer üretimi temel, asli ve biricik parametre olmaya devam etti. 

Kafa karışıklığının ya da yeni arayışların nedenlerine geçmeden önce sınıf ayrımlarına yönelik teorik öncüller genel olarak şu ikilikler üzerinden kurgulandı: Ücret, meslek, statü, eğitim ve iş bölümü üzerinden Weberci sosyolojinin ayrımlarını bir tarafa bırakacak olursak daha Marksist literatür üzerinden kafa-kol emeği, üretken emek – üretken olmayan emek, ölü emek – canlı emek, maddi emek – gayri maddi emek. Aslında kapitalizmin rekabetçi döneminin ve sanayi devriminin çektiği net fotoğraf, işçi ya da proleter dendiğinde kol işçisini ya da sanayi işçisini ya da daha genel bir kavramla imalat sektörünü akla getiriyordu. Örneğin teknolojinin gelişimiyle “kafa emekçisinin”, hizmet sektörünün, büro çalışanlarının sayısının artması, işçi sınıfının geleneksel yapısının bozulduğunu ya da önemini artık yitirdiğini düşündürmüş, üretilen “sanayi ötesi toplum” tezleri yerini “bilgi çağı”na bırakırken her seferinde proletaryanın arkasından su dökenler eksik olmuyordu. 

Aslında söylenen tez kabaca şu: Marx, iki kutuplu bir toplum demişti (proleterleşme süreci) ama “orta sınıflar büyüdü.”; Marx, işçi sınıfının giderek yoksullaşacağını söylemişti ama Avrupa işçi sınıfı “orta sınıflaştı”. Aslında Marx’ın öngördüğü proleterleşme ve yoksullaşma süreçlerinin yaşanmadığı, Avrupa’da örneğin işçi sınıfının gelirlerinin yükseldiği istatistikler yayınlanarak, özellikle bilişim teknolojisinin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan yeni mesleklerle birlikte yüksek ücretli eğitimli kentli kesimlerin ortaya çıkması, Marx’ın saptadığı genel eğilimin gerçekleşmediği iddia edilmişti. Fakat bugün avukatlardan hekimlere, gazetecilerden kültür sanat alanına proleterleşmenin, Avrupa başta olmak üzere işçi sınıfının mutlak yoksullaşmasının bir süreç olarak adım adım gerçeği karşısında öne sürülen tezler tel tel dökülüyor. Güvencesizlik, geleceksizlik, informel sektörler, taşeronlaşma vb. ile birlikte “yoksullaşma” karşısındaki boyun eğiş, söz konusu proleterleşme olunca yerini bu sefer “prekaryalaşmaya” bırakacaktı. Bu “lanetli proletarya” kavramının defterini dürmek için teoriye bir kez daha taklalar attırılacaktı. “Hem liberal hem de ulusal solda sınıfların, dolayısıyla işçi sınıfının “henüz” oluşmadığı4 iddiasını savunanların yanı sıra, işçi sınıfının dönüşüm geçirdiğini iddia edenler de mevcuttur. Burada söz konusu dönüşümün işi sınıfın ortadan kalkmasıyla sonuçlandığını ileri sürenlerle işçi sınıfının başkalaştığını ileri sürenleri ayırmak gerekir. Özellikle toplumsal iktidarın ve eşitsizliğin günümüzdeki kaynağını yeni bilişim sistemlerinde gören “sanayi sonrası toplum” teorisyenlerine göre ekonomideki dönüşümler sonucunda işçi sınıfı (aşağıda göreceğimiz gibi aslında kastettikleri sanayi işçileridir) ortadan kalkarken, iki yöne evrilme söz konusudur: İşçi sınıfın ortadan kalktığını görüşünü savunanlar, yukarı doğru “yeni orta sınıf “a evrildiğini (Peter Drucker bunu “bilgi işçisi”, Alvin Toffler ise “kogniterya” diye adlandırmaktadır.) vurgularken, işçi sınıfının başkalaşım geçirdiği görüşünü savunanlar, marjinal “sınıf altı” kesimleri, güvencesiz çalışanları, kent yoksullarını, ya da yaygın ifadesiyle “yeni işçi kitlesi”ni (Hardt/Negri bunları “prekarya” olarak adlandırmaktadır) ön plana çıkartılmaktadır.5

