Çağlar Tekin
Ortadoğu’da Suriye’de yaşanan rejim değişimi, bir dönemin de sonu anlamına gelirken, İsrail’in mutlak egemenliğinin önünde yer alan son bölge içi güç/engel olan İran, yeni savaşın da adresi olacak.
Dünya politik egemenliğinin en kritik unsurlarının başında gelen enerjinin, petrol ve doğal gaz yataklarının merkezi durumunda olan Ortadoğu, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile sağlanan mutlak ABD egemenliğinin dayattığı dönüşüm sürecinde uzun bir yol aldı.
ABD’nin veya Ortadoğu’daki doğrusal kolu İsrail’in pazarlıksız egemenliğinin önündeki engeller birer birer yıkılırken, bunun son ve en kritik örneği Suriye oldu.
İsrail’in önünde adeta bir duvar gibi dikilen Suriye, Batı’nın en kullanışlı aparatlarından İhvan’ın Türkiye kolu AKP üzerinden, Beşar Esad yönetiminin liberalizme geçiş hevesini koklayarak açtığı gediği genişletti ve yıllar süren Batı destekli vahşet süreci sonunda yıkıldı.
Suriye’nin yıkılışı, bölgede İsrail’e yönelik mevcut “son” pürüzlerin de savunmasız ve saldırıya açık hale gelmesine olanak sağladı. Son pürüzlerden kasıt ise Gazze’de asra dayanan direniş ve bu direnişin en güçlü unsurlarından Hizbullah.
Tüm bu direniş aksını besleyen ana dinamo ise İran. İran ile İsrail arasında yıllardır çeşitli aracılar üzerinden süren çatışma, kritik eşiğin aşılmasının ardından doğrusal mücadeleye dönüştü.
Ortadoğu’da İsrail’e, yani ABD hegemonyasına direnen tüm unsurlar için şüphesiz ki bu mücadelenin hayati bir anlamı var.
İran Faktörü
Söz konusu mücadele Haziran ayında gerçekleşen 12 gün çatışması ile sıcak savaşa dönmesinin ardından bir duraksama yaşasa da, ABD başta olmak üzere tüm Batı dünyasının desteğini alan İsrail’in bu konjonktürü kaçırmak istemediği de aşikâr.
Zira Haziran 2025’te ABD-İsrail’in İran’a saldırısı, Tel Aviv ve Washington’ın istediği gibi sonuçlanmadı. ABD’nin sığınak delici bombalarının İran’ın nükleer stoklarına zarar verdiğine ilişkin herhangi bir işaret bulunmazken, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da stokların zarar gördüğüne ilişkin saptamada bulunamadığını duyurmuş durumda. ABD Başkanı Donald Trump’ın saldırının ardından dile getirdiği iddialar dışında bunun aksini iddia eden hemen hemen yok, Pentagon da dâhil.
İran’ın İsrail’i tarihinde ilk defa zor duruma düşerek ABD üzerinden ateşkes istemeye iten füze stokları da yerli yerinde ve üretim tesisleri de aralıksız çalışıyor. Tahran’ın füze stoklarına ilişkin çelişkili bilgiler gelmekle birlikte, en az 20 bin balistik füzesi olduğu biliniyor. Ayrıca, henüz ABD’nin de envanterinde pek olmayan hipersonik füze üretimi ise en kritik risk olarak görülüyor, zira hipersonik füzeler Batılı ülkelerde neredeyse bulunmaması ve durdurulamaması sebebi ile en can yakıcı başlık olarak öne çıkıyor.
Ancak bu durum, İran’ın bölgede oldukça ağır yara aldığı gerçeğini değiştirmiyor. Suriye’nin ABD-İsrail eksenine kayması, Lübnan Hizbullah’ının yaşadığı büyük kayıplar ve ülke siyasetinde silahsızlanması için yapılan ve iç savaş göndermeli baskı, örgütü büyük sıkıntıya sokmuş durumda.
