Sis Çanı

Siyasetin Kültür Trajedisi

Umut Kuruç

 “Eskiden Rusya’da Oblomov diye bir tip vardı. Bütün gününü yatakta yatıp planlar yapmakla geçirirdi. O günden beri çok zaman geçti. Rusya üç devrim geçirdi, buna karşın Oblomov’lar silinmedi. Çünkü Oblomov yalnızca bir toprak sahibi değildi, aynı zamanda bir köylü, yalnızca bir köylü değil, aynı zamanda bir aydın, hatta yalnızca bir aydın değil, bir işçi ve bir komünistti. Oblomov’dan bir şeyler çıkması için onu daha uzun bir süre yıkamak, temizlemek, sarsmak ve alt etmek gerekecek. Bu noktada, durumumuzu hiçbir yanılsamaya kapılmadan değerlendirmek zorundayız.”[1] 

Kültür bir toplumun değerler bütünü, ahlaki değerleri, hukuki düzeneği, gelenekleri, siyasi ilişkileri ve edebi-sanatsal etkinliklerinin üretiminin toplamıdır.

Dolayısıyla, toplumu ileri iten ve geri çeken yaklaşımlar, iktisadi, siyasi, toplumsal ve kültürel bütünlüğün pratiğidir. Bu parçalar birbirini etkiler, besler, belirler.

Sanat ve edebiyat da toplumsal ilişkilerden, üretim ilişkilerinden belirlenir ve bir yandan da toplumsal, siyasi ilişkileri belirler. Bu alanlardaki üretim bir yandan ülke öznelliğine ayak basarken esas olarak insanlık tarihinin birikiminin üzerinde yükselir. Yani, evrensel olandan kopmaz, tersine o birikimin üzerine inşa edilir.

Dünya, 1970’lerin sonu, 80’lerin başından itibaren sermayenin özüne dönmesiyle birlikte bütün bu alanlarda büyük bir dönüşüm geçirdi. Sosyalizmin çözülmesiyle birlikte insanlığın değerlerinde de alt üst oluşlar yaşandı. Bir anda olmadı elbette. Farklı vesilelerle yazdık.

Kolektif üretim süreçleri kültür, sanat, edebiyatta büyük bir hızla kayboldu. Yerini hızlı bir niteliksizleşme, bunu besleyen güçlü piyasa egemenliği aldı.

Modernleşmeyi tam anlamıyla yaşayamamış ülkemizde bu geri gidiş çok daha hızlı oldu.

Geçtiğimiz aylarda, bayram vesilesiyle T24 haber sitesinin siyasi parti liderlerinden sinema, edebiyat ve müzik alanında önerilerinin derlendiği bir haber vardı[2]. Bu yazıda ana muhalefet liderinin tercih ve önerilerini merkeze alarak bu haberi değerlendirmeye çalışacağız.

Sonda söyleyeceğimizi başta bir cümleyle yazarak başlayalım. Durum, siyasetin kültür trajedisini ortaya koymaktadır.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun önerdiği kitapların en başında Ahmet Akbulut’un Sahabe Döneminde İktidar Kavgası adlı kitabı geliyor. Ana muhalefet lideri, insanlığın ileri birikiminden vazgeçmiş, Sahabe Dönemi’ne referansla bir “Müslüman siyasi kültür” oluşturmanın derdine düşmüş anlaşılan. Cumhuriyet’in ileri değerlerinden kopuşunu ispatlarcasına… İkinci önerdiği kitapla tüy dikiyor ana muhalefet lideri:  Taha Akyol’un Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca kitabı… Cumhuriyet’in bütün kazanımlarının tasfiyesinde adeta çığırtkanlık derecesinde alkış tutan, katkı yapan, cumhuriyet düşmanlığıyla malul bir muhafazakâr liberal… Üçüncü kitap ise hiçbir bilimsel niteliği olmayan, “girişimcilikten” AKP tarafından 2011 yılında TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğine getirilmiş Adnan Dalgakıran’ın Yüzleşme adıyla yayınlanan kitabı…

Ana muhalefet liderinin, siyasi hattından bağımsız düşünülemeyecek bu tercihleri bize, her fırsatta rahmetle andığı, karşı devrim sürecinin önemli figürlerinden birini hatırlatıyor kaçınılmaz olarak. Sadece Red Kit okuduğunu gururla söyleyen Turgut Özal’ı…