Örneğin, Poulantzas, yapısalcı bir Marksist olarak, “üretken olmayan” tüm emekçileri (hizmet sektörü, büro çalışanları, memurlar vb.) “yeni küçük burjuvazi” olarak tanımlıyordu. “Poulantzas’ta i̇şçi sınıfını belirleyen temel kriter emek gücünün üretken olup olmadığı. Üretken emek doğrudan artı-değer üreten emek gücüdür. Poulantzas’ta emeğin üretken olup olmadığı kriteri sınıf içi ayrıştırma ekseni olmanın ötesine taşmış ve işçi sınıfının tanımlayacak derecede ontolojik önem kazanmıştır: Üretken olmayan emek işi sınıfına dahil edilmez. Böylece sermayenin dağıtımında, ticarette, bankacılık sektöründe istihdam olan emek gücü üretken olması münasebetiyle işçi sınıfın içinde yer almaz. Aynı şekilde hekimlerin, avukatların emeği de üretken değildir.”6 Hem işçi sınıfından hem de burjuvaziden ayrıştığını söyleyen Poulantzas’a göre, bu yeni sınıf, temel toplumsal çelişkinin dışında kabul edilmiş, işçi sınıfından ayıran temel ölçütün politik ve ideolojik aidiyet olduğunu savunulmuş, sömürü ilişkilerini meşrulaştıran ideolojik aygıtlarda konumlandırılmıştır. 

Halbuki Marksizm’de sınıf, üretim sürecindeki konumla, doğrudan artı-değer üretip üretmemekle ilişkili olarak tanımlanmıştı; sınıfı belirleyen temel ölçüt üretim araçları mülkiyeti karşısındaki konumlanıştır. Marx’ta kolektif emek süreci içinde yer alan her emek üretkendir. “Maddi üretim alanının dışından bir örnek alacak olursak, bir öğretmen, öğrencilerin kafalarını işlemekle kalmadığı, ama aynı zamanda girişimcinin zenginleşmesi için çalıştığı durumda üretici işçidir. Girişimcinin sermayesini bir sosis fabrikasına yatıracak yerde bir eğitim fabrikasına yatırması, bu ilişkide herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Bundan dolayı üretici işçi (üretken emekçi) kavramı, kesinlikle, faaliyet ile yararlı etki arasındaki, işçi ile emek ürünü arasındaki bir ilişkiden ibaret değildir; aynı zamanda, işçi sermayenin dolaysız değerlenme aracı olarak damgalayan, özgül, toplumsal, tarihsel gelişimin ürünü bir üretim ilişkisidir.”7 Yukarıda ifade ettiğimiz gibi değer üreten ama artı-değer üretmeyen emek, değer yaratan ama ne artı-değer ne değişim değeri yaratan emek ve bir de artı-değer yaratan emek çerçevesi üzerinden bir yaklaşım bu tartışmanın kilidini açacak anahtar kavramı görecektir. “Örneğin bir aktör, hatta bir palyaço, ücret olarak aldığından daha fazla emeği geri döndürdüğü bir kapitalistin hizmetinde çalışıyorsa, bu tanıma göre, üretken emekçidir; ama buna karşılık kapitalistin evine giden ve pantolonunu onaran gündelikçi bir terzi, kapitalist için yalnızca bir basit bir kullanım değeri ürettiği için üretken olmayan emektir. Birincisin emeği sermayeyle değiştirilmiştir, ikincisininki gelirle. Birincinin emeği bir artı-değer üretir, ikincisinde gelir harcanır… Ya da bir yazar, fikir ürettiği ölçüde değil, ama çalışmaları yayımlanan yayıncıyı zengin ettiği ölçüde ya da bir kapitalistin ücretli işçisi ise üretken emekçidir.”8 Marx için, bir işçi üretken olmayan emek sunsa da, kapitalist için artı-değer üretiyorsa, kolektif emeğin kapsamı içindedir. 

