Çağlar Tekin
“Gazze’ye doğru yola çıkan ‘filo’, Gazze halkının durumundan hiçbir şey bilmeyen ve bunu umursamayan kişilerin gösterişçi ‘aşk gemisi’ aktivizmi. İnsanların sefaletini kullanarak sosyal medya profillerinizi yükseltmeye çalışmak iğrenç bir şey.”
İsrail’in Gazze’de, Filistin’de soykırımını sürdürmek ve buna yeni suç ortakları ekleyerek meşruluk kazandırmak için ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatı ile kurulan, AKP’nin de dahil olduğu “Barış Kurulu”nun Gazze’ye yönelik ablukaya dikkat çekmek isteyen Sumud Filosu’na ilişkin metninden kısa bir alıntı okudunuz.
Soykırıma koruma ve meşruiyet kalkanı olarak oluşturulan Kurul’da ABD’nin talimatları ile hareket eden yarı-sömürgeleşmiş yönetimler bu metnin imzacıları oldu, AKP Rejimi de bu çerçevede ele alınabilir. Ancak, bu çerçeve tek başına süreci anlamak için de yeterli değil.
Zira Türkiye, bir yandan içeride desteğini büyük oranda yitirmiş, ‘ikna yerine zor’a dayanarak iktidarda kalmaya çalışan bir rejimle yönetilmeye çalışılıyor. Diğer yandan iç dinamikleri de dışarıya dayanarak sürecin tamamen kontrol altında kalmasına izin vermeyecek kadar zengin aynı zamanda.
İran savaşı, cambazlık alanı!
Sadece bu mu, bir diğer başlığımız İran. İran’a karşı saldırıya geçen Epstein koalisyonu sadece İsrail ve ABD’den mi oluşuyor? Körfez ülkelerinin üslerini, hava sahalarını da kullanarak İran’a yönelik saldırılar düzenleyen, henüz saldırının başlangıç aşamasında 168 çocuğu bir okulda katleden İsrail ve ABD’yi anmadan, Tahran’ı bu saldırılara yanıt verdiği için kınayan bildirinin imzacıları da bu Epstein Koalisyonu’nun parçası sayılmalı mı? Sorular ortada ama AKP ortada değil, yine imzacı…
AKP, İran karşıtı bildiriler yayımlarken, hatta savaş henüz başladığında bizzat Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ağzından Tahran’a doğrudan teslimiyet tavsiye ederken, bir yandan da Tahran’ın zayıflamasını ama çökmemesini de istiyor. Ancak konumuz bugünlük bu nokta değil.
Suriye, bir halkın çığlıkları eşliğinde boğulması!
Hadi bir de üçüncü bir başlıktan bakalım sürece, Suriye…
Suriye bahsi, ilk iki denklemde görece bağımsız ele alınabilir, ama oraya geçmeden önce gözden kaçırılan kimi gerçekleri hatırlatmak, altını çizmek gerekiyor.
Suriye’nin konumuz için neden önemli olduğunu da bir iki cümle ile anımsatmalı.
AKP’nin iktidara geldiği/getirildiği yıllar, aynı zamanda soğuk savaş ardından oluşan tek kutuplu dünyanın sonlanabileceğine ilişkin işaretlerin de yoğunlaştığı bir dönem. Suriye ise çok kutuplu dünyanın dinamikleri içerisinde ortaya çıkmış ve Ortadoğu’da türünün son örneği olarak sosyal devlet ilkelerine sahip, dinsellikle mesafeli, adlı adınca bölge için fazlası ile laik denilebilecek son rejim idi. Şam’ın bir diğer asli özelliği ise İsrail karşıtı son Arap devleti olmasıydı. Esad Suriye’si, İran ve bölgede iki devletin inşa ettiği Direniş Ekseni’nin de kritik bir üyesi pozisyonundaydı.
ABD’nin temel niyeti ise bölgeyi İsrail egemenliğine terk ederek Çin’in kuşatılması üzerine Asya-Pasifik hattına yoğunlaşmak. Suriye savaşı başladığında ABD’nin bu stratejisi bizzat Washington kaynaklarınca teyit edilmiş durumdaydı. 2015’te, Barack Obama döneminde ise resmen duyurulmuş bir devlet politikası halini almıştı.
AKP-İsrail gerilimini bu üç başlık üzerinden ele almak, sürecin daha net bir biçimde zihnimizde canlanabilmesi için de oldukça verimli bir saha oluşturuyor. Üstelik, bu üç başlık Ortadoğu’da yaşanan gerilimlerin tamamını kapsaması, tüm güç odaklarının hareketlerinin anlaşılması için de hayati bir öneme sahip.
Bu üç başlığın ortak noktası yine aynı yere doğru uzanıyor, Batı için problem oluşturmayan, İsrail yönetiminde bir Ortadoğu. Elbette emperyal merkezlerin planlamaları mutlak bir başarı ihtimali ile doğmuyor. Bu anlamda Suriye’nin 15 yıl boyunca 165 ülkenin desteklediği cihatçı teröre karşı direnmesi bunun önemli göstergelerinden. Ancak Suriye halkının destansı direnişi, ne yazık ki okyanusta yalnızlaşmış bir tekne misali izole edilen Şam’ı kurtarmaya yetmedi. İsrail egemenliğine karşı en önemli iki direnç kaynağından birisi en azından İsrail karşıtlığı bağlamında tarihte yerini almak zorunda kaldı. Suriye’nin düşmesinin Lübnan’da Hizbullah’ın ve Gazze’de Filistin Direnişi’nin geleceği için pek çok karanlık unsuru da şüphesiz ki birlikte getirdi. Ancak mutlak bir Siyonizm zaferi ilan etmek de hala mümkün değil, hele ki İran’ın mevcut tabloda ABD-İsrail saldırganlığının, haydutluğunun son atağını bozguna uğrattığı gerçeği ile birlikte okunduğunda.
