Kuşatılan gençlik, tasfiye edilen Cumhuriyet ve ‘Yeni Rejim’in cemaatlerle inşası

Manşet Öne Çıkanlar Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)
Kuşatılan gençlik, tasfiye edilen Cumhuriyet ve ‘Yeni Rejim’in cemaatlerle inşası

Yeliz Toy

Türkiye, cumhuriyet tarihinin en köklü kırılma ve rejim dönüşümü süreçlerinden birinden geçmektedir. Laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletinin tasfiyesi; yalnızca idari ya da yasal bir değişimle değil, eğitim sisteminin, kamusal alanın ve gençliğin bilinçli bir şekilde cemaatler, tarikatlar, Diyanet İşleri Başkanlığı ve sermaye odakları eliyle kuşatılmasıyla yürütülmektedir. Siyasal iktidarın “Yeni Türkiye” söylemiyle somutlaştırdığı bu rejim inşası, gericilik ile sömürünün organik bir şekilde kol kola yürüdüğü, kamusal hakların tasfiye edilerek yerinin dogmatik ve piyasacı bir düzenle doldurulduğu karanlık bir laboratuvardır.

Gençlik, eğitim alanı, öğretmenler ve sendikaların maruz kaldığı çok boyutlu abluka, gericiliğin sömürüyle buluştuğu ve laik Cumhuriyet’in cemaatler koalisyonu eliyle dönüştürülmeye çalışıldığı bir kuşatma altındadır.

Gericilik ve Sömürünün İttifakı: Laik Cumhuriyetin Tasfiyesi ve Yeni Rejimin İnşası

Türkiye’de son yıllarda hayata geçirilen her politika, tek bir stratejik hedefe hizmet etmektedir: Cumhuriyetin kurucu felsefesinin, aydınlanma devrimlerinin ve laik toplum düzeninin tamamen tasfiye edilerek yerini teokratik-otoriter bir rejimin alması.

Tarihsel maddecilik ve toplumsal dönüşüm dinamikleri göstermektedir ki, gerici ideolojiler ve dogmatik yapılar her zaman en katı ekonomik sömürü biçimlerinin zeminini hazırlar. Laik eğitimin ve kamusal hakların tasfiye edildiği bir coğrafyada; akıl ve bilimin yerini biat kültürü alır. Biat eden, sorgulamayan, hak arama bilincinden yoksun bırakılan bireyler; hem sermaye için ucuz ve itirazsız bir iş gücü (çocuk işçiler, taşeronlar) hem de cemaatler için ses çıkarmayan birer kul haline getirilmektedir. Gericilik, sömürünün en büyük kalkanı ve meşrulaştırıcısıdır.

15 Temmuz sonrasında devletin resmi mekanizmalarında yaşanan tasfiyeler, bir “cemaat tasfiyesi” olarak sunulmuş olsa da, pratikte bu alan boş bırakılmamış; devletin kılcal damarları diğer tarikat, cemaat ve vakıf koalisyonlarına (TÜGVA, TÜRGEV, İsmailağa, Nur cemaati kolları, vb.) devredilmiştir. Bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece dini bir kurum olmaktan çıkarılmış; bütçesi, kadroları ve toplumsal etki alanıyla gericiliğin kurumsal karargâhı ve ülkenin en büyük, en donanımlı cemaati haline gelmiştir. Cemaatler ve Diyanet, yeni rejim inşasının sivil görünümlü milis güçleri ve kadro havuzları olarak konumlandırılmıştır.

Yeni Türkiye miti ve tektip toplum inşa edilmektedir. “Yeni Türkiye” ya da “Türkiye Yüzyılı” gibi kavramlar altında pazarlanan bu rejim, Osmanlı’nın tebaa kültürü ile 21. yüzyılın neoliberal piyasa ekonomisini sentezleyen hibrit bir ucube yaratmaktadır. Bu düzenin sürdürülebilmesi için Cumhuriyet’in “yurttaş” tanımı yerle bir edilmiş; yerine biat eden, cemaat ağlarına bağımlı, dini referanslarla hizaya getirilmiş “kul” profili konulmuştur.

