Mezhepçilik, siyasal açmazlar ve direniş arasında Lübnan

Mercek Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

Bu dönemde yeni filizlenmekte olan Lübnan burjuvazisinin de çoğunluğunu Maruniler oluşturuyordu; Sünniler daha çok orta sınıfları, Şiiler ise işçi ve yoksul köylü nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Devlet kurumlarında din ve mezheplere göre temsiliyet ilkesi de Fransızların yönlendirmesiyle hazırlanan 1926 tarihli anayasayla resmiyet kazandı.

Sabra ve Şatila Katliamı sonrası Beyrut, Eylül 1982

Selim Sezer

Lübnan, Hizbullah’ın 8 Ekim 2023 tarihinde Gazze’ye destek cephesi açarak İsrail’e askeri operasyonlar düzenlemeye başlamasından bu yana Ortadoğu gündeminin üst sıralarında yer alıyor. Son verilere göre üç yılda 8 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği ve topraklarının yüzde 6’lık bir kısmının İsrail tarafından işgal edildiği ülke aynı zamanda uzun yıllardır siyasi ve iktisadi bunalımdan çıkamıyor. Yakın zamanda Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam’ın Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yönelik adımlar atması ülkedeki gerilimi daha da arttırdı. Son derece heterojen bir nüfusa sahip olan bu küçük ülkenin uzun bir çatışma geçmişi de bulunuyor ve yeni iç çatışmaların patlak vermesi potansiyeli devamlı olarak yüksek.

Lübnan siyasetini incelemeye giriş olarak tasarladığımız bu yazıda, bir yandan mezhep temelli siyasi sistemin ana hatlarını ve kaçınılmaz olarak doğurduğu siyasal açmazları tartışacak, diğer yandan da tarihsel süreç içinde çatışma ve direniş dinamiklerinin nasıl şekillendiğini ana hatlarıyla ortaya koyacağız.

Mezhepçilik, siyasal açmazlar ve direniş arasında Lübnan – görsel

Mezhep temelli siyasal sistem: Osmanlı ve Fransız “mirası”

Lübnan’da mezhep temelli sistem bir dizi merhaleden geçerek şekillenmiştir ve en eski kökenlerini Osmanlı döneminde ve Fransız mandası döneminde bulmak mümkündür. Osmanlı döneminde yapılan düzenlemeler, o dönem Cebel-i Lübnan olarak adlandırılan ve bugünkü Lübnan’dan çok daha küçük bir bölgeye denk düşen bölgede yaşanan çatışmaların arkasından ve temelde Avrupa ülkelerinin baskısı sonucunda gerçekleşmiştir.

Mezhep temelli siyasal sistem: Osmanlı ve Fransız “mirası” Lübnan’da mezhep temelli sistem bir dizi merhaleden geçerek şekillenmiştir ve en eski kökenlerini Osmanlı döneminde ve Fransız mandası döneminde bulmak mümkündür. Osmanlı döneminde yapılan düzenlemeler, o dönem Cebel-i Lübnan olarak adlandırılan ve bugünkü Lübnan’dan çok daha küçük bir bölgeye denk düşen bölgede yaşanan çatışmaların arkasından ve temelde Avrupa ülkelerinin baskısı sonucunda gerçekleşmiştir.

19. yüzyılda Cebel-i Lübnan’ın en büyük topluluğu, nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan ve Fransa’yla bağları giderek güçlenen Marunilerdi. Vatikan’dan bağımsız kendi kilisesi bulunan yerel bir Katolik topluluğu olan Maruniler, 1832- 1840 yılları arasında Levant bölgesi üzerinde hakimiyet kuran “isyancı” Mısır Hıdivi Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa zamanında ayrıcalıklı hale getirilmişti. Bölgenin ikinci büyük topluluğu, Şiilikten türemiş heterodoks bir mezhebe mensup olan ve önceki yüzyıllarda Lübnan’ın yerel yöneticileri konumunda bulunan Dürzilerdi. 1840 yılında Cebel-i Lübnan’da Osmanlı otoritesinin yeniden tesis edilmesi sonrasında iki topluluk arasında baş gösteren güç mücadelesi kısa zaman içinde bir çatışmaya dönüştü: İngilizlerin Dürzileri, Fransızların Marunileri desteklediği çatışmaya son verecek olan ise, Avusturya’nın önerisiyle bölgenin kuzeyinin Maruni bir kaymakam, güneyinin Dürzi bir kaymakam tarafından yönetilmesi oldu. Ancak 1850’lerin sonlarında başlayan köylü isyanlarının da tetiklemesiyle 1860 yılında bölgede bir kez daha çatışmalar patlak verdi. “Büyük Devletler” olarak bilinen Avrupalı güçlerin getirdiği nihai çözüm ise Cebel-i Lübnan’a özerklik verilmesi, başına Hıristiyan bir mutasarrıfın atanması, altı ayrı mezhep topluluğundan ikişer temsilcinin oluşturduğu bir meclisin ise mutasarrıfa yönetimde yardım etmesi oldu.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgede kendi hakimiyetini kuran Fransa, 1920 yılında Cebel-i Lübnan’a kuzey, güney ve doğu yönlerindeki pek çok başka bölgenin ve Akdeniz kıyısındaki Beyrut’un eklenmesiyle “Büyük Lübnan”ın kuruluşunu ilan etti. Bu ilan 1 Eylül 1920 tarihinde Fransız General Henri Gouraud tarafından, mezhep temsilcilerinin huzurunda gerçekleştirildi. Sınırlarının değişmesiyle demografik bir değişim de geçiren Lübnan’da artık en büyük üç topluluk, Maruniler, Sünniler ve Şiilerdi. Yaklaşık çeyrek asır boyunca Lübnan’da manda adı altında kolonyal bir yönetim sürdürecek olan Fransa ağırlıklı olarak Marunilere dayandı. Bu dönemde yeni filizlenmekte olan Lübnan burjuvazisinin de çoğunluğunu Maruniler oluşturuyordu; Sünniler daha çok orta sınıfları, Şiiler ise işçi ve yoksul köylü nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Devlet kurumlarında din ve mezheplere göre temsiliyet ilkesi de Fransızların yönlendirmesiyle hazırlanan 1926 tarihli anayasayla resmiyet kazandı.

