Nejla Doğan
Neoliberalizmin yarattığı sosyal yıkım giderek derinleşirken, bu yıkımın kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan şiddet de yaşamın bir parçası haline geldi. Sokakta, evde, okulda, hastanede şiddetin bu kadar sıradanlaşması, adalete ve geleceğe inancını yitirmiş, her türlü sosyal korumadan yoksun bırakılmış, kolektif yaşam ve hak arama iradesi felç edilmiş ve yalnızlaşmış kitlelerin apolitik tepki biçimi olarak ortaya çıkıyor. Bu öfkenin örgütlü bir sınıf mücadelesine değil de bireysel şiddet eylemlerine evrilmesi de yine bizzat düzenin arzuladığı ve ürettiği bir gerçeklik. Çünkü neoliberalizm ile eşgüdümlü işleyen İslamcı iktidar, yoksullaştırdığı ve geleceksizleştirdiği kitlelerin biriken öfkesini yönetmek ve politikanın dışında tutmak için toplumu bir yandan gerici politikalar ve tarikatlarla baskılayıp uyuşturmaya çalışırken, bir yandan da özellikle yoksul gençleri mafya-çete-uyuşturucu üçgeninde lümpenleştirip şiddet sarmalının parçası haline getiriyor.
Bugün okullarda yükselen şiddet dalgası da bu politik iklimden besleniyor. Daha da önemlisi, neoliberal İslamcı kuşatmanın toplumu baskılama ve lümpenleştirme stratejisinin en önemli ayağını, kamu okullarını yıkıma uğratan piyasacı ve gerici eğitim politikaları oluşturuyor. Dolayısıyla okulda şiddeti üreten temel dinamik, kamu okullarının özellikle son çeyrek yüzyıldaki politik müdahalelerle her türlü bilimsel içerikten, sosyal olanaktan, hatta en temel gereksinimlerinden mahrum bırakılarak niteliksizleştirilmesi, verdiği eğitimin ve diplomanın nesnel karşılığının yok edilmesidir. Bu nedenle bugün kamu okulu, emekçi sınıfın çocuklarına vasıfsızlık, ucuz işçilik ve geleceksizlik dışında bir şey vaat etmemekte; bunların yarattığı kaygı ve öfke, yaşamın genelinde olduğu gibi okulda da şiddet üretmektedir.
Diğer yandan emeğin değersizleştirilip kolay para kazanmanın yüceltildiği, mafya-çete suçlarına yönelik cezasızlık politikalarının uygulandığı, iş bulmak için diplomanın değil tarikat-siyaset bağlantısının önemli hale geldiği koşullar, genç kuşaklar nezdinde eğitimi giderek anlamsızlaştırıp okulu itibarsızlaştırırken, suça sürüklenen çocuk sayısını da artırıyor. Ama tüm bunlara rağmen eğitim içeriklerinin mevcut yıkımı “kader, sabır, şükür, fıtrat” retoriğiyle görünmez kılmaya çalışması, yine özellikle genç kuşaklarda adalete ve toplumsal dayanışmaya dair derin bir güven kaybı yaratıp; onları bireysel kurtuluş arayışlarına itiyor.
Dolayısıyla bu tabloda okul, çocuğu koruyan, psikolojik ve sosyal refahını artıran, görece eşitlikçi politikalarla dezavantajlarını telafi eden ve sınıflar arası dikey hareketliliğini destekleyen tarihsel işlevlerini yitirip, öğrencilerin gözünde artık hiçbir şey vaat etmeyen bir baskı unsuruna, salt bir sınav merkezine dönüşmüştür. Tam da bu nedenle bir nefret objesine dönüşüp hedef haline gelmiştir.
Elbette bu çürüme tablosunun önemli bir boyutunu da eğitim emekçilerinin itibarsızlaştırılması oluşturuyor. Bugün piyasalaşmış eğitim düzeni, yurttaşları “müşteri” refleksiyle davranmaya iterken; okulu bir işletme, öğretmeni ise sadece bir hizmet sağlayıcı olarak konumlandırıyor. Toplumun gözünde ilerici, dayanışmacı, aydınlatıcı yönleri unutturulan öğretmen; kimi zaman bir çocuk bakıcısına, kimi zaman da sadece müfredatı aktaran, sınava hazırlayan teknik bir görevliye indirgeniyor; üstelik eğitimdeki tüm problemlerin de sorumlusu olarak gösteriliyor. Buna paralel olarak, atanmamış öğretmenler üzerinden yedek işgücüne dönüştürülen, emeği ucuzlatılan, sözleşmeli ve ücretli gibi güvencesiz istihdam biçimleriyle ayrıştırılan, mülakat ve Milli Eğitim Akademisi gibi uygulamalarla siyasi baskı altına alınan öğretmenlik mesleği tamamen savunmasız bırakılıyor. İşte öğretmene yönelen şiddet, düzenin yıllardır hayata geçirdiği bu politikaların somut tezahürüdür.
