Nevzat Kalenderoğlu
NATO, Türkiye’de en az tartışılan, düzenin temel sütunlarından biriymiş gibi mutabık kalınmış sayılan konularından biri. Sosyalistlerin teorik, programatik olarak başat gündemi olan NATO ve Türkiye’nin NATO üyeliği, zaman zaman siyasal İslamcılar ve milliyetçiler tarafından hamasi olarak ele alınsa da, devletin resmi açıklamalarında NATO’dan sürekli söz edilse de; örgütün sınıfsal karakteri, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal düzen açısından ne anlama geldiği bilinçli biçimde tartışma dışı bırakılıyor.
NATO gündemi, bu anlamıyla bir turnusol işlevi görüyor. Türkiye’de düzen siyasetinin -CHP’den AKP’ye; MHP’den HDP’ye- neredeyse bütün aktörleri açısından NATO dokunulmaz bir alan. İktidar değişiyor, hükümetler değişiyor, dış politikada değişimler yaşanıyor; fakat NATO üyeliği zinhar sorgulanmıyor.
NATO, Türkiye’deki kapitalist düzenin ilan edilmemiş kutsallarından biridir.
Bugün NATO’yu yalnızca “ABD’nin askeri ittifakı” olarak tarif etmek eksik kalır. Elbette NATO, ABD emperyalizminin dünya ölçeğindeki çıkarlarının korunmasında merkezi bir rol oynuyor. Ancak bugün mesele bunun çok ötesinde. NATO aynı zamanda uluslararası sermaye düzeninin güvenlik mimarisidir. Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş olması NATO’nun kökeninin dünya işçi sınıfının yükselişine, sosyalizmin prestijine ve devrim ihtimaline karşı kapitalist sistemin duyduğu korkuya dayandığını gösteriyor.
Dolayısıyla NATO’nun işlevi hiçbir zaman “dış tehditlere karşı savunma” olmadı.
NATO, üye ülkelerde sermaye düzeninin devamlılığını sağlamak için kontrgerilla ağları kurdu, istihbarat yapılanmaları oluşturdu, askeri ve sivil bürokrasileri kendi stratejik hedefleri doğrultusunda şekillendirdi. Türkiye’de “derin devlet”, kontrgerilla, Özel Harp Dairesi, faili meçhuller, provokasyonlar ve darbeler tartışılırken NATO’nun adı özellikle geri plana itildi. Oysa Türkiye’de NATO denildiğinde akla ilk gelmesi gereken şey; bu kanlı örgütün “güvenlik şemsiyesi” olmaktan ziyade Gladio yapılanması olarak çalışması gerçeğidir.
Bugün hâlâ NATO’yu Türkiye’nin güvenlik garantisi olarak görenler var. Oysa NATO’nun Türkiye’deki tarihine bakıldığında karşımıza çıkan şey, egemenliği, halkı koruyan bir savunma örgütü değil; Türkiye’de ilerici hareketleri bastıran, anti-komünizmi devlet politikası haline getiren ve ülkenin iç siyasetini şekillendiren; dolayısıyla “bağımsızlığı” tehlikeye düşüren bir müdahale mekanizması olduğudur.
NATO’ya karşı çıkmak yalnızca dış politik bir tercih değil, aynı zamanda sınıfsal bir konum alıştır.
NATO’nun Türkiye’deki gerçek rolü: Kontrgerilla ve anti-komünizm
Türkiye’nin NATO üyeliği yalnızca askeri bir ittifaka katılım değildi. 1952 sonrasında Türkiye’de devlet yapısı, güvenlik doktrini ve siyasal atmosfer bütünüyle anti-komünizm ekseninde yeniden şekillendirildi. NATO üyeliği ile birlikte Özel Harp Dairesi kuruldu, kontrgerilla yapılanmaları oluşturuldu ve devletin içinde resmi denetim mekanizmalarının dışında bırakılan karanlık ağlar ortaya çıktı.
Bu yapıların temel amacı Sovyetler Birliği’ne karşı savunma ve komünizm karşıtlığı düzleminde; Türkiye’de sosyalizmin güç kazanmasını engellemekti.
