Kurtuluş Kılçer
İktidardaki AKP ile birlikte 12 Eylül cuntasının Türk-İslam sentezi hedefinin MHP’yle birlikte oluşturulmasının mantıksal sonucu yaşıyoruz gibi. Şaşırtıcı olan ise bu tabloya Kürt siyasetinin de entegre olmasıdır. Bu entegrasyonun hangi saiklerle ve çerçeveyle sağlandığı, aslında AKP eliyle kurulan rejimin yönünü gösteriyor.
Hukuk, siyasetin “longa manus”udur; yani siyaset, hukuku bir el gibi kullanır. Son dönemdeki bütün operasyonlar, AKP iktidarının yargıyı nasıl araçsallaştırdığını gösteren örneklerle dolu. Ancak bugün karşımızda hukuk ve siyaset arasındaki ilişki artık yeni bir aşamaya geçmiş durumda. Mevcut siyaset ya da daha geniş bir kavramsal çerçeveyle söylersek rejim, kendi hukukunu “resmileştiriyor.”

Çok bilinen bir pasajı buraya eklemekte fayda var: “Bir ülkenin gerçek anayasası, o ülkede var olan fiilî güç ilişkileridir. Yazılı anayasa ise sadece bir parça kağıttır ve ancak toplumdaki bu gerçek güç dengelerini yansıttığı sürece bir değere sahiptir.” Lassalle’ın Anayasa’nın Özü adlı eserinde dile getirdiği bu sözleri bugünkü Türkiye’ye uyarladığımızda, mevcut anayasanın bir kâğıt parçasına dönüştüğünü görüyoruz. Temel hükümlerinin yok sayıldığı tek adam rejiminde anayasa rafa kaldırılmış, iktidarın yani siyasetin egemenliği bütün alanları belirliyor.
Ülke gündeminde çok uzun zamandır var olan, kimi zaman gündemin ilk sıralarına yerleşen kimi zaman geri çekilen anayasa değişikliği artık adım adım hazırlanıyor. 24 yıllık AKP karşı-devriminin dönüştürdüğü Türkiye’ye yeni bir elbise biçiliyor. “Eski anayasanın” rafa kaldırılması, hukuktan önce gelen siyasetin de değiştiğini gösteriyor.
Bir kez daha vurgulamak gerekir: Siyaset, hukuktan önce gelir; hukukun tesisi, siyasetin ve iktidar ilişkilerinin sonucudur. Anayasa, “kurucu iktidarın” siyasi kararıdır. Peki bugün kurucu iktidar olarak karşımızda ne var ve siyasi kararı nedir? Bir ihtilal ya da darbe ile karşı karşıya olmadığımıza göre, -AKP’nin 24 yıllık iktidarının bir sonucu dışında- karşımızda Kurucu Meclis bulunmadığı ortadayken acaba içinden geçtiğimiz kesitte yeni bir “Kurucu Meclis” mi hazırlanıyor?
Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels, hukukun aslında egemen sınıfın ortak iradesinin yasalaşmış hali olduğunu söylüyor: “Sizin hukukunuz, sınıfınızın herkes için bir kanun haline getirilmiş iradesinden ibarettir; bu iradenin içeriği de sınıfınızın maddi yaşam koşulları tarafından belirlenir.” AKP’nin 24 yıllık iktidarı boyunca sermaye sınıfının maddi koşulları yeni bir düzen yaratırken, bu düzenin ortak iradesini temsil eden “AKP iradesi”nin yasalaşmasının arifesindeyiz.