Müfredatın Niteliksizleştirilmesi ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”

Eğitim müfredatı, yeni rejimin insan unsurunu (kul/militan seçmen profilini) yetiştirmek üzere radikal bir biçimde iğdiş edilmiştir. Bilimsellikten, evrensellikten ve laiklikten tamamen arındırılan yeni müfredat, ideolojik bir beyin yıkama aracına dönüştürülmüştür.

Evrim teorisinin müfredattan budanması, fizik, kimya ve biyoloji gibi pozitif bilimlerin ders saatlerinin azaltılması, sanat ve spor derslerinin budanması ve içeriğinin dini referanslarla bulandırılması; akılcı düşüncenin kökünü kazımayı amaçlamaktadır. Öğrencilere eleştirel düşünce değil, seçmeli ders dayatması kisvesi altında ezberci, dogmatik ve sorgulamayan bir dünya görüşü dayatılmaktadır.

Bakanlık eliyle hayata geçirilen yeni model, adından başlayarak siyasal iktidarın parti programını müfredatlaştırmaktadır. Edebiyattan tarihe kadar her ders, ulusal ve evrensel değerlerden koparılarak tek tipçi, muhafazakâr-milliyetçi bir sosla yeniden yazılmıştır. Tarih dersleri nesnel bir bilim dalı olmaktan çıkmış, iktidarın hamaset diline meze yapılan birer mitoloji dersine dönüştürülmüştür.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Devasa Bütçeler ve MEB Kaynaklarının Gericiliğe Aktarımı

Laik Cumhuriyet’in tasfiyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve tarikat yapılarına aktarılan devasa bütçeler, kamusal eğitime vurulan darbenin somut ekonomik tablosunu gözler önüne sermektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, pek çok bakanlığın bütçesini geride bırakan devasa bütçesiyle dikkat çekmektedir. 2026 yılı merkezi yönetim bütçesinde Diyanet’e ayrılan pay 174 milyar 389 milyon 341 bin TL olarak tescillenmiştir. Yalnızca 2026’nın ilk üç ayında 46.4 milyar lira harcayan, dakikada yaklaşık 358 bin lira tüketen bu devasa finansal güç; ÇEDES ve manevi danışmanlık gibi projelerle okulları kendi çalışma alanına çevirmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kısıtlı kamusal kaynakları bilimsel eğitime harcanmak yerine, Diyanet ve protokol imzalanan gerici vakıfların rejim inşası faaliyetlerine feda edilmektedir.

Diyanet, yüz binleri aşan kadrosu, bütçesinin yüzde 85’ini aşan personel giderleri ve devasa medya gücüyle devlet içinde bir süper cemaat gibi konumlanmıştır. Tarikat ve cemaatlerin toplumsal meşruiyet kazanmasında en büyük koruyucu şemsiye yine Diyanet’in kurumsal gücüdür. Daha net ifade etmek gerekirse bugün Türkiye’de en büyük cemaat yapılanması Diyanet İşleri Başkanlığıdır.

Karma Eğitimin Hedef Alınması, Kız Okulları ve Sıbyan Mektebi Tehlikesi

Laik ve kamusal eğitimin en temel kazanımları, son yıllarda iktidarın ve gerici odakların açık hedefi haline gelmiştir.

“Kız öğrencilerin daha rahat okuyabileceği” gibi gerici ve manipülatif bir gerekçeyle gündeme getirilen kız okulları açılması tartışmaları, toplumu cinsiyet temelinde ayrıştırma ve medrese modeline dönüştürme stratejisinin parçasıdır. Karma eğitimden taviz verilmesi, laik kamusal hayatın damarlarının kesilmesi demektir.

Devlet, bilimin ve pedagolojinin emrettiği şekilde tüm çocuklar için ücretsiz, nitelikli ve zorunlu bir erken çocukluk eğitimi (okul öncesi eğitim) ağı kurmaktan imtina ederken; bu alan bilinçli olarak tarikatların ve sıbyan mekteplerinin sömürüsüne terk edilmektedir. Okul öncesi eğitimin bütçesi kısılırken merdiven altı cemaat merkezlerinde kurulan sıbyan mektepleri meşrulaştırılmaktadır. Henüz zihinsel gelişimi tamamlanmamış 3-6 yaş grubundaki çocukların bu merkezlerde dogmatik eğitime maruz bırakılması açık bir pedagojik cinayettir.

