Hem öğrenci hem işçi olmak: Bir yandan diploma, bir yandan vardiya

Sayı 36 (Ağustos-Eylül 2026) Söyleşi

Yeni Ülke okurlarının büyük bölümünü gençler oluşturuyor. Üniversite denince akla ders, sınav, kütüphane gelir; oysa bugün pek çok genç için tabloya bir de mesai saatleri, patron, prim baskısı eklenmiş durumda; üniversite sıralarında geleceğe hazırlanan, aynı zamanda hayatın gerçekleriyle erken yaşta yüzleşen bir kuşak. Biz de bu sayımızda üç farklı üniversitenin üç farklı bölümünde okuyan gençlerle konuştuk. Bakırçay Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencileri, aslında verdikleri yanıtlarla ülkenin dört bir yanındaki gençliğin de sesi oldular.

Ortak noktaları sadece öğrenci olmaları değil. Hepsi, okudukları alanla hiçbir ilgisi olmayan işlerde çalışmak zorunda kalıyor: kimi süpermarkette kasa görevlisi olarak, kimi ev temizliğinde çalışarak, kimi muhasebecilik yaparak, kimi restoranlarda garsonluk ya da animatörlük yaparak geçimini sağlıyor. Ders çalışmakla mesai arasında sıkışan, sınav haftalarında bile vardiyaya girmek zorunda kalan, yorgun ama bir o kadar da pes etmeyen, mücadele eden bir kuşak bu.

Onlara üç soru yönelttik: Hem çalışıp hem okumak neye mal oluyor? Bu ikili yük, sömürüye ve üniversitedeki eşitsizliklere karşı ortak bir mücadele fikrine dair size ne düşündürüyor? Ve mezun olduklarında nasıl bir gelecek bekliyor onları?

Gençlerin kendi ağızlarından anlattıkları, aslında bir kuşağın ortak sorunlarını yansıtıyor. Aynı zamanda akademik açıdan üniversitelerin geldiği noktayı da gösteriyor.

Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü öğrencisi Y. T.

Bir yandan üniversite öğrencisi olup bir yandan da çalışmak zorunda olmak, hem eğitim hayatımı hem de günlük yaşamımı derinden etkileyen bir deneyim. Meslek lisesi çıkışlıyım ve muhasebe ve finansman alanında eğitim aldım. Mezun olduktan sonra staj yaptığım alanda işe başladım. Şu anda çalıştığım iş, lisans eğitimim olan ekonometriyle tam olarak örtüşmese de en azından alanıma yakın bir pozisyonda yer alıyorum. Ancak bu durum, derslere ve akademik çalışmalara ayırabileceğim zamanı ve motivasyonu ciddi ölçüde azaltıyor. İş hayatımda genellikle aylık ve haftalık veri kontrolleri, şirketlerle mutabakat işlemleri, arşiv düzenleme gibi dikkat gerektiren görevler üstleniyorum. Gün sonunda gözlerim yoruluyor, odaklanma yeteneğim azalıyor ve ders çalışmaya enerji bulmak gerçekten çok zor oluyor. Hafta içi bu tempoda kaybolan zamanımı hafta sonları telafi etmeye çalışıyorum ama bu kez de sosyalleşme ile eğitim arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyorum. Çoğu zaman arkadaşlarımla vakit geçirmekten tamamen vazgeçmiyorum; ancak bu dengeyi kurarken kimi zaman motivasyonla, kimi zaman ise bitkinlik içinde eğitime vakit ayırmaya çabalıyorum. Hafta sonu eğer önceden planladığım bir etkinlik yoksa, ya ders çalışıyorum ya da akademik okumalar yaparak geçiriyorum. Eğer bir arkadaşıma verilmiş bir sözüm varsa, iş çıkışında kendimi ders çalışmaya motive etmek için ekstra bir çaba sarf ediyorum. Bu döngü, sürekli bir koşuşturma içinde olmayı ve her alanda yetişmeye çalışmayı beraberinde getiriyor.

