Fotoğraf: Ahmet Bars
Söyleşi: Alev Doğan
Futbol, oyun niteliğini kaybedeli çok oldu. Sermaye ile son derece entegre dev bir piyasadan bahsediyoruz. 24 Ağustos 2012’de aramızdan ayrılan Metin Kurt, bu piyasaya bayrak açan en önemli figürlerden bir tanesiydi. Bütün hayatı futboldaki, spordaki emek sömürüsüne karşı mücadele ederek geçti. Metin Kurt bir komünistti.
Biz de yazar Vecdi Çıracıoğlu ile yol arkadaşı, dostu Metin Kurt’u, futbol düzenini ve mevcut durumu konuştuk.

Futbol bugün, piyasayla, sermayeyle, iktidarlarla daha entegre bir vaziyette. Yalnızca ülkemiz açısından değil tüm dünyaya yayılmış bir sektörden bahsediyoruz. Oyun niteliğini ne zaman kaybetti futbol?
Futbolun oyun niteliğini kaybetmesi sporun oyun niteliğini kaybetmesiyle at başıdır. Spor, kendisine gösterilen ilginin giderek yoğunlaşmasına paralel olarak oyun olmaktan uzaklaşıp profesyonel bir etkinliğe dönüştü. Bu da tarihsel olarak 19. yüzyılın ikinci yarısına denk gelir.
Sporun profesyonelleşmesinde özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında sanayileşmenin, kentleşmenin ve ulaşım olanaklarının gelişmesinin payı çok büyük. Ancak en az bunlar kadar dönemin sermaye sahiplerinin sporun geniş halk kitlelerinin gördüğü ilgiye bağlı olarak kârlı bir ekonomik faaliyet alanı yaratabileceğini fark etmelerinin de rolü var.
Tarihsel akışa bağlı olarak oyun özelliği yıllar geçtikçe aşınsa ve azalsa bile sporun tam anlamıyla oyun olmaktan çıktığını söylemek doğru olmaz. Günümüzde her yönüyle endüstriye teslim olduğu söylenebilecek spor bile bir kısmıyla oyun niteliğini korumaktadır.
Metin Kurt’un gerek aktif futbol yaşantısında gerekse sonrasında futboldaki emek sömürüsüne karşı verdiği mücadelenin en yakın tanıklarındansınız, yol arkadaşısınız. Futbolcular genelde sosyalist siyasete mesafeli olarak bilinirler. Kurt’un alamet-i farikası neydi?
Bir insanın yakın arkadaşını, dostunu anlatması o kadar zor ki. Metin Kurt itaatsiz bir insan. İlk söyleyeceğim budur. İtaatsiz insan eline küçük bir çubuk alır ve bu çubukla dünyayı yörüngesinden çıkarır! Diğer yandan inatçı. Evet, hem de çok inatçı bir insan. Doğrularını hayata geçirmek için sonuna kadar mücadelesini sürdürebilen bir tabiata sahip. İnadına kural tanımazlığını da ekleyebiliriz. İnadı olmasa Galatasaray camiasında verdiği mücadeleyi sürdüremezdi. Bunların yanında işini çok iyi yapan bir insan. İşini mükemmele yakın yapmaya çalışan bir insan. Bu meziyet, hayatını her alanında, ne işle uğraşırsanız uğraşın en genel kanı değil midir? Hayatını eşitliğe adadı, ortak paydası eşitlik olan insanların özgür yaşama mücadelesine adadı. Haksızlığa karşıydı ve hayatını buna vakfetti ve zamansız aramızdan ayrıldı. Düşündükleri hayata geçebilirdi, belki bir ütopyaydı ama güzel bir ütopyaydı mücadelesi. Metin Kurt’un alamet-i farikası bu şekilde özetlenebilir.
Amatör Futbolcular Derneği’nin kuruluşundan bahsedelim biraz. Nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak kuruldu dernek?
Sporda da örgütlenmek, demokratik toplumun, önemli kazançlarından birisidir. 1980 öncesi faaliyet gösteren Amatör Sporcular Derneği (ASD) başta Ankara olmak üzere bazı illerimizde örgütlenmiş ve Türk sporu içerisinde amatör spor dallarının daha iyi ortamlara kavuşması için uğraş veren bir sivil toplum örgütüydü. ASD, o yıllarda Türk sporunda aynı zamanda sporun kültürel yönünü de öne çıkarıp, amatör sporcuların alın terlerindeki emeği de ortaya koyuyordu.
ASD, sporu kitlelere götürmek ve daha fazla kişiye spor yaptırmak ve sporun önemini halka yaymak için o yıllarda ‘Kitle İçin Kitle Sporu’ faaliyetleri gösteriyordu. Türkiye’de resmi nitelik taşıyan bir organizasyon olan Halk Koşusu İzmir’de gerçekleşmişti.