Yeni rejim hukukunu yazıyor
1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının reddiyesi üzerine kuruldu AKP rejimi. Saltanata, hilafete ve emperyalizme karşı kurulan Cumhuriyet ile bugünkü rejim arasındaki temel fark, tam da Cumhuriyet’in karşıtlıklarıyla tanımlanabilir. Osmanlıcı ve hilafetçi bir siyasi geleneği temsil eden gerici AKP’nin, bugün hem sermayenin çıkarlarının başlıca temsilcisi olması hem de emperyalizmin öncelikli tercihi olması, iktidara gelişinin ve yeni rejimin kuruluşunun önünü açmıştı. AKP iktidarı, bir yanıyla kapitalizmin doğal sonucuyken diğer yanıyla 1923 Cumhuriyeti’nin başkalaşmasını ve yıkılışını ifade ediyordu. Kapitalist Türkiye, Cumhuriyet’i içerden kemirmiş, emperyalizmle iş birliği Cumhuriyet’i sermaye sınıfının yükü haline getirmişti. Sermaye sınıfı artık bu yükü sırtından atıyordu. AKP’nin 24 yıllık iktidarı, bu yükün burjuvazinin sırtından atmasının yanı sıra Cumhuriyet’le hesaplaşmayı hedefleyen bir karşı-devrim sürecini de ifade ediyordu.
Cumhuriyet’in bekçisi “kurucu” ordunun tasfiyesi sonrası AKP iktidarı yeni rejimin kurucu partisi haline gelecekti. Hem kapitalizmin neoliberal döneminin gerekleri hem de emperyalizmin Ortadoğu’da yeni planları, bağımsızlıkçı ve ulusalcı bir Cumhuriyet’i değil “uyumlu ve işbirlikçi” bir İslamcılığı-Osmanlıcılığı gündeme getirecekti. Bu açıdan AKP’nin 24 yıllık iktidarı, 1923 Cumhuriyeti’nin temel paradigmalarını değiştirirken yerine yeni bir rejimin temellerini atmıştır. Bu rejimin siyasal ve iktisadi temelleri konusunda bir kuşku yok: Rejim, kapitalist sınıfların ve emperyalist merkezlerin çıkarlarıyla ve ihtiyaçlarıyla birebir örtüşüyor. Bu rejimin emekçi sınıfların çıkarlarıyla çatışması bir yana, ideolojik temellerinin hangi zemine oturacağı sorusu da hâlâ yanıtlanmış değil. Evet, 1923 Cumhuriyeti kapitalist Türkiye’yi inşa etti. Ancak bağımsızlıkçı, laik, ulusalcı ve batıcı karakteri ona bir ideolojik kimlik kazandırırken bugünkü rejimin İslamcılığı ve Osmanlıcılığı ülkenin üstüne oturmayan bir elbiseye benziyor.
Ekonomik krizin yanı sıra siyasi kriz riskini de barındıran rejim, bu riski bertaraf etmek ve kendi ideolojik çerçevesini doldurmak amacıyla büyük bir saldırı planını devreye sokmuş durumda. Ancak bu planın asıl amacı, fiilî durumu hukuki zemine oturtmak. Bir yandan muhalefet diz çöktürülürken diğer yandan siyasetin tasfiyesi ve yeniden kuruluş arayışı karşımızda duruyor.
Ara bir değerlendirme: Cumhuriyet yaşıyor mu?
Düzen siyasetinde taşlar yerinden oynarken, bugünkü mevcut durumu anlamak ve geleceğe dair siyasal projeksiyon geliştirebilmek açısından bir konunun netliğe kavuşması lazım. O da 1923 Cumhuriyeti’nin AKP karşı devrimi karşısında hala yaşadığına dair görüş. Elbette AKP’nin 24 yıllık iktidarı belli bir sürekliliği ifade etse de bu süreklilik, özünde kapitalist rejimin hem sürekliliğini hem de dönüşümünü gösteriyor. Adının cumhuriyet olması bir yana, bugünkü rejimin doğrudan 1923 reddiyesi üzerine kendisini tanımladığı açık bir gerçek. Cumhuriyet’in laiklik, bağımsızlık, devletçilik ve halkçılık gibi temel ilkeleriyle bugünkü rejim arasında adeta Çin Seddi bulunmaktadır. Buradan bakıldığında bir süreklilikten ziyade adım adım tasfiye daha net olarak görülecektir. Mevcut anayasanın değişmez maddelerinin ise bir yerden sonra önemi yok. Yukarıda değindiğimiz gibi mevcut anayasa rejim karşısında “kâğıt parçası”na dönüşmüş durumda.