Bilişim ve otomasyon teknolojilerindeki gelişim yine sınıf tartışmalarının bir başka boyutunu oluşturuyordu. Üretimde teknolojinin gelişmesinin, emek üretkenliği ve emeğin yoğunlaşması üzerine doğrudan etkisi biliniyor. Ama üretimin teknik yapısındaki değişimin kolektif üretimi ve ilişkilerini kökten değiştirdiğini iddia etmek başka bir açıdan teknolojiyi üretimin merkezine koymak anlamına gelen başka bir indirgemecilikti. Sömürü ve artı-değer olgularını görmezden gelecek bu değerlendirmeler bir kez daha işçi sınıfının öneminin azaldığına dair tezlere mantıksal uzanım kazandıracaktı. Örneğin Gorz’a9 göre, geleneksel işçi sınıfı sanayi kapitalizminin bir ürünüydü. Günümüz “bilgi toplumunda” ise üretim giderek otomatize olmakta ve tipik tam zamanlı, sürekli istihdam yerini esnek, güvencesiz ve parçalanmış iş biçimlerine bırakmaktadır. Bu dönüşüm, Marksist teorinin devrimci öznesi olan işçi sınıfının hem sayısal hem de politik olarak gerilemesine, bu noktada sosyal değişimin motorunun “işçi sınıfı” kimliğinden çok, “işsizler, güvencesiz çalışanlar, öğrenciler, çevre aktivistleri” gibi, kapitalist mantığın dışına itilmiş tüm “işçi olmayan sınıf” (non-class of non-workers) olabileceğini ileri sürmüştür. Bir başka örnek ise Drucker, bilgisayarlaşmanın metaların üretimindeki gerekli emek zamanı azaltmasından dolayı üretimin gerçekleştiren tipik sanayi işçisinin öneminin azaldığını iddia etmiş, yeni bir orta sınıf olarak “bilgi işçisi” kavramını öne sürmüştü. Bu yeni entelektüel insanı ona göre işçi olarak saymak da mümkün değildi. Sanayi sonrası toplum teorisyenlerinden bir diğeri olan Alvin Toffler ise bu yeni sınıfı kognitif ve proletarya kelimelerinin birleşmesiyle türetilmiş “kogniterya” olarak isimlendirir. 

Bir başka kavram ise, İngilizce “precarious” (istikrarsız, güvencesiz) kelimesi ile yine proletaryanın birleştirilmesiyle türetilen prekarya kavramı. İstikrarsız, güvencesiz, düzensiz, informel koşullarda çalışan geniş bir kesimi anlatmak için kullanılan bu kavramı literatüre kazandıran 2011 yılında “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabının yazarı Britanyalı ekonomist Guy Standing. Yakından bakıldığında bu kavram, André Gorz’un “elveda proletarya” tezine denk düşen “işçi olmayan sınıf” kavramını tamamlayan paralel bir kavram. İş güvencesi olmayan, sosyal haklardan yoksun, düzensiz geliri olan, ortak bir fabrika, meslek kimliğine sahip olmayan geniş bir toplumsal kesimi ifade etmek için kullanıldı. Gorz iş dışı etkinliklere bakarken, Standing daha çok çalışan yoksulları (working poor) merkeze aldı. Taşeron işçiler, kuryeler, mevsimlik tarım işçileri, yarı zamanlı çalışanları vb. temsil eden prekarya kavramı, 21. yüzyıl kapitalizminin yarattığı, güvencesiz, esnek, düzensiz ve haklardan yoksun çalışma biçimlerinde yaşayan insanları tanımlamak için türetildi. Kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrası girdiği refah döneminden sonra 1980 sonrası emeğe yönelik neo-liberal saldırının yol açtığı yıkımın sonuçlarından yeni bir sınıf türetme denemesi, özünde kapitalizmin gelişim dinamiklerini ve bunun işçi sınıfı üzerindeki etkilerini görememenin sonuçlarından başka bir şey değildi. Karın kaynağı artı-değer sömürüsüdür. Emeğin maliyetlerini azaltma yoluna giden kapitalistin, daha fazla kar uğruna işçi sınıfını kuralsız, güvencesiz, sosyal haklardan yoksun çalıştırması yeni bir sınıfın doğuşunu değil, tersinden işçi sınıfının korkunç sömürüsünü gösterir. İkinci Dünya Savaşı sonrası, SSCB rekabeti ile birlikte özellikle Avrupa’da kapitalizmin yeniden örgütlenmesi ihtiyacı işçi sınıfının kazanılmış haklarını da beraber getirmişti. Deyim yerindeyse sınıf ve kapitalizm yeniden birlikte örgütlendiler. Ancak tekelci kapitalizm, 2000’li yıllarda özüne dönüyor, emeğe yönelik saldırılarını pervasız bir biçimde artıyordu. Prekarya olarak tanımlanan kesim işçi sınıfının organik parçası olarak bu saldırının sonuçlarının gözlemlendiği proletaryanın ta kendisinden başka bir şey değildir. “Göreli artık nüfusun üçüncü kategorisi olan durgun artık nüfus, faal işçi ordusunun bir bölümünü oluşturur ancak tümüyle düzensiz çalıştırılır. (…) Yaşam koşulları, işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altına düşer ve tam da bu durum, onları sermayenin özel sömürü dallarının geniş temeli haline getirir.”10