ÇEDES Projesi ve Okullarda Dinsel Kuşatma: Pedagojik Tasfiye

Millî Eğitim Bakanlığı’nın okullarda hayata geçirdiği Çevreme Duyarlıyım ve Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesi, laik ve bilimsel eğitimin tasfiyesinde kullanılan en sistematik araçlardan biridir. Proje kapsamında okullarda imam, hatip, vaiz, müezzin ve Kur’an kursu öğreticisinin görevlendirilmesi, eğitimdeki gericileşme politikalarının doruk noktasını oluşturmaktadır.

Okullarımızda yüz binlerce uzman öğretmen atama beklerken ve binlerce okulda Rehberlik/PDR uzmanı eksikliği yaşanırken, bu kamusal ihtiyacın “manevi danışman” adı altında din görevlileriyle ikame edilmeye çalışılmıştır. Pedagojik formasyondan ve eğitim biliminden yoksun kişilerin doğrudan kürsüye çıkarılması, din görevlilerinin derslere girmesi, devlet okullarını fiilen birer medreseye dönüştürmektedir.

Henüz soyut düşünme yetisi tam anlamıyla gelişmemiş ilkokul ve ortaokul çağındaki çocuklara maket mezarlar başında ağıt yaktırılması veya ölüm ve cehennem temalı telkinlerde bulunulması açık bir pedagojik cinayettir. Eğitim, çocukların aklını ve vicdanını özgürleştiren bir süreç olmalıyken, bu tür uygulamalarla korku ve dogmatizm üretilmektedir. Öğrencilerin gelişim çağına yönelik travmatik pratikler bizzat Milli Eğitim Bakanlığı eliyle hayata geçirilmektedir.

ÇEDES uygulaması; Anayasa’nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkını, 128. maddesindeki kamu hizmetlerinin memurlar eliyle yürütülmesi zorunluluğunu, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nu ve Tevhid-i Tedrisat Devrimi’ni doğrudan hedef almakta ve çiğnemektedir. Eğitim-öğretim devredilemez ve paylaşılamaz kamusal bir ödevdir. Ancak bugün siyasi iktidarın projesi doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’na, tarikat ve cemaatlere devredilmektedir.

Ramazan ayı boyunca okullarda toplu etkinlikler, gözlem formları ve raporlama süreçleri dayatılması; farklı inanca sahip ya da herhangi bir dini pratiğe katılmak istemeyen öğrencileri açıkça dışlama riski taşımaktadır. Oruç tutmayan veya etkinliklere katılmayan çocukların akranları tarafından etiketlenmesi, okullarda akran zorbalığını tetiklemektedir. Öte yandan, yoksulluk sınırının altındaki ailelerin çocuklarına okullarda bir öğün ücretsiz yemek verilmezken, “romantik iftar sofraları” anlatılarının ders materyali yapılması toplumsal gerçeklikten tamamen kopuktur.

İmam Hatipleştirme Israrı, Ayrıcalıklı Uygulamalar ve Sınavla Öğrenci Alma Dayatması

İmam hatip okulları, sadece birer meslek lisesi olmanın ötesinde, yeni rejimin arka bahçesi ve toplumu tektipleştirmenin koçbaşı olarak kullanılmaktadır. İstatistiksel veriler, binlerce kontenjanın boş kalmasına rağmen bu okullara devasa bütçelerin aktarıldığını ve fen liseleri ile mesleki eğitim bütçelerinden bu alanlara pay kaydırıldığını açıkça göstermektedir.

İktidar eliyle imam hatip okullarına tanınan ayrıcalıklar zincirine yenileri eklenmektedir. Bunların en somut örneklerinden biri, Eğitim-İş’in de defalarca kamuoyuna taşıdığı İmam Hatiplere özel spor oyunları düzenlenmesi ve il milli eğitim müdürlüklerinin adeta bu okulların reklam ajansı gibi çalıştırılmasıdır. Devlet imkânları, tarafsız olması gereken kurumlar aracılığıyla belirli bir okul türünü parlatmak için seferber edilmektedir.