1943 yılında Fransa, Lübnan’daki mandanın son bulmasını isteksiz şekilde de olsa kabul etti. Bu tarihte Lübnanlı siyasetçilerin kendi aralarında vardığı sözlü bir anlaşma olan Ulusal Pakt’la birlikte bugünlere dek devam edecek bir uygulama benimsendi: bundan böyle Lübnan Cumhurbaşkanı her zaman Maruni, Başbakan her zaman Sünni, Meclis Başkanı ise her zaman Şii olacaktı. Ancak dinsel-mezhepsel temsiliyet burada da bitmiyordu. Parlamento sandalyeleri din ve mezhep kotalarına bölüştürüldüğü gibi, ordunun komuta kademelerinden belediye başkanlıklarına kadar bir dizi pozisyon da sabit bir şekilde belli birer dinsel-mezhepsel topluluğa tahsis edildi.

Konfesyonel sistem olarak da adlandırılan bu yapı günümüzde de korunmaktadır ve devletin “tanıdığı” ve sistemde belli bir yer verdiği mezhepsel toplulukların sayısı on sekizdir. Bu topluluklar kendi okullarına sahiptir ve aynı zamanda miras vb. hususlarda kendi cemaat hukuklarına tâbidir. Ülkede bir medeni hukuk sistemi bulunmadığı için, farklı din veya mezheplerden iki kişiyi evlendirecek bir mekanizma dahi yoktur.

İç savaştan günümüze siyasal denklemler

Lübnan’da 1975 yılında iç savaşın patlak vermesi bazı bakımlardan bu sistemin ve topluluklar arası güç mücadelesinin sonucudur. Ancak iç savaş aynı zamanda, aralarında Marksist ve Pan-Arap güçlerin de bulunduğu Lübnan Ulusal Hareketi’nin yerleşik siyasal, iktisadi ve toplumsal sisteme başkaldırısı niteliği taşımaktadır. Lübnan Ulusal Hareketi’nin iç savaştaki başlıca müttefiki ise, 1970 yılındaki “Kara Eylül” olayı sonrasında merkezini Ürdün’den Lübnan’a taşımış olan Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) olmuştur. Çatışmanın diğer tarafında ise Lübnan’ın diğer Arap ülkelerinden ayrı, kökenleri Fenike’ye kadar giden müstakil bir kimliğinin olduğunu ve bu kimliğin korunması gerektiğini savunan, Maruni hegemonyasını ve Batı ülkeleriyle güçlü bağları muhafaza etmek isteyen, aynı zamanda da FKÖ’yü ülkeden atmak isteyen, Falanjistler olarak da bilinen sağcı Hıristiyan güçler yer almıştır.

13 Nisan 1975 tarihinde Falanjistler tarafından, Tel Zaatar mülteci kampına giden Filistinli işçileri taşıyan bir otobüsün taranması ve 27 kişinin öldürülmesi iç savaşın katalizörü olmuştu. İç savaş, dalgalar halinde yaklaşık 15 yıl boyunca devam etti, yüz bin kişinin ölümüne ve şehirler ile mülteci kamplarının yıkımına yol açtı. 1982 yılında ise İsrail, güneyden başlayarak Lübnan’ın önemli bölümünü işgal etti ve başkent Beyrut’a kadar girdi. 16-18 Eylül 1982 tarihlerinde Falanjistler tarafından Sabra ve Şatila isimli Filistin mülteci kamplarında gerçekleştirilen büyük katliam, Ariel Şaron komutasındaki İsrail güçlerinin gözetimi altında gerçekleşti. Bu katliamdan yalnızca birkaç hafta önce uluslararası baskı sonucunda FKÖ Lübnan’ı terk etmiş ve kadroları Tunus’a taşınmıştı.