Tel Aviv-Ankara hattı
Peki bu adımlar Tel Aviv-Ankara hattında nasıl bir anlam taşıyor. Bunlara belli başlıklarda ayrı ayrı odaklanmak mümkünken, aynı zamanda ortak bir hat üzerinden ele almak da bir o kadar gerçekçi…
AKP’nin iktidara geldiği/getirildiği dönemde bu yana İsrail ile ilişkileri görünüşte inişli-çıkışlı bir hal içerisinde iken, Tel Aviv’in güvenliğini ve geleceğini garanti altına alacak adımlar atma noktasında AKP’nin hiç taviz vermediği de bir gerçek. Yukarıda bahsettiğimiz ilk iki başlıkta AKP’nin İsrail’e hizmet ettiğinin açık göstergesi olan bildiriler, Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde yerini bir türlü bulamadı. Yani AKP, İsrail lehine attığı adımları, yaptığı açıklamaları Türkiye kamuoyuna duyurmama konusunda istikrarlı. Gazze’de soykırım devam ederken Tel Aviv’e petrol, barut, çelik vs. gibi savaş ve soykırım için hayati öneme sahip malların tedariği başlığında da AKP’nin istikrarlı duruşu hiç değişmedi.
“Suriye’nin yeni patronu AKP” söylemi yandaş kalemler eli ile işlenirken, Şam’ın aldığı kararların ve attığı adımların tamamının İsrail lehine olduğu da bir o kadar açık.
Peki, Suriye’de ve Ortadoğu’da İsrail’in egemenlik alanının genişlemesi AKP Türkiye’si için ne anlam ifade ediyor, bir gerilim kapısı da taşıyor mu?
AKP yönetimindeki Türkiye, İsrail’in güvenliği ve geleceği için kritik adımlar atarken, bu durum iki ülke arasında bir gerilim anlamı da taşıyor mu? Evet, taşıyor. Zira AKP, bir dizi heves de taşıyor. Türkiye sermaye sınıfı gücü, niteliği ve hevesleri ile pek çok bölge ülkesinden ayrışıyor. Bölgesel güç hevesi taşıyan Türkiye burjuvazisi, bu anlamda pek çok hevese de sahip. Suriye’ye yönelik saldırıda başrolü kapması, Irak’a yönelik niyetleri, ki özellikle IŞİD’in işgal döneminin başlangıç periyodu bu anlamda kritik işaretler de sunuyor.
Türkiye’de pek dikkat edilmedi ama IŞİD’in Musul işgaline yol veren Musul valisi ve Irak ordusunu Musul’dan çeken Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı, ülkelerinde yaşayacaklarını tahmin ederek nefesi Türkiye’de almıştı. İki isim de IŞİD’in işgalini İstanbul’a ulaşmalarının ardından sosyal medya hesapları üzerinden kutlamışlardı. Her iki isim de, Bağdat’a iade edilmediler. IŞİD işgali ise, süreci destekleyenlerin beklentilerinin aksine, Bağdat’ın cihatçılarca kontrolüne değil, örgüte karşı harekete geçen Haşdi Şabi güçlerinin saygınlık ve ağırlık kazanmasına yol açtı. IŞİD’i destekleyen ABD ekseni için daha “kötü” olan ise İran’ın bu süreçte direnişe verdiği destek ile Irak’ta ağırlığını daha önce olmadığı bir seviyeye çıkarması oldu.
Tüm bu gelişmeler üzerinden ele aldığımızda İsrail egemenliğinde bir Ortadoğu yaratma başlığında büyük çaba sarf eden AKP, bölgenin geleceğinde söz sahibi olmak da istiyor. Bu istek bir yanı ile İsrail’e teslimiyet anlamı taşırken, diğer yandan da ağırlığının artması anlamı taşıyor. Ve bu ikilik içten içe İsrail-Ankara hattında gerilime tahvil oluyor.
Peki bu gerilim bir savaş ihtimalini de içeriyor mu? Kanaatimce hayır. Kimi gerilimler, hatta çatışmalar yaşanmasına olanak sağlasa da kaderini ABD hegemonyasına, desteğine bağlamış, finansal olarak sürekli Batı desteğine muhtaç, tarımsal ve sanayi alanında giderek eriyen bir rejimin böyle bir çatışmayı göze alma şansı giderek daralıyor. Ancak bu durum gerilimin hem Tel Aviv hem de Ankara iç siyasetinde kıymetli görüldüğü gerçeğini yadsımayı da gerektirmiyor.
Hem AKP hem de İsrail siyasetine egemen olan aşırı sağ siyasi hat nihayetinde toplumsal kutuplaşma ve gerilime muhtaç siyasetler uygulamak zorunda. Bu durum iki rejim için de “düşman kardeş” varlığını sadece kıymetli değil, gerekli de kılıyor. İktidarları için verilecek kurbanlar, iki rejim için de çok kıymet sahibi değil.