Bugün belki de daha çok taşeronluk sistemi olarak gördüğümüz bu tablo yeni bir tartışma değil. Sadece emeğin yoğunlaşması ya da emek üretkenliğinin artması ya da başka bir açıdan toplumsal üretimin artması ve zenginleşmesi, doğrudan işçi sınıfının daha müreffeh bir yaşama kavuşacağını anlamına gelmiyor, aynı zamanda işsizliği, yarı çalışmayı, güvencesiz çalışmayı da beraberinde getiriyor. Kapital’de artık nüfusun ortaya çıkış sebeplerini inceleyen Marx, kapitalist sermaye birikiminin bir sonucu olarak istikrarsızlık, yoksulluk, güvencesizliğin nasıl doğduğunu çoktan ortaya koymuştu. “Kapitalist toplumda, emeğin toplumsal üretkenliğini yükseltmeye yarayan bütün yöntemler, bireysel işçinin sırtına yıkılarak hayata geçirilir. Bundan dolayı (…) aldığı ücret ne kadar yüksek ya da düşük olursa olsun, işçinin durumunun, sermayenin birikmesi oranında, kötüleşmek zorunda olduğu sonucu çıkar.”11 “Kolayca anlaşılacağı üzere güvencesizlik söz yerindeyse kapitalizmin doğasında olan bir özelliktir ve kapitalizmin tarihi boyunca değişik dönemlerde, değişik yöntemlerle ortaya çıkar. Dolayısıyla reform tedbirlerinin alınması, kapitalizm egemen üretim biçim olarak kaldığı sürece sorunu çözmeyecek güvencesizliği ortadan kaldırmayacak, güvencesiz çalışma koşulları, “preker” yaşan sürekli yeniden üretilecektir.”12

Sınıf altı kesimleri, güvencesizleri, kent yoksullarını, yeni işçi kitlesi olarak prekarya adıyla isimlendiren Hardt/Negri de işçi sınıfının başkalaştığının savunanların başında geliyor. Emeğin farklı görünüm ve işlevleri üzerinden yeni bir tanım da tıpkı Poulantzas’ın üretken – üretken olmayan emek tasnifi gibi bu sefer emeği ürünü üzerinden bir tanıma ulaşıyor; maddi emek – gayri maddi emek üzerinden maddi üretimin ekonominin ana işlevi olmaktan çıktığı sonucuna varıyorlardı. Michael Hardt ve Antonio Negri yazdıkları Çokluk kitabında şu tezleri öne sürdüler: Endüstriyel emek hegemonyasını yitirmiş, onun yerine bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifadeler gibi maddi olmayan ürünler almıştı. “Asıl olarak entelektüel ya da dilsel diyebileceğimiz, problem çözme, sembolik ve analitik görevler ve dilsel ifadeler gibi emek türlerini ifade eder. Maddi olmayan emek, fikirler, semboller, kodlar, metinler, dilsel figürler, imajlar gibi ürünler üretir. Maddi olmayan emeğin diğer ana biçimine de ‘duygulanımsal emek’ diyoruz. Zihinsel olgular olan duyguların aksine, duygulanımlar hem bedene hem de zihne aittir.”13 Artık işçi sınıfının önemi kalmadı, yerini “çokluklar” alıyordu. 