Mevzuata ve ilgili yönetmelik hükümlerine açıkça aykırı olmasına rağmen, bazı imam hatip okullarının usulsüz şekilde sınavla öğrenci alması ve merkezi yerleştirme sisteminin etrafından dolaşılması, kayırmacılığın hukuku hiçe sayan boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu okullar yapay bir cazibe merkezine dönüştürülürken, diğer okullar imkansızlıklara ve yoksulluğa mahkûm edilmektedir.

TÜGVA, Halk Eğitimi Merkezleri ve “Gölge Bakanlık” Düzeni

Millî Eğitim Bakanlığının TÜGVA (Türkiye Gençlik Vakfı) ile kurduğu ilişki; klasik bir devlet-STK ilişkisinin çok ötesine geçmiş; doğrudan eğitimi ve kamusal kaynakları siyasallaştıran paralel bir yapıya bürünmüştür.

Cumhurbaşkanı’nın oğlu Bilal Erdoğan’ın Yüksek İstişare Kurulu Üyesi olduğu TÜGVA ile MEB arasında düzenlenen protokollerin kapsamı, “istihdam” ve “meslek edindirme” maskeleri düşürülerek “Değerler Eğitimi” ve yaz tatilinde okulların kullanılması suretiyle 2030 yılına kadar uzatılmıştır. Halkın eğitim hakkı “Tasarruf Tedbirleri Genelgesi” gerekçesiyle daraltılıp Halk Eğitimi Merkezleri’nin ders saatleri yıllık 13-18 bin saatlere düşürülürken ve usta öğreticiler işsiz bırakılırken; bu kısıtlı kapasitenin büyük bir kısmı TÜGVA kurslarına tahsis edilmiştir.

Van İpekyolu Halk Eğitimi Merkezi’nde olduğu gibi, TÜGVA’nın açacağı kurslarda eğitici olmak isteyenlerden kişi başı bağışlar istenmesi, bu yapıların kamu gücünü nasıl kendi tekelciliklerine alet ettiğini göstermektedir. Okul yöneticileri ve kamu görevlileri, bu vakıfların işlerini yürütmeye zorlanmaktadır.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin TBMM bütçe görüşmelerindeki “Sizin tarikat ve cemaat dediğiniz, bizim STK dediğimiz yapılarla protokol yapmaya devam edeceğiz” itirafı, eğitimin siyasi vakıflara devredildiğinin tescilidir.

Avrupa Fonlarıyla Beslenen Cemaat Düzeni

Kamusal kaynakların yanı sıra dış kaynakların da bu paralel düzeni beslediği artık belgelerle sabittir. Avrupa Komisyonu verilerine göre 2014’ten bu yana Erasmus+ ve Avrupa Dayanışma Programı fonlarından; TÜGVA’ya 1 milyon €’dan fazla, TÜRGEV’e 773 bin €, ÖNDER İmam Hatipliler Derneği’ne 182 bin €, TRT’ye 448 bin €, IHH’ye 102 bin € ve Dünya Etnospor Konfederasyonu’na 554 bin € aktarılmıştır. Bu tablo, gençliği dogmaya ve cemaat ağlarına mahkûm eden vakıfların yalnızca içerideki bütçelerle değil, dışarıdan gelen fonlarla da beslendiğini göstermektedir.

Burada sorun fonların kaynağı değil; fonların kimlere ve hangi amaçla yönlendirildiğidir. Gençliğin özgürleşmesi için ayrılan kaynakların, rejimin ideolojik taşeronlarına aktarılması; uluslararası ölçekte bir kaynak gaspı ve meşrulaştırma anlamına gelir. Bu, sermaye–iktidar–cemaat üçgeninin yalnızca ülke içinde değil, dışarıdan da desteklenerek büyütüldüğünün kanıtıdır.

Tarikat Uzantısı Dernekler, Vakıflar ve “Muallimin Manevi Rehberi” Skandalı

Eğitim sistemi yalnızca dışarıdan gelen projelerle değil, doğrudan tarikat kökenli derneklerin hazırladığı kılavuzlar ve içeriklerle de kuşatılmaktadır.

