Direnen ada: Küba’da sosyalizmin altmış yıllık serüveni

Mercek Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Bugün Küba ağır bir ekonomik krizle boğuşuyor. Bu krizi dürüstçe ele almak şarttır. Enerji altyapısının yetersizliği, tarımsal üretimin iç talebi karşılayamaması, enflasyon ve güçleşen gündelik yaşam gerçek sorunlardır. Ama bu sorunların yarısı bile ablukanın yarattığı yapısal koşulları hesaba katmadan anlaşılamaz. Küba’ya 5 milyar doların üzerinde yıllık zarar veren, on yılda birikimi 164 milyar doları aşan bir ekonomik kuşatmayı yok sayarak Küba ekonomisini tartışmak, adaletten değil cehaletten ya da kötü niyetten beslenen bir yaklaşımdır.

Behiç Oktay

Küba Devrimi, 1 Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünü devirdiğinde büyük bir hayal gerçekleşmişti. Amerika kıtasının göbeğinde, ABD’nin dibinde, ABD emperyalizmini reddeden ve bununla savaşıp zafer elde eden bir halk iktidarı kuruluyordu. Havana’nın sokaklarındaki coşku yalnızca bir rejim değişikliğinin değil, onlarca yıllık sömürünün, yabancı tekellerin ve toprak ağalarının egemenliğinin sona erişinin sevinciydi. Devrimin önünde ise son derece zorlu bir görev duruyordu. Bu da devrim coşkusunu somut, kalıcı, halkın hayatına dokunan bir dönüşüme çevirmekti. Yani adlı adınca sosyalist iktidarı kurmak.

Devrim ve Sosyalist İnşa: 1959’dan 1980’lere

Devrimin devraldığı miras son derece ağırdı. 1950’lerin sonunda Küba, şeker üretimine ve ABD sermayesine bağımlı, toplumsal ve iktisadi açıdan son derece eşitsiz bir yapıya sahipti. Şeker ihracatı toplam ihracatın %83’ünü oluşturuyor, dış ticaretin üçte ikisi ABD ile yürütülüyordu. Büyük tarım arazilerinin önemli bir bölümü ya ABD’li şirketlerin ya da yerli toprak ağalarının elindeydi. Küba köylüsü, fiilen serf koşullarında yaşıyordu. Nüfusun yaklaşık %65’i okuma yazma bilmiyor, özellikle başkent Havana dışında sağlık hizmetlerine erişim neredeyse olanaksız oluyordu.

Devrim hükümeti bu yapıyı köklü biçimde dönüştürmeye girişti. Büyük toprak mülkleri kamulaştırıldı, yabancı şirketler ve bankalar millileştirildi, şeker tarlalarındaki köylüler ektikleri arazilerin sahibi kılındı. Daha da önemlisi, toplumsal dönüşüm ekonomik millileştirme hareketi birlikte yürütüldü. 1961’deki okuma yazma seferberliğinde yüz binlerce genç gönüllü, kırsala yayıldı ve okuma yazma bilmeyenlerin oranını bir yılda %3’ün altına indi. Bu, tarihin kaydettiği en hızlı toplu okuma yazma eğitimi hamlelerinden biriydi ve devrimin salt söylemde değil, pratikte de ne anlama geldiğini somutlaştırıyordu.

Diğer yandan ABD ise bu devrimi hiç beklemeksizin çökertmenin yollarına girişti. CIA, devrimin daha ilk aylarından itibaren Küba’da sabotaj ağları örmüş, silahlı karşı-devrimci grupları organize etmişti. Nisan 1961’deki Domuzlar Körfezi çıkarması, ABD’nin açıktan askeri müdahale girişimiydi, ancak bu Küba halkı tarafından geri püskürtüldü. Ocak 1962’de ise Küba hükümetinin bloqueo (abluka) olarak tanımladığı kapsamlı ticaret ambargosu yürürlüğe girdi. ABD’nin 1990’lı yıllarda çıkardığı Torricelli ve Helms-Burton yasalarıyla abluka, Küba ile iş yapan üçüncü ülke şirket ve bankalarını da yaptırım tehdidiyle kuşatacak biçimde genişledi. 