Meta denilince cisim-maddi ürün, üretken emek denice kol emeği, işçi deyince sanayi işçisi anlayan bu kabalık, kapitalizmin “gölgesini satamayacağı ağacı bile keseceğini” hala anlamış değil. Yeni Marx’a kulak verelim: “Bülbül gibi şakıyan bir şarkıcı, üretici olmayan bir işçidir. Şarkısını para karşılığı satarsa o açıdan ücretli işçi ya da meta taciri olur. Ama aynı şarkıcı, para kazanmak için ona şarkı söyleten bir girişimci tarafından işe alınırsa üretici bir işçi olur çünkü doğrudan doğruya sermaye üretmektedir.” 14 Ama bununla birlikte bilişim çağında kodlarla ifade edilebilecek her türlü yazılımın, yani son kertede bilginin bile varlığı, saklanması, iletilmesi bile mutlaka fiziki bir nesneye ihtiyaç duyar. Entegre devre yoksa “0,1”ler yoktur, fiber optik kablo yoksa iletim, radyo dalgası üretecek elektronik cihaz yoksa telsiz haberleşme, sabit disk yoksa dosyalar da olmuyor.

Kafa-kol, üretken-üretken olmayan, canlı-ölü, maddi-gayri maddi emek şeklinde Marksist literatür ve kavramlarla proletaryanın başkalaştığını ya da önemini yitirdiğini ya da “yeni sınıfların” ortaya çıktığını dile getiren görüşler, aslında kapitalizmin iç dinamiklerini göremeyen, görmek istemeyen ve aynı zamanda kapitalizm karşıtı başka bir seçeneğe özünde inanmayanların bakışının sonucu. İmalat sektöründe kol işçisinin sayısının görece az olması (örneğin hizmet sektörüne göre)15, üretken olmayan emeğin niceliğinin artması, canlı emek yerine makineleşme ya da robotların devreye girmesiyle “ölü emeğin etkisini artırması” ya da sonunda bilgisayarlaşma ile birlikte gayri-maddi meta üretimi üzerinden “kapitalizmin meta üretiminin” sonunu getirip, sanayi ötesi toplumdan bilgi çağına bağladıkları yeni bir “sosyoloji” yazmaya giriştiler. 16 Ama Marx’ın yazdıkları hala güncelliğini koruyor: “Ürün, genel olarak, bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkar, bir toplam işçinin, üyeleri emek nesnesi üzerine uygulanan işin ancak büyük veya küçük bir parçasını yapan bir birleşik işçinin ortak ürünü haline gelir. (…) Üretici tarzda çalışmak için artık bizzat elle çalışmak gerekmez. Toplam işçinin organı olmak, bunun alt işlevlerinden herhangi birini yapmak yeter. (…) Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, özünde artık-değer üretimidir.” 17 Kapitalizmi anlamak için pek yerinde olan yukarıdaki pasaj aynı zamanda işçi sınıfı tanımı açısından en önemli kriteri ortaya koyuyor: Artık-değer üretimi, sınıf tanımlaması açısından bir kez daha vurgulanması gereken temel olguların başında geliyor. 

Elbette bugünkü işçi sınıfı, sanayi devrimi zamanlarının işçi sınıfından farklı. Değişim aynı zamanda hem genel olarak bütün sınıfları hem de özel olarak proletaryayı da değiştiriyor. Teknolojinin gelişimi yeni meslekler doğururken bazı meslekleri ortadan kaldırıyor. Yeni sektörler, yeni iş türleri, yeni meslekler ortaya çıkıyor. Örneğin bilişim, ulaşım, telekomünikasyon yeni sektörler olarak karşımızda. Üretici güçlerin gelişimi, teknolojinin gelişmesi ile birlikte toplumsal emek zamanın azalması, emeğin yeniden üretilmesindeki sürecin kapitalist piyasa mekanizmasına dahil olması, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi ile piyasalaşması ve her türlü hizmetin kapitalist meta haline dönüşerek hizmet sektörünün artması gibi bir dizi olgu bu değişimin parçaları iken, güvencesizler, kayıt dışılar, taşeronlar, göçmen işçiler bu sürecin bir başka sonucu olarak karşımıza çıkıyor. 