Cumhuriyet’in yıkıldığını kabul etmekle Cumhuriyet’in kazanımlarının toplumda kök salması ve ülkenin ilerici birikiminin boyun eğmemesi, birbirinden farklı olgulardır. Bugün devletin neredeyse bütün organları AKP’nin yan örgütlerine dönüşmüş, adeta devlet bir parti devleti haline gelmiş durumda. Emperyalizme tam boy bağımlılık, devlet kurumlarının tarikatlara teslimi yanında Amerikan çıkarlarına hizmet eden Yeni Osmanlıcı bir ideoloji “eski rejimin” yerini almış bulunuyor. 100 yıl önce kurulan Cumhuriyet’in tasfiyesi kabul edilmeden yeni bir cumhuriyet mücadelesi mümkün değildir. Bunun tersine, cumhuriyetin geri kazanılabileceği umuduyla Kılıçdaroğlu’nun Y-CHP’sinden ya da Özel’in Yeni Partisi’nden medet ummak, hayal kırıklığından öteye geçemeyecektir.
Siyasetin tasfiyesi ve yeni rejimin “yeni muhalefeti”
Eski siyaset düzlemi tasfiye oluyor. Başka bir ifadeyle yeni rejim kurulurken Birinci Cumhuriyet’in siyaset düzlemi de yeniden şekilleniyor. Ulusal ve üniter devlet formunun yeni rejim ile birlikte nasıl bir dönüşüme tabi olacağını hep birlikte göreceğiz.
Özellikle Kürt siyasi hareketinin yeni rejime entegrasyonu ve Türk milliyetçiliğinin başlıca partisi MHP’nin başlattığı açılım siyaseti, her iki siyasi hareketi de yeniden şekillendirirken onları yeni rejimin iki kurucu unsuru hâline getiriyor. İslamcılık, milliyetçilik, Kürtçülük ve Kemalizm şeklinde sıralanabilecek dört siyasal çizgi, yeni koordinat düzleminde yerini alıyorlar.
Aslına bakılırsa, ulusal ve laik devletten bir kopuş söz konusu. Buna demokratik hukuk devleti normunu da eklemek gerekiyor. Bu olgular rejimin karakterini özetliyor: Hukuku siyasetin aracı haline getiren, baskıcı, gerici bir rejim, Kürt sorununda çözüm konusunda ise yerel yönetimler yasasını öne çıkaracak yeni bir geçiş süreci içinde. Böylesi bir tabloda düzenin temel dört siyasal hattı, kendi çizgilerini yeniden çekiyorlar. Faşist hareket olarak MHP, anti-komünist ve Kürt düşmanlığı üzerinden reaksiyoner çizgisini artık geride bırakıyor gibi. Doğrudan rejimin oyun kurucusu haline gelen MHP bir yandan Türkiye’de milliyetçi siyaseti tasfiye ederken, rejimin kurucu partisi haline dönüşüyor.
İktidardaki AKP ile birlikte 12 Eylül cuntasının Türk-İslam sentezi hedefinin MHP’yle birlikte oluşturulmasının mantıksal sonucu yaşıyoruz gibi. Şaşırtıcı olan ise bu tabloya Kürt siyasetinin de entegre olmasıdır. Bu entegrasyonun hangi saiklerle ve çerçeveyle sağlandığı, aslında AKP eliyle kurulan rejimin yönünü gösteriyor. Ortadoğu’da emperyalist sistemin biçtiği elbiseyi giymek isteyen Türkiye sermaye sınıfının ve kapitalizmin çıkarları yeni rejimin temel dinamiklerini oluşturuyor.