Hayrat Vakfı ve Dil Devrimini Hedef Alma: Nur Cemaati’nin Yazıcılar Grubu’na mensup olan Hayrat Vakfı, MEB protokolleri kisvesi altında okullara sokulmaktadır. Öğrencilerin matematik derslerinden çıkarılarak konferans salonlarına götürülmesi ve burada “Osmanlı Türkçesi” adı altında vakıf hatiplerinden vaazlar dinletilmesi, Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan dil devrimini hedef almaktadır. Danıştay’ın geçmişteki iptal kararlarına rağmen bu protokollerin arkadan dolanılarak yürürlüğe konulması hukuk tanımazlıktır.

ULUED ve Öğretmene Yönelik Ağır Hakaretler: MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında Uluslararası Eğitim Derneği (ULUED) ile imzalanan protokol, okullara “Muallimin Manevi Rehberi” adlı içeriklerin sokulmasına yol açmıştır. 2010 yılında Hayrat Vakfı uzantısı olarak kurulan bu derneğin hazırladığı rehberde; modern eğitim sisteminin öğretmenleri zihnen, kalben ve ahlaken eksik kıldığı iddia edilmekte; bu eksikliğin tarikat uzantısı dernekler tarafından tamamlanacağı öne sürülmektedir. Öğretmenlerin ahlaki ve mesleki yeterliliğini sorgulayan bu zihniyet, onurlu eğitim emekçilerine yapılmış açık bir hakarettir.

Tarikat Şeyhinin Kitabının Dağıtılması: Bursa Yıldırım’daki Yiğitler Anadolu İmam Hatip Lisesi ortaokulunda bir tarikat şeyhine ait kitabın öğrencilere dağıtılması, okulların kimlerin insafına terk edildiğini acı bir şekilde kanıtlamaktadır. Ve bu örnek ülkede yaşanan yüzlerce skandaldan sadece biridir.

Medreseler ve Barınma Krizi Üzerinden Kuşatma

Devletin yeterli sayıda ve nitelikte kamusal yurt açma sorumluluğunu yerine getirmemesi, dar gelirli ailelerin çocuklarını medrese yapılarına mahkûm etmektedir.

Ankara Sincan’da İsmailağa tarikatına bağlı Suffe Medresesi isimli korsan Kur’an kursunda onlarca çocuğun aylar boyunca işkenceye ve şiddete maruz kalması, ülkemizde çocuk güvenliği alanındaki devlet ihmalinin en somut tablosudur. Zorunlu eğitim çağındaki çocukların okula gitmesi gerekirken medreselerde tutulması, devletin koruma görevini açıkça ihlal ettiğini göstermektedir.

Siyasi Yapıların Yan Kuruluşları, Ülkü Ocakları ve Diğer Vakıflar

Ülkü Ocakları Protokolü: MEB ile Ülkü Ocakları arasında imzalanan yaygın eğitim protokolü çerçevesinde, Ülkü Ocakları MEB’e bağlı tüm okullarda ve Halk Eğitim Merkezlerinde kurs açıp etkinlik düzenleme yetkisi elde etmiştir. Okullar ve halk eğitimi merkezleri, siyasi partilerin veya ideolojik uzantılarının oyun sahası haline gelmiş, Ülkü Ocakları okullarda stant açıp alenen reklam yapmıştır.

Peygamber Sevdalıları ve Anadolu Mektebi: Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığıyla bilinmeyen yapılarla imzalanan protokollerin yanı sıra, eski bir bakan olan Sami Güçlü’nün başkanlığında yürütülen Anadolu Mektebi Yazar Okumaları gibi projelerle öğretmen ve öğrencilere tek tip muhafazakâr-İslamcı yazar listeleri dayatılmakta, kültürel iktidar kurma çabası MEB eliyle yürütülmektedir.