Müzik önerilerine baktığımızda içler acısı bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Tıpkı edebiyat/okuma tercihlerinde insanlığın evrensel birikiminden vazgeçtiği gibi müzikte de benzer bir tablo görüyoruz, özellikle zurnanın zırt dediği yer burası: Müslüm Gürses… Açık ki Kılıçdaroğlu ayağı ülke topraklarına basan ve insanlığın evrensel birikiminin üzerine yükselen bir dünyanın çok uzağında. Toplumu ileri çekmek şöyle dursun, kadere razı eder bir “çizgi”…

CHP’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği kongresinin davetli listesine bakacak olursak, ana muhalefet partisi liderinin tercih ve önerilerinin yeni ve kendinden menkul olmadığını görürüz. Kimler yok ki: Taha Akyol, Mehmet Altan, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Hüseyin Gülerce, Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren, Orhan Pamuk, Ece Temelkuran, Nuray Mert, Banu Güven ve benzer niceleri…[3] Bütün Cumhuriyet ve sosyalizm düşmanları itinayla seçilmiş. Taha Akyol’undan, Mehmet Altan’ına, Hillary Clinton’la poz veren Ece Temekuran’ından, itidalli muhafazakâr Nuray Mert’ine kadar adeta Abant bileşimi…

Özellikle edebiyat ve müzikle başlarsak, kısa bir hatırlatma yapmaya çalışalım.

Edebiyat…

Sanat piyasalaştığı ölçüde “boş zaman” eğlencesi olmuştur. Edebiyatta dilin zenginliği ve gerçekliğin yeniden yaratılması yerini, kısır bir dil ve kelime haznesi ile parçalanmış bir gerçeklik yansımasına bırakmıştır. Özellikle 12 Eylül 1980 sonrası başlayan bu süreç bugün çok daha açık biçimde görülmektedir. Gerek dilde gelişme-zenginleşme, gerekse gerçekliğin çatışmalarla yeniden kurulmasında ciddi bir kısırlık yaşanmaktadır. İnsanlığa ait ilerici birikim terk edildikçe, kolektif bir zenginlik ve bütünlük yerine, kolay tüketilen, paramparça edilmiş bir dünyanın içselleştirilmesi kalmıştır. Böylece, toplumsal algıda edebiyatın tarihsel zenginliği ve insani, toplumsal kültürel hafızası ve bilgi birikimi göz ardı edilmiştir.

Cumhuriyet’in ilk dönemindeki çabalar gerek dilde ve gerekse bununla bağlantılı olarak edebiyatta zenginleşmeyi, insanlığın tarihsel birikimini buraya taşımayı önemsedi. Dünya klasiklerinin nitelikli çevirileri ile birlikte yayıncılık faaliyetleri bizzat devlet ve kamu kuruluşlarının ana politikaları arasında yer aldı. Eğitimde, dilde ve yayıncılıktaki dönüşümlere eşlik eden en önemli hamlelerden biri de “Köy Enstitüleri” oldu. Bu tarihsel birikim oralarda karşılık bulmaya başladı. Ancak sahibi bir elin parmaklarını geçmeyen bu atılımlar, karşı devrim sürecinin direnci ile karşılaşarak, kısır bırakıldı veya tasfiye edildi. Yukarıdaki satırlarda da değinildiği gibi, 1980 ile birlikte bambaşka bir yere evrildi.

Türkiye tarihinin erken Cumhuriyet döneminde yayıncılık alanında gerçekleştirilen önemli çalışmalardan biri zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel öncülüğünde gerçekleşti. Milli Eğitim Klasikleri adıyla dünya edebiyatından çeşitli yapıtlar Türkçeye 1940-1966 arasında, 20 dilden yaklaşık 866 eser 1105 cilt halinde çevrildi. Bu dizi, Dünya Edebiyatından Tercümeler, Klasikler, Milli Eğitim Klasikleri, Maarif Klasikleri olarak anılır. Hem bu kitapların çevirisi üzerine hem de kitap okumanın anlamı üzerine dönemin çeviri kitaplarının sunuşuna baktığımızda Hasan Âli Yücel’in şu sözleriyle karşılaşırız: “Hümanizm ruhunun ilk anlayış ve duyuş aşaması, insan varlığının en somut şekilde ifadesi olan sanat yapıtlarının benimsenmesiyle başlar. Sanat dalları içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi anlayışında tekrar etmesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte çeviri faaliyetini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkileyici bellemekteyiz.”

Hem müzik hem de edebiyatın, insanlığın ileri üretimine ayağını basarak, kolektif bir bilinç oluşturabilecek tarihselliğe sahip etkisi karşı devrim sürecinin büyük ideolojik kuşatmasıyla heba edilmiştir.