Ancak öğretmen politikalarını sadece itibarsızlaştırma meselesi üzerinden okumak, eksik bir okuma olacak; bu politikaların ardındaki emek-sermaye çelişkisini ve sınıfsal düzlemi göz ardı edecektir. Bu nedenle ekonomi-politik bağlam üzerinden bizi bugünlere getiren tarihsel arka planı da görmek gerekiyor.

“Devrimci Öğretmenin Kıyımı” ve Sınıf Mücadelesinden Koparılması
İslamcı siyasetin sınıf mücadelesini baskılamak için hayata geçirdiği politikalar bugüne özgü değildir. İslamcılık, 1950’li yıllardan itibaren liberal ekonomi politikalarının yarattığı sömürüyü görünmez kılmak ve bu sömürüye karşı yükselen sınıf siyasetini zayıflatmak için ideolojik bir çerçeve olarak kullanılmış ve o günlerden bugünlere İslamcı politikaların en somut görünümü de eğitim alanında ortaya çıkmıştır. Çünkü sermaye, sömürü düzenine karşı yükselecek sınıfsal itirazları daha okul sıralarında boğmak için eğitimin aydınlanmacı karakterini dönüştürmeyi her zaman temel talep haline getirmiş; bu bağlamda eğitimin içeriği giderek gericileştirilirken, eleştirel düşünmeyi, sorgulamayı, ilericiliği inşa eden laik ve bilimsel içerikler de dışlanmıştır.
1950’lerde köy enstitüleri kapatılırken, taşranın tümüyle tarikatlara ve Komünizmle Mücadele Derneklerine teslim edilmesi, 1960’larda cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “Bugünkü okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu okullarda yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez… Biz laik okullara karşı imam hatip okullarını bir alternatif olarak düşünüyoruz” demesi, 1980’lerde Sabancı’nın yeni kuşakları idare etmek için daha fazla din eğitimi talep etmesi tam da bu sınıfsal refleksin göstergeleridir. Bu talepler doğrultusunda müfredat giderek dinselleştirilmiş, imam hatip sayısı artırılmış, Diyanet’in ve tarikatların eğitim alanında faaliyet yürütmesinin önü açılmış ve böylece okullar, emeğin disipline edilmesinde kitleleri kader ve şükür kıskacına sıkıştıran bir yapıya dönüştürülmüştür.
Ancak eğitimdeki bu piyasacı-İslamcı kuşatmanın önündeki en büyük engel, kendini sadece ders anlatan memur olarak konumlandırmayıp, sokakta, köyde, fabrikada halkla bütünleşen ve toplumcu siyasetin öznelerinden biri olan öğretmen hareketidir. Bu nedenle sermaye düzeni için sadece eğitim içeriklerinin dönüştürülmesi yeterli değildir; aydınlanmayı, ilericiliği, sınıf bilincini ve mücadeleyi sınıfa taşıyan öğretmenin de ortadan kaldırılması, yani devrimci öğretmen hareketinin tasfiye edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle 12 Mart ve 12 Eylül politikaları tam da itaat etmeyen bu öğretmeni hedef almış; yargılamalarla, sürgünlerle, siyasi cinayetlerle onu hem politik mücadelenin hem de eğitim sisteminin dışına itmeye çalışmıştır.
TÖS ve TÖB-DER yargılamaları bu yok etme politikasının en güçlü adımlarıdır. 1990’da karanlık bir suikastla yaşamını yitiren Muammer Aksoy’un “Devrimci Öğretmenin Kıyımı ve Mücadelesi” başlıklı iki ciltlik kitabı bu yargılamaları incelerken, önemli bir gerçekliği de gözler önüne sermektedir: 12 Mart dönemi ve sonrasındaki 1500’e yakın dava dosyasının, yüzlerce Danıştay ve sıkıyönetim kararının tek amacı, devrimci öğretmen hareketine karşı sistematik bir kadro imhası yapmak ve okulları sol düşünceden arındırmaktır.
Çünkü TÖS’ün el kitaplarından birinin başlığı “Öğretmenin Uyandırma Görevi”dir (1969) ve sermaye düzenini rahatsız eden de bu öğretmendir. Kitapçıkta öğretmenin okulda ve toplumda bilimsel uyanışın, sınıfsal uyanışın, siyasal uyanışın temsilcisi olduğu, halkla bütünleşmenin ve örgütlü mücadelenin öğretmenin görevi olduğu vurgulanmaktadır.