1982 yılı aynı zamanda bugün Lübnan’ın en önemli siyasal aktörlerinden olan Hizbullah’ın nüvelerinin ortaya çıktığı yıldı. 1979 tarihli İran İslam Devrimi’nin etkisiyle kurulan Hizbullah, başlangıçta iki yönlü bir programa sahipti: Lübnan’ın siyasal yapısının İran modelinde dönüştürülmesi ve İsrail güçlerinin Lübnan’dan çıkarılması. Ancak hareket ilk hedefi belirsiz bir geleceğe erteledi ve ülke gerçekleriyle bağdaşmadığı için zaman içinde fiilen terk etti. Ülkenin işgalden kurtarılması için yürütülen güçlü direniş ise 25 Mayıs 2000 tarihinde başarıyla sonuçlanıncaya kadar devam etti. Hizbullah aynı zamanda iç savaşı sonlandıran ve sistemde kısmi revizyonlar (cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması, meclisteki 6:5 olan Hıristiyan-Müslüman dengesinin 1:1 şeklinde değiştirilmesi gibi) getiren 1989 tarihli Taif Antlaşması’nın ülkedeki tüm milis gruplarının dağıtılmasını öngörmesine rağmen ülkenin önemli bir kısmındaki işgale karşı mücadele ediyor olması sebebiyle bunun istisnası olmuş ve silahlarını koruyabilmişti.

2000 yılından sonra ülkede siyasi denklemler yeniden kurulurken, başını Hizbullah’ın çektiği, Suriye yanlısı 8 Mart ittifakı ile başını Saad Hariri’nin çektiği Suriye karşıtı ve Suudi Arabistan destekli 14 Mart ittifakı ülkedeki iki ana blok haline geldi. Pek çok kez 14 Mart ittifakı Hizbullah’ı silahsızlandırma girişiminde bulundu, ancak bu girişimler krizle sonuçlandı. Hizbullah bir yandan askeri gücünü koruyup 2006 Temmuz Savaşı’nda İsrail’in yeni işgal girişimini akamete uğratırken, diğer yandan da milletvekilleri ve bakanlar yoluyla siyasette yerleşik bir konuma geldi. Ancak 2011’de başlayan Suriye iç savaşının da etkisiyle Körfez ülkeleri ve Avrupa Birliği Hizbullah’ı terör örgütleri listesine aldı. 2010’lar aynı zamanda siyasette istikrarsızlığın, yıllara yayılan hükümet krizlerinin, ekonomide ise çöküşün damgasını vurduğu bir dönem oldu.

2019 yılında tabandan gelişen bir sokak hareketi, başta on yıllardır siyaseti tekeline almış liderlerin tamamının çekilmesi olmak üzere bir dizi taleple ortaya çıktı ve mezhep temelli sistemin tamamen kaldırılması talepleri de sıklıkla dillendirildi. Ne var ki bu taban hareketi Meclis’e on dört milletvekili sokmayı başarmasına rağmen giderek sönümlendi ve 4 Ağustos 2020 tarihli Beyrut Limanı patlamasından sonra ülkede değişim umutları son buldu. Patlamanın hemen arkasında ülkeye giden ilk isim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron oldu; Macron tüm siyasi liderlerin acilen bir yol haritası oluşturması gerektiğini, aksi halde 1 Eylül’de tekrar geldiğinde kendi yol haritasını getireceğini söyleyerek manda mirasının son bulmadığını ortaya koymuş oldu. 1 Eylül’deki ikinci gelişinin sebebi ise, Henri Gouraud’nun 1 Eylül 1920’de Büyük Lübnan’ı ilan etmesinin yüzüncü yıldönümü etkinliklerine katılacak olmasıydı…

Sonuç

Lübnan’ın Filistin, Yemen ve İran’la birlikte Ortadoğu’nun önde gelen direniş merkezlerinden biri olduğunu altını çizmek gerekir. Ancak direnişin Lübnan toplumu ve siyasetinin tüm kanatları tarafından sahiplenildiğini söylemek mümkün değildir. Diğer yandan ülke, bağımsızlık öncesinden devralınan kurumsal yapının da etkisiyle tam anlamıyla bir ulus-devlet niteliğini halen kazanamamıştır ve yaşam tarzı serbestliğine rağmen, yaygın kanaatin aksine laik bir ülke de değildir. Bugünün acil ihtiyacı Lübnan direnişinin ve onun kazanımlarının korunması ve güneydeki işgalin ivedilikle son bulmasıdır. Orta ve uzun vadede ise siyasal sistemin tepeden tırnağa değişmesi mutlak bir zorunluluk olarak görünmektedir.

Related Posts