Devrim bu savaşı göğüslerken eğitimde ve sağlıkta dönüşümünü sürdürdü. Her mahallede ikamet eden, o bölgenin halkını yakından tanıyan ve koruyucu hekimliği merkeze alan “aile hekimi” modeli kısa sürede hem kentlerde hem kırsal kesimlerde yaygınlaştı. 1976’da kabul edilen yeni ve sosyalist anayasa, çalışma, konut ve sağlık haklarını temel güvenceler olarak kayıt altına aldı. Küba Kadınlar Federasyonu milyonlarca üyesiyle bölgenin en büyük kadın örgütü haline geldi; kadınların işgücüne katılımı ve eğitime erişimi hızla arttı.

1972’de COMECON’a katılımla birlikte Küba ekonomisi, sosyalist ülkeler topluluğuyla bütünleşik bir ilişkiye girdi. Sovyetler Birliği petrolü piyasa fiyatının çok altında sağlıyor, Küba’nın şekerini dünya fiyatının çok üzerinde satın alıyordu. Bu dayanışma ilişkisi, ambargoyla kıstırılmış bir adanın ayakta kalmasını ve büyümesini mümkün kıldı. Bu desteğin yokluğunda Küba’nın 1960’lardan itibaren sürdürdüğü sağlık ve eğitim atılımlarının büyük bölümünü finanse etmesi çok daha güç olurdu. Sovyet desteğiyle birlikte Küba’nın bebek ölüm oranı 1970’lerden itibaren sürekli düştü. Kişi başına geliri kendisinden çok daha yüksek pek çok ülkenin gerisinde kalan Küba, bu başarısını halkçı ve kamucu sağlık anlayışına ve toplumsal örgütlenmeye borçluydu.

Uluslararası alanda Küba, bu dönem boyunca yalnızca kendi sınırları içinde değil, dünyanın dört bir yanında emperyalizme karşı mücadele eden halklarla somut dayanışma ilişkileri kurdu. Cezayir bağımsızlık mücadelesi, Vietnam, Angola, Etiyopya gibi ülkelerdeki mücadelelerin hiçbirine Küba seyirci kalmadı. Askeri destek gönderdi, doktor yolladı, eğitimci yetiştirdi. Küçük ve kuşatılmış bir ada devletinin bu ölçekte bir dayanışma sergilemesi, sosyalist dayanışmanın soyut bir ilkeden çok somut bir eylem olduğunu kanıtlıyordu.

Özel Dönem: Abluka Altında Hayatta Kalmak (1991–2000)

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, Küba’nın önüne yakın tarihinin en ağır sınavını koydu. Sosyalist dünyanın en büyük ekonomik alanı bir gecede ortadan kalktı. Küba, ticaret ortaklarının ve dış finansmanının büyük çoğunluğu yitirdi. 1989-1993 arasında GSYH en az %35 geriledi, ithalat ve ihracat %80’in üzerinde düştü. Petrol ithalatı 1990 öncesi düzeylerin %10’una indi. Tarlalar sürülemiyor, fabrikalar çalıştırılamıyor, hastanelere ilaç giremiyor, halk günde yalnızca birkaç saatliğine elektriğe kavuşabiliyordu. Fidel Castro bu dönemi “barış zamanında özel dönem” (período especial en tiempos de paz) olarak ilan etti.

ABD bu krizi bir fırsat olarak gördü ve ambargoyu daha da sıkılaştırdı. 1992’de Torricelli Yasası yürürlüğe girdi; 1996’da ise Helms-Burton Yasası. Bu düzenlemelerle ambargo, Küba ile ticaret yapan üçüncü ülke şirketlerini de hedef alıyordu. Bu da Küba’daki durumu fiilen küresel bir ablukaya dönüştürüldü. ABD, sosyalist Küba’nın ekonomik çöküşünü, ardından siyasi çöküşünü bekliyordu. Ancak Küba çökmedi.