Müzik…

Müzik ise çoktandır bir kolektif bilinç, zengin bir algı anlamına gelen çok seslilik çabaları ve yeniden yaratım yerine, kolay tüketilir, insanı kendi içerisine hapseden tek sesli bir piyasa metası haline gelmiştir.

Arabesk de müzik piyasasının özellikle emekçi ve yoksul kesimlerin öfkesini dizginleyecek ve soğurabilecek kullanışlı bir aparat olmuştur. Acıdan, kederden ve kaderden beslenen, çaresizliği ve teslimiyeti besleyen, böylece öfkeyi kolektifleştirerek doğru hedefe yönelmesini sağlamak yerine, onu soğuran, bu çaresizlikle kadere teslimiyeti sürekli tekrarlayan bir “kültür” oluşturulmuştur. Burada, temel motif yakınma, çaresizlik ve kadere teslimiyettir. Dolayısıyla, çelişkileri açığa çıkaran, ona müdahale eden bir yeniden yaratım değil, başta emekçiler olmak üzere toplumu yaşanan acıların kaçınılmaz olduğuna ikna eden bir işlev söz konusudur.

Öte yandan, müzik diyalektiktir. Toplumların yaşamları ve tarihsel ilerlemeler müzikte de gelişmeleri, ileri sıçramaları, toplumların düşünme ve yaratma, yıkma ve kurma, ilerleme, sıçrama süreçlerinden belirlenirken, bir yandan da bu süreçlere müdahale etmiştir. Feodalizm, kapitalizm, toplumsal hareketler, sanayi devrimi, siyasi devrimler müzikte de karşılığını bulmuştur. Müzikte çok seslilik bu tarihsel süreçlerle birlikte gelişmiştir. Enstrümanlar gelişmiş, insan sesi yepyeni kolektif nitelikler kazanmıştır. Sınıf mücadelelerinin etkisi müzikte ortaya çıkarken bu mücadeleleri de etkilemiştir.

Bazılarında ise, bu diyalektik ve kolektif süreç hem toplumların yaşamları hem de müziğin o toplumsal yaşamdaki hiyerarşik yapısındaki iz düşümü nedeniyle üretimini ve dinleme alışkanlıklarını farklı şekilde belirlemiştir. Aynı zamanda o coğrafyadaki siyasi ve ideolojik süreçlerce belirlenmiş ve onları belirlemiştir. Anadolu topraklarında da müziğin gelişimi böyle seyretmiştir. Tarihsel olarak bir arada söyleme alışkanlığının olmaması, insan sesinin kolektifleş(e)memesi, enstrümanların zenginleş(e)memesi çeşitli siyasi, ideolojik süreçlerle beslenmiştir. Osmanlı’nın egemenliği, siyasi ve toplumsal yapısı müziğin kolektif bir toplumsal üretim haline gelebilmesini, zenginleşebilmesini değil, tam tersine teksesliliğin pekişmesiyle sonuçlanmıştır.

Cumhuriyet’in ilk dönemiyle birlikte çok sesli müzik alanında gelişmeler yaşanabilmesi için çeşitli uygulamalar devlet eliyle yürütülse de karşı devrim süreci bu girişimlerin uzun dönemde etkisini ortadan kaldırmıştır. Çok sesli müzik satır aralarında “beyaz Türklere ait” “elitist” bir üretim olarak propaganda edilmiştir. Oysa tarihte siyasi ve toplumsal çatışmaların, buralardan çıkan devrimci süreçlerden beslenen ve bu süreçleri besleyen çok seslilik bir yandan da dinleyenlerin yaratıcı birlikteliğini geliştirmiştir. Gerek üretim ve yorum, gerekse dinleme, etkileşimin, karşıtlıkların, değişimin dönüşümün insan zihninde yeniden yaratılmasını sağlar.

Bugün karşı karşıya olduğumuz ve karşı devrim sürecinin neredeyse doruğa ulaştığı koşullarda, insanın sanatta ileri ve yaratıcı üretiminin ve paylaşımının yerini piyasa ve onun sunduğu “ürünler” almıştır. Bu “ürünler”, insanlığın kolektif hedefler yerine kendi içerisine çaresizce hapsolmasını, “kurtuluşunu” da bu kabullenişle paramparça ve hastalıklı bir bireysel kısırlığa teslimiyette aramasına yol açmaktadır. Ütopyaların yerini distopyaların, kolektif iradenin yerini bireylerin, yurttaşlık bilincinin yerini mistik ve etnik aidiyetlerin aldığı bir mutlaklıkla kuşatılmış bir teslimiyet… Kaynağını sadece AKP iktidarında değil, bugün “muhalif” olan ve bu değirmene su taşıyan bütün karşı devrimci öznelerde bulmak mümkündür.