Yine TÖS’ün Şubat 1971’de 2. Devrimci Eğitim Şurası için hazırladığı kitapçıkta, “Hedefimiz ve Görevlerimiz” başlığı altında manifesto niteliğindeki şu ifadeler yer almaktadır:
“Hedefimiz ve öğretmenler olarak yerimiz bellidir: Emperyalizmin ve onun ortağı sömürgen sınıfların egemenliğine son verilmesi ve daha ileri bir düzene geçebilmek üzere emekçi halk sınıf ve tabakalarının siyasal iktidarı alması yolunda, işçi sınıfı öncülüğünde halk kitleleriyle birlikte yürümek… Devrim için eğitim yapmak… Kitleler içinde ve genç kuşaklar arasında anti-emperyalist bilinci yaymak ve güçlendirmek… Daha ileri demokratik haklar elde edebilmek üzere mevcut burjuva iktidarını zorlamak… Faşizme karşı ortak bir cephe kurmak…”
1977 tarihli bir TÖB-DER broşüründe ise “Sömürülen bir ülkenin yurtsever öğretmenleri olarak kendi sorunlarımızın emekçi halkın sorunlarından ayrı olmadığının bilincindeyiz… Öğretmenler, emekçi sınıf ve tabakalardan gelen insanlardır. Bu nedenle sınıflarının bilincini taşımaları, başkalarının değirmenine su taşımamaları önemlidir…” denmektedir.
Yeniden Kurucu Siyasal Özne Olmak
Bu tarihsel arka plan açıkça gösteriyor ki, mevcut ekonomik düzeni korumak ve eğitimi bu düzenin beklentileri doğrultusunda yapılandırmak ancak devrimci öğretmen hareketinin zayıflatılmasıyla; sınıf mücadelesinden, bağımsızlık mücadelesinden, antiemperyalist mücadeleden koparılmasıyla olanaklıydı. Öğretmeni etkisiz bir memura, bir müfredat aktarıcısına dönüştürüp hak mücadelesinden koparmak, eğitimi piyasaya açmanın, içeriği gericileştirmenin ön koşuluydu. Çünkü kendi haklarını dahi savunamayan, toplum nezdindeki saygınlığını ve dokunulmazlığını yitirmiş, özerkliğini kaybetmiş öğretmen, müfredattaki gerici içeriğe, piyasanın eğitimi yutup öğrencileri eşitsizliğe mahkûm etmesine, çocukları işçileştirmesine de ses çıkaramazdı.
İşte bugün iktidarın ve sermayenin makbul gördüğü öğretmen profili budur. İktidar, bu profili güçlendirmek ve sınıfın birliğini bozmak için son yıllarda birçok önemli adım atarak, öğretmenleri kadrolu, sözleşmeli, ücretli, özel sektör öğretmeni, uzman öğretmen, başöğretmen gibi kategorilere ayırmış; birlikte mücadeleyi engelleyen bir süreci inşa etmiştir. Öğretmenler arasında özlük hakları ve ücretler açısından hiyerarşik eşitsizlikler yaratarak mesleki dayanışmayı parçalamıştır. Dayanışmayı parçalamak ve öğretmen hareketini etkisizleştirmek için bir yandan da yandaş sendikayı sahaya sürmüştür. Günümüzde en çok üyeye sahip olan öğretmen sendikası tamamen iktidarın onay makamı olarak işlev görürken; eğitim ve eğitim emekçileri aleyhine hayata geçirilen tüm düzenlemelere de üye sayısıyla meşruiyet sağlamaktadır. Böylece eğitim emekçilerinin kitlesel direncini kırarken, iktidarın ve sermayenin önündeki engelleri de kaldırmaktadır. Aynı zamanda siyasi kadrolaşma üzerinden okul yönetimlerini de ele geçirerek eğitim emekçileri üzerinde iktidarın sopası görevini yerine getirmektedir.
Ancak tüm bunlara rağmen, müfredat değişikliğine ve ÇEDES benzeri protokollere karşı okullarda direncin devam etmesi, MESEM gibi uygulamalara istenilen meşruiyetin sağlanamaması iktidarın ilerici öğretmen kitlesini tam olarak yok edemediğini de göstermektedir. Diğer yandan bunun bilincinde olsun ya da olmasın, öğretmenin sınıfsal konumu ve ürettiği emek biçimi neoliberal İslamcı politikalarla doğrudan çatışma içindedir. Çünkü bir yandan öğrenciler arasında yaşatılan eşitsizlik ve adaletsizliğin, yoksulluk ve yoksunluğun ilk elden tanığıdır, bir yandan da mesleği itibariyle gericilikten çok, ilericiliğin ve geleceğin yanındadır.
Bu nedenle bugünün meselesi, bu bilinci daha kitlesel biçimde ortaya çıkarmak; öğretmenin kaderini ve mücadelesini madenlerde, fabrikalarda, sokaklarda büyüyen isyan ve direniş hareketleriyle bütünleştirmektir. Öğretmenin mesleki onurunun iadesi ve yeniden toplumun kurucu öznesi haline gelmesi de okulun yeniden saygınlığını kazanması da buna bağlıdır.