Gençlikle Sınırlı Kalmayan Abluka: Öğretmenlerin ve Sendikaların Kuşatılması

Eğitimdeki rejim inşası yalnızca öğrencileri değil, doğrudan sınıfın hâkim unsuru olan öğretmenleri ve onların örgütsel yapısı olan sendikaları da hedef alan çok cepheli bir taarruza dönüşmüştür:

  • Proje Okulları ve Keyfi Atamalar: Liyakatin tamamen rafa kaldırıldığı proje okulu uygulamaları ve resen atamalar, eğitim emekçileri üzerinde sallanan bir Demokles kılıcıdır.
  • Millî Eğitim Akademisi ve Tek Tip Öğretmen Yetiştirme: Geleneksel formasyon ve liyakat temelli atama sisteminin baypas edilerek Millî Eğitim Akademisi adı altında iktidarın ideolojik süzgecinden geçirilmiş “makbul ve rejim yanlısı” sözleşmeli/mülakatlı öğretmen yetiştirme mekanizması devreye sokulmuştur.
  • Genelgeyle Propagandist Öğretmen ve Önlük Dayatması: Yayınlanan genelgelerle öğretmenlere ideolojik bir misyon yüklenmeye çalışılmış; mesleki kimliği hiçe sayan önlük dayatması ve iktidarın politikalarını sınıflarda seslendirecek “propagandist öğretmen” figürü dayatılmıştır.
  • Sürgün ve Disiplin Cezaları: Haklarını arayan, okullardaki hukuksuzluklara karşı ses çıkaran eğitim emekçilerine ve sendika yöneticilerine karşı idari soruşturmalar bir sopa olarak kullanılmakta; iktidarı eleştiren eğitimcilere ard arda sürgün cezaları ve disiplin cezaları verilmektedir. Türkiye’de ilk defa eğitim sendikalarının eylem kararları doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı eliyle dava edilmekte ve mahkeme kararıyla sendikaların eylem kararları iptal ettirilmeye çalışılmaktadır. Geçtiğimiz eğitim öğretim yılında öğretmenlere dayatılan Gelişim Raporu uygulaması, angarya gerekçesiyle sendikalar tarafından eleştirilmiş ve uygulamama eylem kararı alınmıştır. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, eylem kararını şikayet etmiştir ve yargı süreci devam etmektedir. Hal böyle iken Yusuf Tekin başta olmak üzere bu ve benzeri anti-demokratik uygulamaları hayata geçirenler, bir taraftan da ‘’demokrasi’’ nutuklarına devam edebilmektedir.
  • Kahramanmaraş Okul Saldırıları: Kahramanmaraş okul saldırısında hayatta kalan öğretmenlere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iller arası yer değişikliği dayatılması/sürgün cezaları verilmiştir. Bu cezalar tarihe utanç vesikası olarak geçmiştir.

Kamusal Eğitimin Çöküşü: MESEM Faciaları, Yoksulluk ve Sınav Çarpıtmaları

  • Proje Okulları ve Keyfi Atamalar: Liyakatin tamamen rafa kaldırıldığı proje okulu uygulamaları ve resen atamalar, eğitim emekçileri üzerinde sallanan bir Demokles kılıcıdır.
  • Millî Eğitim Akademisi ve Tek Tip Öğretmen Yetiştirme: Geleneksel formasyon ve liyakat temelli atama sisteminin baypas edilerek Millî Eğitim Akademisi adı altında iktidarın ideolojik süzgecinden geçirilmiş “makbul ve rejim yanlısı” sözleşmeli/mülakatlı öğretmen yetiştirme mekanizması devreye sokulmuştur.
  • Genelgeyle Propagandist Öğretmen ve Önlük Dayatması: Yayınlanan genelgelerle öğretmenlere ideolojik bir misyon yüklenmeye çalışılmış; mesleki kimliği hiçe sayan önlük dayatması ve iktidarın politikalarını sınıflarda seslendirecek “propagandist öğretmen” figürü dayatılmıştır.
  • Sürgün ve Disiplin Cezaları: Haklarını arayan, okullardaki hukuksuzluklara karşı ses çıkaran eğitim emekçilerine ve sendika yöneticilerine karşı idari soruşturmalar bir sopa olarak kullanılmakta; iktidarı eleştiren eğitimcilere ard arda sürgün cezaları ve disiplin cezaları verilmektedir. Türkiye’de ilk defa eğitim sendikalarının eylem kararları doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı eliyle dava edilmekte ve mahkeme kararıyla sendikaların eylem kararları iptal ettirilmeye çalışılmaktadır. Geçtiğimiz eğitim öğretim yılında öğretmenlere dayatılan Gelişim Raporu uygulaması, angarya gerekçesiyle sendikalar tarafından eleştirilmiş ve uygulamama eylem kararı alınmıştır. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, eylem kararını şikayet etmiştir ve yargı süreci devam etmektedir. Hal böyle iken Yusuf Tekin başta olmak üzere bu ve benzeri anti-demokratik uygulamaları hayata geçirenler, bir taraftan da ‘’demokrasi’’ nutuklarına devam edebilmektedir.
  • Kahramanmaraş Okul Saldırıları: Kahramanmaraş okul saldırısında hayatta kalan öğretmenlere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iller arası yer değişikliği dayatılması/sürgün cezaları verilmiştir. Bu cezalar tarihe utanç vesikası olarak geçmiştir.