1960’lardan itibaren yükselen işçi hareketleri, üniversite gençliği ve devrimci örgütlenmeler karşısında NATO çizgisindeki “gayri resmi” devlet aygıtı sistematik biçimde devreye sokuldu. “Kanlı Pazar” bunun sembolik örneklerinden biridir.
16 Şubat 1969’da ABD’nin 6. Filosunu protesto eden gençlik örgütlerine yönelik saldırı, Türkiye’de siyasal İslamcı ve milliyetçi yapıların anti-komünist aparat olarak nasıl kullanıldığını gösteriyordu. O gün sokaklarda yalnızca “dinci gruplar” yoktu; NATO’nun Türkiye’de yıllardır ördüğü anti-komünist siyasal iklim vardı.
Siyasal İslam, Soğuk Savaş boyunca NATO stratejileriyle birlikte büyüdü; Siyasal İslamcılık bir NATO projesi olarak öne çıktı.
Soğuk Savaş boyunca ABD, dünyanın birçok yerinde siyasal İslamı sosyalizme karşı bir bariyer olarak kullandı. Türkiye’de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği gibi yapılar tam da bu dönemde güç kazandı. Anti-komünizm, devletin resmi ideolojilerinden biri haline geldi.
Daha önemlisi, Gladio’nun yalnızca silahlı örgütlenmelerden ibaret olmadığı görüldü. Kültürel ve ideolojik alan da NATO stratejisinin bir parçasıydı. 1960’lardan itibaren Hasan el Benna, Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi isimlerin eserlerinin yoğun biçimde Türkçeye çevrilmesi tesadüf olabilir mi? Bu çevirilerin önemli isimlerinden biri olan Yaşar Tunagür aynı zamanda Fethullah Gülen’in fikir dünyasında etkili olmuştu.
Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişini yalnızca “yerli ve milli” dinamiklerle açıklamaya çalışanlar, Soğuk Savaş’ın uluslararası anti-komünist karakterini özellikle görmezden geliyor.
Soğuk Savaş’ın “yeşil kuşak” stratejisi kapsamında siyasal İslam, sosyalizme karşı ideolojik bir set olarak değerlendirildi. ABD ve NATO açısından mesele yalnızca Sovyet etkisini sınırlamak değildi; aynı zamanda emekçi sınıfların örgütlü siyasallaşmasının önüne geçmekti. Türkiye’de dinci-milliyetçi blok tam da bu tarihsel bağlamda güç kazandı.
Türkiye’nin NATO’ya üyeliği anti-komünist bir siyasal ve ideolojik yeniden yapılanmanın da başlangıcı oldu. Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği, çeşitli tarikat ağları, muhafazakâr vakıflar ve milliyetçi örgütlenmeler bu dönemde özel olarak desteklendi.
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı görevini yürütmüş emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in yıllar sonra yaptığı açıklamalarda, Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi’nin 1959 yılında Özel Harp Dairesi bünyesine alındığı iddiası hatırlanmalıdır. Pekin, aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gözaltına alınan Gülen’in, Kenan Evren’in devreye girmesiyle serbest bırakıldığını da söyledi.
Türkiye’de yıllardır süren Gladio, kontrgerilla ve FETÖ tartışmalarını NATO’suz ele almak yanılgı olacaktır.
Avrupa’daki Gladio örgütlenmeleriyle benzer biçimde çalışan bu yapıların temel işlevi, olası bir Sovyet işgalinden çok, içeride anti-komünist mücadeleyi sürdürmekti.
Fethullahçı yapılanmanın yükselişi de bu tarihsel bağlamdan ayrı düşünülemez.
Fethullahçılar, özellikle 1980 sonrasında devlet kadrolarında olağanüstü bir örgütlenme alanı buldu. Eğitim, medya, emniyet, yargı ve ordu içinde büyüyen yapı uzun süre “ılımlı İslam”, “sivil toplum”, “demokratikleşme” gibi kavramlarla meşrulaştırıldı.
Özellikle AKP döneminde Fethullahçılar, “asker vesayetiyle mücadele eden demokratik güçler” olarak pazarlandı. Oysa ortaya çıkan tablo, devlet içinde paralel bir örgütlenme ve uluslararası bağlantıları olan kapalı bir güç odağıydı.