Küba devleti, halkın en temel ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki tüm olanakları seferber etti. Gıda tayınlaması kapsamı genişletildi, kolektif tarım kooperatifleri güçlendirildi, kentsel tarım yaygınlaştırıldı. Küba, bu dönemde organik tarım alanında dünyada örnek gösterilecek bir deneyim geliştirdi. Kimyasal girdi ve yakıt kıtlığı, zorunluluktan bir ekolojik dönüşümün fitilini ateşledi. Turizm sektörü yabancı ortaklarla birlikte genişletildi. Bu pragmatik bir adımdı ama stratejik denetim devletin elinde kaldı. Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir askeri holding olan Grupo de Administración Empresarial S.A. (GAESA) yapılanması, bu dönemde otel ve turizm altyapısını etkin biçimde işleterek hayati döviz gelirinin ülkede kalmasını sağladı.

En kritik karar ise küçük çaplı da olsa özel işletmelere yasal zemin tanınmasıydı. Küçük lokantalar, tamir atölyeleri, konut kiralama gibi alanlardaki serbestleşme bir yandan devletin üzerindeki tüketim baskısını hafifletti ancak diğer yandan da yeni bir kayıt dışı ekonomik hayatın kapılarını araladı. Tüm bu önlemler, bir ideolojik teslimiyetin değil, koşullara uyum sağlayan ve ayakta kalmaya çalışan bir sosyalist yönetimin ürünüydü.

Hem bu dönemde hem de sonrasında Küba’nın en büyük gücü sağlık sistemi olmaya devam etti. Ekonominin en kötü zamanlarında bile halk sağlığı altyapısı büyük ölçüde ayakta tutuldu. Bu, salt bir istatistik değil, sosyalist devletin ne olursa olsun insanı öncelediğinin göstergesiydi.

1994’te ekonomi toparlanmaya başladı. 1996’da %7,8 büyüme kaydedildi. Küba, dünyanın pek çok yerinde gözlemcilerin “artık biter” diye beklediği bir dönemden yara alarak ama ayakta çıktı.

2000’lerden Günümüze: Dayanışma, Direniş ve Kuşatmanın Yeni Biçimleri

Hugo Chavez’in 1998’de Venezuela’da iktidara gelmesi, Küba için hem iktisadi hem de siyasi açıdan yeni bir dönemin başlangıcıydı. İki ülke arasında kurulan ittifak, sübvansiyonlu Venezuela petrolü karşılığında Kübalı doktor, öğretmen ve teknik uzman değiş tokuşuna dayanıyordu. Venezuela, Küba’nın enerji ihtiyacını önemli ölçüde hafifletti. Küba ise Venezuela’nın yoksul bölgelerine sağlık ve eğitim taşınmasına destek oldu. Bu ilişki yalnızca bir çıkar hesabı değildi. İki ülkenin emperyalizme karşı dayanışmasının ifadesiydi.

Bu ikili ilişki kısa sürede bölgesel bir projeye dönüştü. 2004’te Venezuela ve Küba öncülüğünde kurulan ALBA, ABD’nin dayattığı serbest ticaret modelinin karşısına dayanışmayı koydu. Petrocaribe aracılığıyla Karayip ülkelerine uygun fiyatlı petrol sağlandı; Bolivya, Nikaragua ve Ekvador gibi ülkeler okuma yazma seferberliği ve tıp eğitimi desteği aldı. 2000’lerin ortasında Latin Amerika’yı saran anti-emperyalist iktidarlar dönemi boyunca Küba, bölgenin ilerici hükümetleri için hem ilham kaynağı hem de pratik bir dayanışma odağı olmayı sürdürdü.