Onlarca yıl boyunca çok sesliliği halkın değerlerine aykırı bularak küçümseyenlerde, Türkçeyi sömürgeci bulup erozyona uğratanlarda, intihali akademi ve edebiyatta görmezden gelenlerde, devrimci değerlerle alay ederek tasfiye edenlerde bulmak mümkündür.

Bu uğurda, halkçılık popülizmin en akla gelmez biçimleriyle ikame edilir. İleri olan her şey tasfiye edilirken toplumun en geri yanlarını “halkın değerleri” olarak parlatmak, buralara oynayarak siyasi rant elde etmek karşı devrimciliktir. Karşı devrimcilik hiçbir sanat dalında ileri birikimlere tahammül edemez. Burada cehalete ve geri yanlara övgü vardır. Burada günlük ve ufak siyasi çıkarların başat kılınması vardır.

Elbette ana muhalefet liderinden olmadığı ve asla olamayacağı bir niteliksel dönüşüm beklemiyoruz. Ancak, tarihte çeşitli liderlerin sanat ve edebiyatla kurduğu ilişkiye dair birkaç örnek vermekle yetinerek, bakılması gereken yerin hangi birikim olduğuna işaret etmeye çalışalım.

Lenin: Halkın Dostları Gerçekten de Kimlerdir?

Nadejda Krupskaya, Çernişevski’nin Vladimir I. Lenin üzerindeki etkisini anlatırken makale ve kitaplarında yazardan doğrudan doğruya söz etmese de Çernişevski’den her alıntısında heyecanlandığını belirtir. Çernişevski söz konusu olduğunda ne coşkun ifadeler kullandığını görmek için Lenin’in eserlerini şöyle bir karıştırmanın yeterli olacağını söyler. Çernişevski’nin bu etkisi kendini dolaylı bir biçimde Ne Yapmalı? adlı eserde gösterir. Çarpıcı bir kişiliği olan Çernişevski, Vladimir İliç’i, uzlaşmazlığı, kararlılığı ve trajik bir yazgı karşısında takındığı soyluluğu ile etkiler. Lenin’in Çernişevski üzerine söyleyebileceği her şey onun anısına beslenen en derin saygının yansımasıdır. Endişe verici anlarda, çeşitli güçlerin parti çalışmasını kösteklediği sıralarda Lenin, Çernişevski’nin “Devrimci mücadele Nevski Bulvarı’nda gezmeye benzemez” sözlerini aktarır. Krupskaya, Sibirya’ya giderken yanında Puşkin’in, Lermentof’un, Nekrasof’un eserlerini de götürmüştür. Vladimir İliç bunları başucuna, Hegel’in yanına yerleştirir; bu kitapları akşamları tekrar tekrar okur. Özellikle Puşkin’den çok hoşlanır. Ancak önemsediği yalnızca biçim değildir. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? adlı romanını, saf ve basit anlatımına ve hiç de büyük bir edebi değeri olmamasına karşın sever. Krupskaya, romanı okuyuşundaki dikkate ve en ince ayrıntıları bile kaçırmayışındaki özene şaşırır.[4]

Çernişevski’nin yanı sıra sanat ve edebiyat Lenin için kaynaktır. Çalışmalarının içine katar. Tolstoy, Çehov, Puşkin, Gogol, Zola, Hegel, Goethe, Kant, Gorki, Dürer, Beethoven, gibi pek çok yazar, düşünür, besteci, ressam üzerine kafa yormuş, çözümlemeler yapmıştır.