Evet proletarya denince akla kol işçisi geliyordu, ancak bugün hizmet sektörünün büyümesi işçi sınıfının bittiğini değil tersinden imalat sektöründeki nicelikle birlikte işçi sınıfının gittikçe büyüdüğünün göstergesi olarak proletaryanın öneminin azaldığını değil tersinden öneminin arttığının kanıtı oluyor. Kapitalizmin “refah devleti” döneminde işçi sınıfının kazanılmış haklarının yol açtığı gelir seviyesi üzerinden orta sınıfların büyüdüğünü ve belirleyici olduğunu söyleyen görüşler, bugün güvencesiz, kuralsız, düzensiz çalışan kesimleri ifade eden prekarya biçimine dönüşürken eski tezler raflara kaldırılıyor. İmalat sektörü yanında hizmet sektörünün kapitalizmin hızla büyüyen sektörü olması, sadece kol işçilerinin değil kafa emekçilerinin sayısının artması, bazıları gözünde sınıfın büyüdüğünün değil, orta sınıfların büyüdüğünü çağrıştırıyor, ama bu kesimlere, nedense, bir türlü proletaryanın öneminin artığını söyletemiyor. 

“Yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Bir sınıfı oluşturan nedir? Bu sorunun yanıtı doğal olarak bir başka sorunun yanıtından çıkar, şöyle ki: Ücretli emekçileri, kapitalistleri ve büyük toprak sahiplerini, üç büyük sınıf haline getiren nedir? İlk bakışta, gelirlerinin ve gelir kaynaklarının özdeşliğidir. Gelir kaynakları, sırasıyla ücret, kar ve toprak rantı olan, kendi emek güçleri, sermayeleri ve toprak mülkiyetleri üzerinden geçinen üç büyük toplumsal öbek vardır.” 18 Engels, Komünist Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısının “Burjuvalar ve Proleterler” başlıklı bölümüne bu iki sınıfla neyin kastedildiğini açıklayan bir not eklemişti: “Burjuvazi denince, toplumsal üretim araçlarının sahipleri olup ücretli emeği sömüren modern sermayeciler sınıfı, proletarya denince kendi üretim araçlarına sahip olmadıklarından emek güçlerini satmaya muhtaç olan modern ücretli işçiler sınıfı anlaşılır.”19 Bu tanıma önemli bir ek ise şu şekilde yapılabilir. “Geçimini sağlayabilmek için emek gücünü satmak zorunda olan ve sermayenin ajanı olarak işlev üstlenmeyen her çalışan, işçi sınıfının mensubudur.”20

Evet sınıflar arası sınırlar ile sınıf içi ayrımlar da bulunuyor. Sınıf tartışmalarının bir başka boyutunu ise bu çerçeve oluşturuyor. Bir yandan küçük burjuvazinin yeniden üretildiği bir tablo varken, şunu açıklıkla ve netlikle söylemek gerekir ki proleterleşme sürece kapitalizmin bir yasası olarak işlemeye ve belirlemeye devam ediyor. Buraya kadar sınıfın teorik olarak maddi konumunu ortaya koymaya çalıştık. Sınıfın oluşumu ise başka bir konu. Sınıf içi ayrımlara değil sınıfın birliğine odaklananlar açısından son sözü Marx’a bırakalım. “Milyonlarca köylü ailesi, onları birbirlerinden ayıran ve onların yaşayış tarzlarını, onların çıkarlarını ve onların kültürlerini toplumun öteki sınıflarınınkilerle karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içinde yaşadıkları ölçüde bir sınıf meydana getirirler. Ama küçük köylüler arasında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ olduğu ve onların çıkarlarının benzeşmesi, onlar arasında hiçbir ortaklık, hiçbir ulusal bağ, hiçbir siyasal örgütlenme yaratmadığı ölçüde de bir sınıf meydana getirmezler.”21

 