Küba’nın tıbbi dayanışma kapasitesi bu on yılda küresel bir boyut kazandı. 2005 Pakistan depremi sonrasında 2.400 sağlık gönüllüsü sahaya çıktı; Batı Afrika’daki Ebola salgınına müdahalede Kübalı doktorlar ön saflardaydı; COVID-19 sürecinde geliştirilen Soberana ve Abdala aşıları düşük gelirli ülkelere aktarıldı. 2015 itibarıyla 65.000 Kübalı uzman 89 ülkede görev yapıyordu. Küba’nın Latin Amerika Tıp Okulu (ELAM) 30.000’den fazla yabancı öğrenci yetiştirmişti. Bu kapasitenin iktisadi karşılığı da somuttu: 2018’de sağlık hizmetleri ihracatından elde edilen gelir 6,4 milyar dolara ulaştı. Bir sektörün bu denli insancıl ve ideolojik bir temelde dünyanın en önemli ihracat kalemlerinden biri hâline gelmesi, Küba’ya özgü bir modeldir. 

Aynı dönemde Küba, Asya’daki en önemli sosyalist güçle de ilişkilerini derinleştirdi. Çin ile Küba arasındaki ilişki, 1960’ta Küba’nın Çin Halk Cumhuriyeti’ni Latin Amerika’da ilk tanıyan ülke olmasına ve Che Guevara’nın Mao ile Kasım 1960’taki görüşmesine dayanır. 2000’lerden itibaren bu ilişki somut iktisadi içerik kazandı. Altyapı, telekomünikasyon, yenilenebilir enerji, biyoteknoloji ve tarım alanlarındaki iş birliği derinleşti. Çin, Küba’nın 6 milyar dolarlık borcunu sildi. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki iş birliği COVID-19 sürecindeki ortak aşı çalışmalarıyla yeni bir boyut kazandı. Bu ilişki, iki sosyalist ülkenin farklı kalkınma modelleri arasındaki gerilimleri de barındırıyor olsa da özünde emperyalist ablukaya karşı dayanışmasının önemli bir halkasıdır.

2008’de Raul Castro’nun görevi devralması ile birlikte Küba’nın ekonomi politikası geniş çaplı bir tartışma sürecinden geçti. Serbest çalışma alanları genişletildi, devlet çiftliklerinin bir bölümü kooperatiflere devredildi, küçük özel girişimler için yasal çerçeve netleştirildi. Cuentapropistas (serbest çalışanlar) 2010’da 150.000’ken 2019’da 617.000’e ulaştı. Bu adımlar, sosyalist devletin üretici güçler üzerindeki stratejik denetiminden vazgeçmeksizin halkın girişimciliğine alan açan hamlelerdi. Toptan ticaret ve büyük ölçekli üretim devletin elinde kaldı. Küba’nın ekonomiyi güncelleme süreci, serbest piyasalaşma değil, abluka koşullarında ekonominin mümkün olabildiğince ayakta kalabilmesi için bir esnekleşme olarak okunmalıdır.

Obama döneminde, 2014 yılı sonunda, Küba-ABD ilişkileri kısa bir normalleşme sürecine girdi. Büyükelçilikler karşılıklı olarak yeniden açıldı, bazı ticaret kısıtlamaları gevşetildi. Ancak kapsamlı ambargo Kongre’nin onayına bağlı olduğundan kaldırılamadı. Bu sınırlı açılım, Trump’ın ilk döneminde hızla geride bırakıldı. Küba yeniden “terörizmi destekleyen devletler” listesine alındı, yeni yaptırım paketleri peş peşe geldi. Obama döneminde aralanan kapı, ABD’nin Küba politikasını belirleyen temel mantığın değişmediğini açıkça ortaya koydu. Bu da açıkça egemen bir sosyalist devletin varlığına tahammülsüzlüktür.