Fidel Castro – Gabriel Garcia Marquez

Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, dünyada en çok okunan Latin Amerikalı yazarlardan biridir. Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk romanları birçok kişinin en sevdiği kitaplar arasındadır. Fidel Castro’ya olan desteği ve dostluğu ile de bilinen Gabriel Garcia Marquez ilişkilerinin her zaman edebiyata olan ortak ilgilerine dayanan bir dostluk olduğunu söyler. Karısı Mercedes ile Havana’da uzun süreler geçirir. Castro, Marquez’in Havana’daki evini günün ve gecenin herhangi bir saatinde sık sık ziyaret eder. Marquez, Castro’yu, bir kitaba akşam başlayıp ertesi gün yorum yapan hevesli bir okuyucu olarak tanımlar. Castro’nun nasıl bu kadar çok ve kapsamlı bir şekilde okumaya zaman bulabildiğine şaşırır. Bir gün Garcia Marquez’in Bir Kayıp Denizci adlı kitabını tartışan Castro, teknenin hızında bir yanlış hesaplama olduğunu söyler. Küba liderinin ayrıntılara olan dikkati, Marquez’in yayıncısına göndermeden önce eserlerinin el yazmalarını Castro’dan okumasını istemesine yol açar. Castro’nun gözlemlerinin Garcia Marquez’in kitaplarındaki maddi ve olgusal düzeltmelerinde görmek mümkündür.[5]

Ülkemize gelince…

Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü, Reşat Fuat Baraner, Behice Boran dünya edebiyatını ve sanatını özümseyerek Türkiye topraklarındaki devrimci mücadelelerinin alt yapısını oluşturmuşlardır. Cumhuriyet’in kurucu kadroları devrimci atılım donanımını insanlığın tarihsel birikimine basarak sağlamışlardır.

Tarih göstermektedir ki, sosyalist/cumhuriyetçi siyasetçiler edebiyatın, sanatın ve kültürün bütün alanlarına hâkimdirler. Vasatı reddederler. Dolayısıyla, toplumların yaratıcılığı ve bununla bağlantılı olarak kurtuluş mücadeleleri popülist, geri ve asgari “beğeni” sahiplerince değil, tersine zorlayıcı, yaratıcı ve donanımlı siyasi özneler tarafından yürütülür.

Biz de buradan yola çıkarak, vasata teslim olmamak adına kısa bir öneri listesini paylaşalım. Bu topraklara basacaksak örneğin, Tahsin Yücel’in Gökdelen, Kumru ile Kumru, Golyan Devrimi başta olmak üzere bütün eserleri, Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza, Ekmek Kavgası, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti,  Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece’si, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı okunmalıdır. Dünya edebiyatı söz konusu olduğunda kısa bir seçki olarak Shakespeare’in Hamlet ve Macbeth’i, Gogol’ün Palto’su, Çehov’un Vişne Bahçesi, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don romanı ile John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni önerelim. Müzikte, Beethoven Eroica (3.) Senfonisi, 5. Senfoni ve 9. Senfoni ile birlikte piyano sonatları dinlenmelidir. Şostakoviç’in Leningrad (7.) Senfonisi dinlenmelidir.  Sinema için de birkaç öneri yapalım… Vittorio De Sica’nın Umberto D’si ve Milano’da Mucize’si, Bernardo Bertolluci’nin 1900’ü ve elbette geçtiğimiz günlerde İngiltere’de İşçi Partisi’nden ihraç edilen, bütün filmlerini bir umutla bağlayan işçi sınıfının yönetmeni Ken Loach’un filmleri: Özgürlük Rüzgârı, Üzgünüz Size Ulaşamadık, İşte Özgür Dünya, Demiryolcular, Hayata Çalım At başta olmak üzere bütün filmleri… Bir de eğlenceli bir işçi sınıfı filmi olarak “bonusumuz” olsun: Peter Cattaneo’nun Anadan Doğma filmi…

 

[1] Lenin, V.I., Marks-Engels-Lenin: Sanat ve Edebiyat Üzerine, s: 164-165, Çeviren: Aziz Çalışlar, Ocak 1990, I. baskı, Ekim Yayınları.

[2] Parti liderlerine kitap, film ve müzik önerilerini sorduk (20 Temmuz 2021) https://t24.com.tr/haber/parti-liderlerine-kitap-film-m%C3%BCzik-%C3%B6nerilerini-sorduk-i%C5%9Fte-gelen-listeler,966946

[3] Aslan sosyal demokratlar liberal muhafazakârlarla barışıyor (19.02.2012) http://www.radikal.com.tr/politika/aslan-sosyal-demokratlar-liberal-muhafazakrlarla-barisiyor-1079210/

[4] Sanat ve Edebiyat, V.I. Lenin, Payel Yayınları, 2. Basım, 1976, Fransızca’dan Çev. Bülent Arıbaş, s. 257-268

[5] The public and private faces of the friendship between Fidel Castro and Gabriel Garcia Marquez (12 Aralık 2016) https://theconversation.com/the-public-and-private-faces-of-the-friendship-between-fidel-castro-and-gabriel-garcia-marquez-70099

Comments are closed.

0 %