Yetmişli yıllarda Metin Kurt ve arkadaşlarının temel bir sloganı vardı. Bu görüş reel sosyalist olarak tanımladıkları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne aitti. Çünkü spor amatör olarak yapılmalı ve spora herkes katılmalıydı. 3F yani diktatör Franco’nun deyişiyle, “Bana yüz bin kişilik uyku tulumu yapın.”, Diktatör Salazar’ın deyişiyle, “Kırk yıl bu ülkeyi 3F ile yönettim.” sözleri, onlara sporun amatör olarak yapılması, profesyonel olarak yapılmaması gerektiğini öğütlüyordu. Görüşleri net olarak önceliği amatör sporculara vermekti. Bütün mücadelelerini kurduğukları ASD üzerinde yoğunlaştırmışlardı.
Politika gazetesinin spor sayfası da bu mücadeleye hizmet eder duruma gelmişti. Bu arada hatırı sayılır oranda üst düzey profesyonel sporcu da mücadelelerine katılmaya başlamıştı. Bu mücadelenin başlangıcının tohumları Ankara Spor Akademisi’nde atıldı. O dönemin üst düzey ulusal atletlere ASD’nin Ankara şubesini oluşturmuşlardı. Başkanlığa eski milli atlet Mehmet Yurdadön getirilmişti. İstanbul şubesi ayağında ünlü yıldız sporcular ve Balkan şampiyonu boksörler vardı. İstanbul şube başkanı Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere’ydi. Balkan şampiyonu boksörlerden Ali Can Ay ve Burhan Adamey, Eser’in yardımcılarıydı. ASD’nin Beşiktaş sorumlusu, Beşiktaş takım kaptanı Mehmet Ekşi ve Necdet Ergun idi. Fenerbahçe sorumlusu Samsun’da bir trafik kazasında yitirilen Fenerbahçe kaptanı Önder idi. Karadeniz sorumlulusu Şenol Güneş’ti.
ASD’ne destek veren profesyonel sıfatlı futbolcular arasında Galatasaray’ın kalecisi Eser Özaltındere’nin görev aşkı bambaşkaydı. Kendiliğinden ASD’nin İstanbul Şube Başkanlığı görevini üstlenmişti. Sonra da bütün enerjisini derneğin tüm sporcuları kapsaması için seferber etmişti.
Eser, üstlendiği görevi hayata geçirmek için kendi jenerasyonundaki, özellikle tüm futbolcuları derneğe katılma çağrısı yapmış, bu çağrı olumlu yanıt bulmuştu. Daha sonra çok sayıda profesyonel sıfatlı sporcular da dernekte çalışmaya başlamıştı.
Eser’in çağrısına ilk yanıt veren, öğretmen kökenli profesyonel futbolcu, Beşiktaş kaptanı Mehmet Ekşi oldu Mehmet Ekşi ASD’nin merkez komitesinde göreve başladı.
ASD’ye katılım çokça sporcunun katılımıyla sürmüştü. İstanbul Şubesi’nde ulusal boksörler ağırlıktaydı. Boksörler arasında en coşkulusu Balkan Şampiyonu Burhan Adamey’di.
Dernek kendini sendikaya dönüştürmek için çalışmalara başladı ve tesadüf budur ki, 12 Eylül 1980 müracaat günü faşist askeri darbe gerçekleşti.
12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesi sonrası ASD’ler de yok oldular.
Yayıncılık faaliyetinden bahsetmezsek olmaz. Sportmence Dergisi nasıl bir boşluğu dolduruyordu?
Metin Kurt, Politika gazetesinden ayrıldıktan sonra arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılarda söz dönüp dolaşıp bir yayın organının eksikliğine geliyordu. Metin’in kendi ismiyle bir yayın organı çıkarmanın doğru olup olmayacağı konusunda tereddütleri vardı. Çünkü adıyla çıkaracağı bir yayın hemen dikkatleri çekecek ve yayının periyodik çıkışını sürdürmeleri zor olacaktı.
Derginin ismi konusunda çok düşündüler. Yeniden Politika mı, Sporda Gerçekler mi ve diğer alternatif isimler… Sportmence isminde karar kılındı. Ortama uygun bir isimdi.
Metin’in dergiyi yayına hazırlama konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu. Zira Politika gazetesinde spor sayfasını hazırladığı arkadaşları yanındaydılar.
Sportmence dergisinin çıkışında Metin’e destek verenlerin arasında Ergun Gürsoy da vardı. Yıl 1981. Ergun Gürsoy’a Mete Sözügeçen de katıldı. Sözügeçen, Gürsoy’un Trabzon’dan arkadaşıydı.
Derginin masraflarını Sözügeçen karşılayacak ve Metin’e de maaş verecekti. Metin, Sözügeçen’in adının derginin künyesinde görüleceği şekilde teklifini kabul etti. O, dergiyi çıktığında görecek ve hiçbir şeye karışmayacaktı. Anlaşmayı yaptılar ve dergi çıkmaya başladı.