15 Temmuz darbe girişimi bu sürecin en kanlı sonucu oldu.
Buradaki temel çelişki dikkat çekicidir: Kendisini yıllarca “asker vesayetine karşı sivil hareket” olarak tanıtan yapı, sonunda doğrudan askeri darbe girişimiyle anıldı. Bu nedenle FETÖ’nün yalnızca dini bir cemaat değil, Soğuk Savaş sonrası dönemin güvenlik mimarisi içinde değerlendirilmesi gerektiği tezi doğrulandı.
MHP ve anti-komünizm
Türkiye’de NATO eksenli anti-komünist yapılanmanın bir diğer önemli ayağı da milliyetçi harekettir.
MHP’nin tarihsel gelişimi yalnızca “Türk milliyetçiliği” başlığı altında değerlendirilemez. Faşist hareket, Soğuk Savaş boyunca anti-komünist devlet stratejisinin önemli unsurlarından biri olarak şekillendi. Komünizmle Mücadele Dernekleri, ülkücü hareket, kontrgerilla tartışmaları ve 1970’lerdeki siyasal şiddet ortamı bu bağlamda ele alınmalıdır.
1990’lardan itibaren ise MHP’nin rolü yeniden biçimlendi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun ve küresel kapitalizmin yeni ihtiyaçları ortaya çıktı. Türkiye’de “Kürt sorunu”, neoliberal dönüşüm ve bölgesel savaşlar yeni dönemin ideolojik fay hatlarını oluşturdu.
MHP tam da bu süreçte “devletin bekası” söylemini merkezine alarak yeniden yapılandırıldı.
En sert anti-emperyalist söylemleri kullanan milliyetçi hareket, kritik dönemeçlerde IMF politikalarına, özelleştirmelere ve ABD eksenli stratejilere destek vermekten geri durmadı.
1999 sonrası koalisyon hükümetinde Devlet Bahçeli’nin başbakan yardımcısı olduğu dönemde Kemal Derviş programı uygulandı. IMF dayatmaları doğrultusunda Telekom özelleştirmesi, Şeker Yasası ve neoliberal dönüşüm adımları atıldı. Bugün “yerli ve milli ekonomi” söylemini kullanan çizginin, o dönemde emperyalist finans kuruluşlarının programlarını uygulayan koalisyonun parçası olması tarihsel bir çelişki olarak ortada duruyor.
Benzer biçimde ABD’nin Irak işgali sürecinde de MHP, tezkere tartışmalarında işgale karşı toplumsal tepkiyi değil, Türkiye’nin ABD ile daha uyumlu hareket etmesi gerektiğini savundu.
Türkiye sağı, düzenin stratejik eksenleri söz konusu olduğunda gerçek karakterini her durumda ortaya koydu.

Sosyalizmin çözülüşü sonrası NATO neden dağılmadı?
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında birçok kişi NATO’nun da işlevsiz hale geleceğini düşündü. Sonuçta NATO resmen Sovyet tehdidine karşı kurulmuştu. Varşova Paktı ortadan kalkmışsa NATO’nun da dağılması beklenirdi.
Ancak tam tersi oldu.
NATO dağılmadı; aksine genişledi, genişliyor.
NATO, kapitalist dünyanın askeri-siyasal koordinasyon merkeziydi ve sosyalizmin çözülüşüyle birlikte daha saldırgan bir karakter kazandı.
1991 sonrasında NATO, yeni “stratejik konsept”ini ilan etti. Artık tehdit yalnızca devletler değildi. “İstikrarsız bölgeler”, “insani krizler”, “terörizm”, “etnik çatışmalar”, “enerji güvenliği”, hatta “ekonomik istikrarsızlık” NATO’nun müdahalelerine gerekçe sayıldı. Bu dönüşüm emperyalizmin yeni dönem ihtiyaçlarına uygundu.
Soğuk Savaş boyunca “komünizm tehdidi” üzerinden meşruiyet sağlayan NATO, yeni dönemde kendisine yeni düşmanlar yaratmak zorundaydı.
Yugoslavya’nın parçalanması süreci NATO açısından tarihsel bir dönüm noktasıydı.