[1] Sınıf Çözümlemesinin Temel Sorunları, Metin Özuğurlu, Praksis Dergisi, Sınıf Tartışmaları, 8 Güz 2002 Sayısı
[2] Kapitalizmde Sınıf, İlker Belek, Ekim 2013, Yazılama Yayınevi, Birinci Baskı, Sayfa 42
[3] Proleterlerin Gündüzü, Günümüzde İşçi Sınıfı Kültürü ve İletişimi, Gamze Yücesan-Özdemir, İmge Yayınları, 1. Baskı, Aralık, 2023, sayfa 46-47
[4] İşçi sınıfının “henüz oluşmadığı” tezi aslında ulusal sol ile liberal solun ortak noktasını oluşturuyor. Ulusal sol, işçi sınıfının gelişmemişliği üzerinden “zinde güçlere” ilericilik atfı yapmış, liberal sol ise çarpık kapitalizm üzerinden “ceberrut devlet” tezi üzerinden demokrasi sorununu buraya bağlamıştı. Politik bu tartışmanın, sosyalist hareketteki etkileri ayrı bir yazı konusudur. Örneğin “aşamalı demokratik devrim” tezlerinin özünde sınıfın henüz oluşmadığı ya da cılızlığı hep başat iddia olmuştur.
[5] Dünyada İşçi Sınıfı Makalesi, Kurtar Tanyılmaz, Marksizm ve Sınıflar Kitabı, Yordam Yayınları, 2. Basım, Mayıs 2015, Safya 77-78
[6] Kapitalizmde Sınıf, İlker Belek, Ekim 2013, Yazılama Yayınevi, Birinci Baskı, Sayfa 66
[7] Karl Marx, Kapital, Cilt I, s.485-486
[8] Karl Marx, Artı-Değer Teorileri, Birinci Kitap, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, Ankara, 1998, S. 148
[9] Elveda Proletarya kitabının yazarı Fransız düşünür Gorz, sanayi ötesi toplumda artık işçi sınıfının sadece nicelik olarak değil devrimci özne olma kapasitesini de yitirdiğini iddia eder.
[10] Karl Marx, Kapital, Cilt ı, Yordam Kitap, S. 621
[11] Karl Marx, Kapital, Cilt I, Yordam Kitap, S. 623
[12] Geziden sonra Sınıf, Neoliberal Sınıf Teorilerinin Eleştirisi, Selim Ergunalp, H20 Yayınları, Birinci Baskı, 2016, sayfa 155
[13] Michael Hardt, Antonio Negri, Çokluk, s.22, Çeviren Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları
[14] Karl Marx, Kapital, Cilt I, S. 805
[15] Türkiye’de sınıfın niceliği üzerine yapılan araştırmalarda imalat sektörünün büyüdüğü açık. Aritmetik olarak imalat sektörü büyürken neredeyse hizmet sektörü geometrik büyümüş. Ancak bu büyüme sanayi değil tarım sektörü aleyhine hizmet sektörü lehine bir büyüme. Yani kırdan kente proleterleşmeyi somut olarak gösteriyor.
[16] Bunun Türkiye’de liberal solda karşılığını hemen bulmak zor değil. Mehmet Altan: “Ama şimdi tarihin dönüm noktalarından birisini yaşıyoruz. İlk kez üretimden insan emeği çıkıyor. Üretimin yalnızca makinelerle, robotlarla yapıldığı, zihinsel üretimin bedensel üretimin önüne geçtiği bir döneme giriyoruz. Bu gelişme bildiğimiz sınıf ilişkilerini tümden değiştiriyor.” (Radikal 2, 7.7.2002)
[17] Karl Marx, Kapital Cilt 1, Yordam Yayınlar, S. 485-486
[18] Karl Marx, Capital, Cilt III, Progress Publishers, Moskova, 1978, s.886
[19] Komünist Manifesto, Yordam Kitap, Birinci Baskı, agy, s.22
[20] Sungur Savran, Sınıfları Haritalandırmak, Marksizm ve Sınıflar Kitabı, Yordam Yayınları, 2. Baskı, sayfa 42.
[21] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i. Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, Mayıs 1976, s. 131-132

Related Posts