Ancak bu tablo, İran’ın mutlak kaybeden olduğu anlamına da gelmiyor. Uzun yıllar süren, özellikle Trump’ın önceki döneminde Bağdat’ta düzenlediği İHA saldırısı ile öldürttüğü, İran Devrim Muhafızları eski komutanı General Kasım Süleymani’nin yarattığı büyük bağlantı ağı, uygun konjonktürde yeniden harekete geçirilebilecek bir durumda da. Özellikle Irak, Yemen ve Lübnan hattı, yaşanan kayıplara rağmen zamanla yeniden dengelerde değişim yaratabilecek seviyede.
İlerleyen zamanın İran lehine olduğunu söyleyebiliriz bu anlamda. Ayrıca ülke içerisinde de hem yaşadığı kayıpları telafi etmek, hem de toplumsal sorunlarda yaşadığı tıkanıklığı aşmak zorunda. Ülke içerisinde başörtüsü dayatmasının gevşemesini misal, bu toplumsal onarım sürecinin bir unsuru olarak görmek gerek. Bu süreç nereye varır, onu ise izleyip görmek, ancak Tahran’ın baskı politikalarını geri çekmesi, süreci doğru okuduğuna ilişkin bir işaret olarak notlanmalı…
Zamanın İran’ın lehine olduğunun İsrail ve ABD yönetimleri de farkında. Bu sebeple İran’ı hedef alan politikalarda kısa süre içerisinde daha fazla sertleşme görmek şaşırtıcı olmayacak. Politikalarda yaşanacak sertleşmenin yeniden çatışmayı çağıracağını öngörmek de güç değil.
Gazze’de ara verilmesi, Lübnan’da Hizbullah’a yönelik silahsızlandırma baskısı İran savaşı için ön hazırlık olarak görülmeli.
AKP’nin Kürtlerle “Barış”ı
Suriye başlığında gelişmelerin hızlanması da bu çerçeve üzerinden okunmalı. Hatta AKP-MHP’nin “Kürtlerle barış” politikası, Türkiye iç siyasetini aşan ve hem İran içine yönelik atılacak adımlar başlığında bir anlama sahip, hem de PKK hattının hamiliği ile İran içerisinde mevzi kazanma arayışının. Elbette AKP-MHP’nin dış destek ile iktidarlarını sürdürme aracı bu başlıkta ana damar, lakin dış desteğin en kritik başlığı, İsrail’in yönetiminde bir Ortadoğu için kullanışlı olunduğunun da ortaya koyulması ile içiçe.
Dış politika hakkında konuşulurken son dönemde daha sık bir biçimde değinilen Rusya-Çin faktörü ise burada etkisiz bir pozisyonda. İran’a savaş uçağı, hava savunma sistemleri, yeni silah sistemleri aktararak destek sunsalar da, bu başlıkta ABD-İsrail hattının karşısında yer alabileceklerine ilişkin henüz bir işaret vermiş değiller. Oysa İran her iki ülke için de hayati önemde. Sadece hegemonya mücadelesi başlığında değil üstelik. İran’ın Batı safına geçtiği bir durumda Rusya’nın zayıf karnı olan Kafkas hattı ve Çin’in zayıf karnı olan Türkistan bölgesi dış müdahaleye açık hale gelecek. Her iki ülkenin de Taliban Afganistan’ı ile yakınlaşma adımlarının arkasında en kritik başlıklardan birisi bu. Kafkas hattı, Müslüman nüfusu ve Çeçen isyanları ile hala hafızalarda tazeliğini korurken, Çin’in Türkistan bölgesi de Uygurlu cihatçı ayaklanmalarla anımsanıyor. Yani Gazze’de yaşanan soykırım süreci, tek başına bir bölgesel bir mücadele olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor ve geleceğe ilişkin çok daha fazla işaret barındırıyor.