Rejimi kurma görevi AKP’de iken, dizayn ve öncülük işi MHP’ye verilmiş. İslamcılık ve milliyetçilik, Kürtçü siyaseti de yanına alarak yeni bir dönem başlatıyor. Birinci Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi Kemalizm’in ise bu yeni düzlemde yerinin olmadığı açık olmalı. Kemalizm’in ordudan temizlenmesiyle birlikte siyaset düzleminde de tasfiyesi gündeme gelmiş, Kılıçdaroğlu bu misyonu yerine getiren bir aktör olarak öne çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun “Yeni CHP” tanımı yanı sıra helalleşme siyaseti tam da böylesi bir dönüşümün ve yeni rejime olur vermenin yolu olmuştu.
CHP’nin ana muhalefet partisi olarak kurucu parti AKP’nin yerini alma olasılığı, muhalefete yönelik yargı operasyonlarıyla akamete uğratıldı. Butlan kararıyla birlikte CHP’nin bölünmesinin de önü açıldı. İçinden çıkan Yeni Parti, bu anlamıyla “Y-CHP”ye tepkinin bir sonucu olarak değil, onun da sağına düşen yeni bir çizgiyi temsil etmiştir. Kemalizm’in Altı Ok yükünü sırtından atan yeni bir parti ortaya çıkmış ve rejimin yeni ana muhalefet partisi hâline gelmiştir.
Özetlenen bu tablo elbette basit ve sentetik bir kurgu olarak görülmemeli. Ancak düzen siyasetinde bu tür adımların hiç hesap edilmediğini söylemek, burjuva devletini hafife almak anlamına gelir. Artık eski düzenin siyaset düzlemi tasfiye oluyor. Yerine yeni rejimin yeni siyaseti beliriyor. Meclis, böylesi bir düzlemin yansıması olarak rejimin anayasasını oylamak için adım adım “yeniden oluşturuluyor.”
Yeni rejim
Bugün rejim kendisini resmi olarak ortaya koymak ya da başka bir deyişle kendi hukukunu anayasal bir zemine kavuşturmak istiyor. Yazının başında belirttiğimiz gibi “hukuk, siyasetin peşinden geliyor.” Yeni anayasa gündeminin kapalı kapılar ardında hazırlanarak toplumun önüne getirilmesi planlanıyor. Bu planın en önemli ayağı ise Meclis’te anayasanın kabulü için gerekli 400 milletvekilinin yan yana getirilmesi. AKP eliyle kurulan rejimin temel paradigmaları açısından laikliğin, ulus devletin ve cumhuriyetin yeniden tanımlanacağı bir anayasa hazırlanmaktadır.
Çözüm süreci olarak kodlanan gelişmeler, Kürt siyasi hareketinin düzene entegrasyonunun yanı sıra AKP eliyle kurulan rejimin ortağı hâline gelmesine de yol açacak. Bunun karşılığının ise anayasal güvence olacağı herkes için açık olmalı. AKP-MHP bloku Kürt siyasetini yanına alırken, yeni bir rejimin kuruluşu kadar aslında AKP-MHP iktidarının da bekası adına hesaplar yaptığı ortada. Kürt siyaseti dün “seni başkan yaptırmayacağız” derken bugün “Erdoğan’ı yeniden başkan yaptıracağız” siyaseti gütmektedir.
Bu tabloya eklenmesi gereken önemli noktalardan birisi de Birinci Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP’nin parçalanması oldu. Artık karşımızda, CHP’nin bölünmesiyle ortaya çıkan iki ayrı parti bulunuyor. Biri Y-CHP, diğeri ise Yeni Parti adıyla üstündeki CHP yükünü atmış bir muhalefet partisi. Kılıçdaroğlu’nun son dönem demeçlerinde, Y-CHP’nin yeni anayasa sürecine destek vereceği ifade ediliyor. Yargı operasyonlarına rağmen Yeni Parti’nin yeni anayasa karşısında nasıl bir tutum alacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