Almanya ve ABD’nin öncülüğünde Yugoslavya parçalandı, halklar birbirine düşürüldü ve ardından NATO “barış gücü” adı altında bölgeye yerleşti. Bosna ve Kosova müdahaleleriyle NATO yalnızca askeri olarak değil, siyasi olarak da Avrupa için “vazgeçilmez” hale getirildi.
Yugoslavya savaşı esas olarak NATO bölgesi içindeki siyasal hedefler için kullanıldı. Amaç yalnızca Balkanlar değildi; Avrupa üzerinde ABD hegemonyasını yeniden tahkim etmekti.
“İnsani müdahale” söylemi tam da bu dönemde ortaya çıktı.
Emperyalist düşünce kuruluşları artık bir ülkenin iç meselelerine müdahalenin meşru hale getirilmesi gerektiğini savunuyordu. Sonrasında dünya kamuoyu buna alıştırıldı.
Önce medya operasyonları geldi. Sonra “katliamları durdurma” söylemleri. Sonra bombalar.
Libya’da da aynı yöntem kullanıldı. 2011’de NATO müdahalesi “insani koruma” gerekçesiyle sunuldu. Parçalanmış bir ülke, çökmüş bir devlet yapısı, milis savaşları, göç ve büyük bir yıkım kaldı geriye.
Irak işgali Ortadoğu’yu yıllarca sürecek mezhep çatışmalarına sürükledi. Suriye’de emperyalist müdahaleler milyonlarca insanın hayatını altüst etti. NATO doğrudan ya da dolaylı biçimde bu süreçlerin tamamında belirleyici rol oynadı.
Dolayısıyla bugün NATO’yu hâlâ “savunma örgütü” olarak tarif etmek gerçekleri örtmeye yarıyor. NATO artık açık biçimde kriz üreten, savaşları yöneten ve dünya ölçeğinde emperyalist müdahaleleri organize eden bir yapı haline gelmiş durumda.
Geldiğimiz noktada Venezuela örneği veya Küba’ya savrulan tehditler ortadadır.
Karadeniz kuşatması ve NATO’nun yeni genişleme stratejisi
Bugün NATO’nun en kritik başlıklarından biri Karadeniz.
Soğuk Savaş boyunca Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında Karadeniz’de görece kontrollü bir denge vardı. Ancak Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra NATO adım adım doğuya genişledi.
Polonya, Macaristan ve Çekya’nın üyeliğiyle başlayan süreç Baltık ülkeleri, Romanya ve Bulgaristan ile devam etti. Böylece NATO Rusya sınırına dayandı.
Karadeniz artık NATO’nun yeni cephelerinden biri haline geldi.
Türkiye uzun süre Karadeniz’de NATO’nun agresif hamlelerine mesafeli durmaya çalıştı. Çünkü Rusya’yla doğrudan gerilimin sonuçlarını biliyordu. Ancak son yıllarda bu tablo da değişti.
Romanya ve Bulgaristan’daki NATO üsleri genişletilirken; Ukrayna fiilen NATO’nun askeri sistemine entegre edildi. Karadeniz tatbikat bahanesiyle ısındırıldı ve nihayetinde bir savaş alanına dönüştürüldü.
Bugün Ukrayna savaşı yalnızca Rusya ile Ukrayna arasındaki bir çatışma değil; NATO’nun doğuya doğru genişleme stratejisinin yeni bir merhalesidir.
ABD’nin temel hedeflerinden biri Avrupa’yı Rusya’dan koparmak ve Rusya-Çin yakınlaşmasını sınırlandırmak olurken; NATO elbette bu stratejinin en önemli askeri aracıdır.
Türkiye ise bu tabloda yine çelişkili bir pozisyona düştü. Bir yandan NATO üyesi; diğer yandan Rusya’yla ekonomik ve jeopolitik ilişkilerini korumak zorunda…
Ancak bütün manevralara rağmen Türkiye’nin Ukrayna konusunda NATO çizgisinin dışında davrandığını söylemek mümkün değil. Türkiye, Ukrayna’yı askeri olarak destekleyen ve NATO stratejisinin parçası olan ülkelerden biri konumunda.