2020 sonrasında Küba birbirini izleyen ağır şoklarla boğuştu. COVID-19 pandemisi turizmi neredeyse tamamen durdurdu. Venezuela’nın petrol arzındaki düşüş enerji krizini derinleştirdi. 2021’de hayata geçirilen para reformu beraberinde diğer koşullar ile birlikte yüksek enflasyon getirdi. Enerji altyapısı ağır hasar gördü. Ekim 2024’te on milyonu aşkın insanı etkileyen ulusal bir karartma yaşandı. Bu krizin yarattığı ekonomik sıkışmışlık, artan göç baskısı ve gündelik hayattaki güçlüklerle de somutlaştı.

ABD ise bu krizde emperyalist mantığının gereğini yaptı. Mayıs 2026’da Trump yönetimi GAESA’yı doğrudan hedef alan kapsamlı bir yaptırım paketi yürürlüğe koydu. Yalnızca Küba ile değil, GAESA ile herhangi bir iş ilişkisi kuran üçüncü ülke firması veya vatandaşı da ABD yaptırımlarının kapsamına alındı. Bu, bir ülkenin başka bir egemen devletle iş yapan tüm dünyayı yaptırımla tehdit etmesi anlamına geliyordu. Küba hükümeti bu önlemleri halkına yönelik toplu bir ceza olarak nitelendirdi.

Sonuç

Küba Devrimi’nin yetmiş yılı, emperyalizme karşı direnme ve doğruda ısrar etmekle geçti.

Dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün kıyısında, onun örgütlediği ambargo ve sabotaj altında, sosyalist bir hükümet yalnızca ayakta kalmadı, 60 yılı aşkın süre boyunca eğitimde, sağlıkta ve uluslararası dayanışmada kendi kıtasının büyük devletlerinden çok daha fazlasını yaptı. 1959’da nüfusunun %25’i okuma yazma bilmeyen, kırsal kesimi serf koşullarında yaşayan bu ada, bugün bölgenin en yüksek okuryazarlık oranına ve en iyi bebek ölüm istatistiklerinden birine sahip. Yerli biyoteknoloji endüstrisi, aşı kapasitesi ve küresel tıp enternasyonalizmi ise Küba’nın yalnızca kendi halkına değil, dünyanın yoksul çoğunluğuna da hesap verdiğinin göstergesidir.

Bugün Küba ağır bir ekonomik krizle boğuşuyor. Bu krizi dürüstçe ele almak şarttır. Enerji altyapısının yetersizliği, tarımsal üretimin iç talebi karşılayamaması, enflasyon ve güçleşen gündelik yaşam gerçek sorunlardır. Ama bu sorunların yarısı bile ablukanın yarattığı yapısal koşulları hesaba katmadan anlaşılamaz. Küba’ya 5 milyar doların üzerinde yıllık zarar veren, on yılda birikimi 164 milyar doları aşan bir ekonomik kuşatmayı yok sayarak Küba ekonomisini tartışmak, adaletten değil cehaletten ya da kötü niyetten beslenen bir yaklaşımdır.

Küba’nın deneyimi bize şunu gösteriyor: Emperyalist baskının en yoğun biçimine rağmen, kararlı bir iktidar toplumu dönüştürebilir, sağlık ve eğitimi temel bir hak görerek halkına ve hatta insanlığa ücretsiz olarak verebilir ve dayanışmayı soyut bir ilkeden somut bir pratiğe dönüştürebilir. Bu deneyimin içerdiği çelişkiler ve güçlükler, nesnel bir gözle görülmelidir. Ama bu güçlükleri, altmış yıllık emperyalist kuşatmanın yarattığı koşulları görmezden gelerek tartışmak bir analiz değil, bir iftiradır.

Küba’nın direnişi devam ediyor. Ve bu direnişin yarım yüzyılı aşan birikimi, dünya solunun çıkaracağı derslerle dolu olmayı sürdürüyor. 

 

Related Posts