Ancak yayın için Metin’i zorlayan ve aşması gereken daha da önemli bir sorun vardı. Bu sorun basım ve dağıtımın ekonomik sorunuydu. Dağıtım için Hürriyet gazetesi ile görüşen Metin, aylık çıkartacakları derginin trajını 25 bin adet olarak plânlamıştı. Hürriyet gazetesinin 25 bin dergi için istediği ücret, dergilerin toplamını satsalar bile yekünü karşılamıyordu. Çünkü dağıtım ücreti, satış ücretinin yüzde 40’ıydı.
Hürriyet gazetesinde tanıdığı bir arkadaşı sıkıntılı halini anlayınca ona Milli Gazete’yi önerdi ve orada bu çalışmanın yarı fiyatına yapılabileceği bilgisini verdi. Bu bilgiyi alır almaz, soluğu Milli Gazete’de alan Metin, sorunu çözmüş, dergiyi yayımlayacak duruma getirmişti.
Metin Kurt yola “Sporda söylenmeyen ne varsa,” diyerek çıktı. Çocuklara, futbolculara, amatör sıfatlı futbolculara, antrenörlere, spor akademililer, öğretmenlere, spora gönül vermiş yöneticilere, taraftarlara katılım çağrısı yaptı ve onlara, borçlarını son kuruşuna kadar ödeme sözü verdi.
Derginin ömrü, maddi anlaşmazlıklar sonucu, onuncu sayıdan sonra kapandı.
Peki 70’lerdeki futbol düzeni ile bugün arasında nasıl farklar var? Bunu hem emek sömürüsü hem de piyasa ile ilişkileri üzerinden değerlendirebilir misiniz?
Büyük bir uçurum var. Bunu iki yönden irdeleyebiliriz: Oyun tarzı ve sosyal yan…
Yetmişlerdeki futbol anlayışı göze hoş gelen tekniğe dayalı, gereği kadar fizik gücüne dayalıydı. Kuralları günümüzdekinden çok daha azdı, doksan dakikalık mücadelede kadrolar kısıtlı tutuluyordu Günümüzdeki futbol tamamen fizik gücüne dayalıdır. Sistem anlayışı farklı, çokça kural ve futbolcuyla oynamaktadır.
Eskilerde statlarda ev sahibi ve misafir takım bir arada otururlar müsabakayı seyrederlerdi. Günümüzde stat adı arenaya döndü. Rakip takım taraftarlarına çok cüzi yer ayrılıyor. Yetmişleri futbolcuların sporcu sağlığına daha önem veren kuralları günümüzde çok geride kaldı ve futbolcular birbirleriyle hunharca mücadele ediyorlar.
Bütün bunların nedeni futboldaki büyük rant ve iddia müessesesinin orijini olan kumardır.
FIFA’sı, UEFA’sı, hem kulüpler hem de ulusal takımlar bazında onlarca organizasyon. Ortada iştah kabartan büyük bir pasta var. Bundan kimler aslan payını alıyor?
Evet… Futbol, rant potansiyeli muazzam ve sonsuz bir alan… Mesela yeni bir şampiyona, turnuva ya da lig organizasyonu düzenlemek, sıfırdan devasa bir rant pastası yaratmak anlamına geliyor. Nitekim birkaç yıl öncesinde bağımsız olarak böyle bir işe kalkışan kulüpler oldu ama şimdilik önlerini kesmeyi başardılar.
Futbol dünyasındaki devasa pastadan payını alanlar, organizasyonları düzenleyen yönetim organları, elit Avrupa kulüpleri ve süperstar futbolcular ve onların menajerleridir.
Ana aktörlerden düzenleyici FİFA, Dünya Kupası turnuvalarından milyarlarca dolarlık rezervleri yönetmektedir. UEFA ise Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi ve EURO Turnuvalarıyla dünyanın en yüksek nakit akışına sahip kıta konfederasyonudur.
Bu pastadan kimin ne kadar alacağı sorusu, günümüzde futbolun en büyük iç savaş nedenidir. FİFA’nın turnuvaları genişletme ve özel yatırımcılara açma hamleleri UEFA’nın ve Avrupa Kulüpler Birliği’nin sert duvarına çarpmaktadır. UEFA ve üye federasyonlar, kendi organizasyonlarının (Şampiyonlar Ligi gibi) değerini düşüreceği gerekçesiyle FİFA’nın küresel projelerine karşı boykot tehditleri savunmaktadır. Kısacası aslan payını elinde tutanlar, paylarını kaptırmamak için birbirleriyle amansız bir finansal mücadele içindedir.
Son söz olarak söyleyecek olursam futbol, din gibi toplumların afyonudur ve dünya medeniyetinin olumlu gidişatına en büyük engellerden biridir.