NATO’nun genişlemesi neden bitmiyor?
Çünkü NATO’nun sınırı yok.
NATO artık klasik bir savunma ittifakı değil. Küresel bir müdahale mekanizması.
“Barış İçin Ortaklık” programı bunun örneklerinden biri oldu. NATO üyesi olmayan ülkeler bu programlar aracılığıyla NATO standartlarına bağlandı, orduları dönüştürüldü ve emperyalist askeri sistemin parçası haline getirildi.
Eski sosyalist ülkelerde yapılan NATO tatbikatlarının önemli kısmı “ayaklanma bastırma”, “şehir güvenliği”, “terörle mücadele” gibi başlıklara odaklandı.
Yani NATO yalnızca dış savaşlara değil, iç toplumsal hareketlere karşı da hazırlanıyor.
Türkiye’de darbeler, kontrgerilla faaliyetleri, faili meçhuller ve siyasal cinayetler tartışılırken NATO bağlantısının bilinçli olarak görünmez kılınması bu anlamıyla da tesadüf değildir.
NATO denildiğinde; medya, istihbarat, sermaye sınıfı, akademi ve siyaset alanlarının tamamına işlemiş uluslararası bir hegemonya ağı akla geliyor.
“NATO’dan çıkılsın” bir slogan değildir
Türkiye’de NATO karşıtlığı “nostaljik” slogan düzeyinde bırakıldı. Sonuçlarının düşünülmesine, tartışılmasına izin verilmedi.
Sağcısı, liberali, milliyetçisi, muhafazakârı, hatta düzen içine çekilmiş sosyal demokratı açısından NATO, sorgulanabilir bir tercih değil; güvenlik, sermaye düzeni ve devlet sürekliliği adına korunması gereken stratejik bir çerçevedir. Tartışma “Türkiye NATO içinde nasıl daha güçlü olur”, “ABD ile pazarlık nasıl yürütülür” ya da “Batı ile ilişkiler nasıl dengelenir” düzeyinde kalırken; NATO’dan kopuş ise düzen dışı bir ihtimal olarak görülür.
Türkiye NATO’dan çıktığında yalnızca bir askeri ittifaktan ayrılmış olmayacak; aynı zamanda Türkiye’de hüküm süren sermaye düzeninin dayanağı da sarsılacağından; NATO meselesi sınıfsal bir meseledir.
Türkiye’de sağ siyaset NATO’yla hesaplaşamaz. Çünkü Türkiye sağının bütün ana damarları Soğuk Savaş boyunca anti-komünizm üzerinden şekillenmiştir.
Milliyetçisinden muhafazakarına, liberalinden merkez sağına kadar düzen siyasetinin tamamı NATO’yla iç içe geçmiştir.
Bugün bazı milliyetçi ve siyasal İslamcı çevrelerin emperyalist sistemi hedef almaksızın, Türkiye’nin sistemi içindeki pazarlık gücüne ilişkin çıkışlarının bir gerçekliği bulunmamaktadır.
Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele yalnızca dış politika başlığı değildir; Türkiye’de sermaye düzenine karşı mücadeledir ve sınıfsal bir tercihtir.
NATO’nun Türkiye’deki üsleri kapatılmadan, gizli anlaşmalar açıklanmadan, kontrgerilla geçmişiyle hesaplaşılmadan gerçek bağımsızlıktan söz edilemez.
7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesine ev sahipliği yapacak olan Türkiye’de NATO’nun tartışılması, darbeci kimliğinin hatırlatılması, “sorgulanamaz” denilen üyeliğin bir kez daha sorgulanması önemlidir.
NATO bu ülkeye darbeler getirdi, kontrgerilla getirdi, siyasi cinayetler getirdi. Tarikatların ve sağcı paramiliter yapıların büyütülmesini getirdi. Güvenlik dışında her kötülüğü ülkeye yerleştirdi.
O üyelik -güvenlik şöyle dursun- bugün hâlâ Türkiye’yi emperyalist savaş politikalarının parçası haline getirmeye yarıyor.
Egemenlik, yalnızca NATO ile hesaplaşılarak kazanılacaktır.