Gerici rejim inşası ve neoliberal sömürü politikalarının kesişim kümesi, kamusal eğitimin ve çocukların yaşam hakkının açıkça gasp edilmesidir:

Sermayenin ve tarikat ağlarının ucuz iş gücü talebini karşılamak üzere okulların birer “ucuz işçi tedarik merkezine” (MESEM) çevrilmesi, çocukların can güvenliğini ortadan kaldırmıştır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, yalnızca 2025-2026 eğitim-öğretim döneminde en az 95 çocuk işçi çalışırken yaşamını yitirmiş; bu sayı bir önceki döneme göre yüzde 32 oranında artış göstermiştir. Hayatını kaybeden çocukların 28’i 5-14 yaş grubunda (tamamen kayıt dışı ve atölyelerde/tarımda) yer alırken; 15-17 yaş grubundaki ölümlerde MESEM ve organize sanayi bölgelerindeki güvencesiz çalıştırma pratikleri başat rol oynamıştır.

Meslek Ortaokulu Kurma Çabaları: Çocukları erken yaşta örgün eğitimden koparıp piyasanın ve tarikat ağlarının esnek-güvencesiz yapısına mahkûm etmeyi amaçlayan meslek ortaokulu açılma çabaları, laik ve kamusal eğitim hakkına vurulan yeni bir darbedir.

Okullarda ikili eğitime mahkûm edilen milyonlarca öğrenci yetersiz dersliklerde üst üste eğitim görürken, okulların temizlik, güvenlik ve bütçe sorunları çözülmemekte; veliler bağış adı altında haraca bağlanmaktadır.

Türkiye’nin eğitimdeki başarısızlığını, PISA ve benzeri uluslararası değerlendirme sınavlarındaki yerle bir olan tablosunu gizlemek için veriler çarpıtılmakta, gerçekler kamuoyundan saklanmaktadır.

Laik, Bilimsel ve Kamusal Eğitim İçin Örgütlü Direniş

Bugün Türkiye’de gençlik, eğitim sistemi, öğretmenler ve sendikalar; gericiliğin, sömürünün, Diyanet’in ve cemaatlerin el ele ördüğü çok boyutlu bir kuşatmayla karşı karşıyadır. ÇEDES projeleri, Diyanet’in 174 milyar lirayı aşan devasa bütçesi, Avrupa fonlarıyla beslenen uluslararası cemaat ağları, okullara sokulan kadrolar, TÜGVA eliyle yürütülen paralel kadrolaşma, tarikat uzantısı derneklerin hazırladığı hakaretamiz rehberler, sıbyan mektepleri, kız okulları dayatmaları, medreseler, MESEM’ler, meslek ortaokulu dayatmaları, katledilen onlarca çocuk ve öğretmenleri tektipleştiren akademi/önlük dayatmaları, yeni rejimin cemaatler koalisyonuyla nasıl inşa edildiğinin somut kanıtıdır.

Ancak tarih göstermiştir ki; akıl, bilim, laiklik ve emek mücadelesi bu karanlığı dağıtacak en büyük güçtür. Eğitim emekçilerinin, aydınların ve bu ülkenin onurlu gençliğinin yürüttüğü örgütlü direniş, cumhuriyetin değerlerini yeniden bu toprakların üzerine hâkim kılacak; okullar cemaatlerin arka bahçesi olmaktan çıkarılarak yeniden bilimin, karma eğitimin ve özgürlüğün yuvası haline getirilecektir.

Related Posts