İşçi ve öğrenci olmanın bana kazandırdığı en önemli farkındalıklardan biri, emek ve sömürü ilişkilerine dair bakış açım oldu. Akademi maalesef çoğu zaman hayattan kopuk teorilerin, süslü kavramların ve pratikten uzaklaşmış düşüncelerin savaş alanı haline gelmiş durumda. Neoliberal politikalar ve post modern teoriler, kampüsleri emekçilerden kopararak bu kopukluğu daha da derinleştiriyor. Oysa hayat, parmak sallayan teorilerle işlemiyor; çünkü emekçilerin büyük bir kısmı akademik düşünebilecek ya da hayatını sürdürebilecek maddi koşullara sahip değil. Benim için emekçi olmak, iş hayatında karşılaştığım zorluklar karşısında üstenci bir tavır takınmamayı, sınıf bilinciyle hareket etmeyi öğretti. Öğrencilerle emekçilerin ortak mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu daha yakından kavradım. Geleceğin emekçisi olduğumuzu unutmadan, sınıf tavrıyla birleşen bir ortak mücadele yürütmenin gerekliliğini kavrayabiliyorum. Bu deneyim, sadece bireysel çabaların değil, kolektif bilincin de ne kadar kıymetli olduğunu gösterdi.

Gelecekle ilgili düşüncelerime gelince, iş hayatına başlama kararım tamamen aile baskısı, ekonomik zorluklar, okulun evime uzaklığı ve “okula zaten gidemiyorum, bari çalışarak bir şeyler kazanayım” kaygısıyla şekillendi. Önceleri akademik bir kariyer hedefliyordum ama çalışma hayatı, zamanla her iki alana da olan motivasyonumu zedeledi. Buna rağmen tamamen vazgeçmedim; arkadaşlarımdan notlar alarak ve ders takibini elden bırakmadan ilerlemeye çalışıyorum. Şu anda lisansüstü programa başvurabilecek bir Genel Akademik Not Ortalamasına (GANO) sahibim. Ancak lisansüstü eğitim, okula yakın bir yerde yaşamayı ve yüksek kira giderlerini de beraberinde getiriyor. Ayrıca yüksek lisansta yoğun ödev temposu ve ders yükü beni kararsızlığa itiyor. Hem çalışıp hem okuyabilmek için yeterli vakit ve maddi kaynak bulabilmek büyük bir muamma. Bu nedenle geleceğim şu an için belirsizlikle dolu; ancak her şeye rağmen mücadele etmeye ve bir şekilde yolumu bulmaya çalışıyorum.

Bakırçay Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi S. U.

Üniversiteyle birlikte çalışmak, en başta zamanı yönetmeyi ve yetirmeyi oldukça zorlaştırıyor. Derslerden çıkıp işe gitmek, ardından tekrar ders çalışmaya vakit ve enerji ayırmaya çalışmak hem fiziksel hem de mental olarak yıpratıcı. Çoğu zaman ders tekrarlarını istediğiniz gibi yapamıyorsunuz ve sınavlara yeterince hazırlanamadığınızı hissediyorsunuz. Bunun yanında iş yerlerinin büyük kısmı öğrencilerin ihtiyaçlarını gözeten bir esneklik sunmuyor. Sonuç olarak sosyal hayat, kendini geliştirmek ya da sadece dinlenmek gibi üniversite deneyiminin önemli parçaları geri planda kalıyor. Üniversite demek çoğu kişinin hayatla ilk defa baş başa kaldığı, hayatı tek başına deneyimlediği ve farklı insanlar ile tanışarak farklı şeyler öğrenerek kendi duygusal, deneyimsel dünyasını da geliştirdiği bir alan, salt eğitim alınan bir yer olarak değerlendirilemez. Ekonomik kaygılar nedeniyle üniversite, birçok öğrenci için kendini geliştirme alanından çok hayatta kalma alanına dönüşüyor. Ayrıca çoğu kişi zaten sonunda iş bulamayacağı yüzünden ki haklı bir kaygı, ailelerinin maddi durumları yüzünden üniversiteye gidemiyor ve bu deneyimlerden mahrum kalıyor.

Aslında iş hayatındaki sömürü ve eğitim hayatındaki eşitsizlik birbirinden ayrı şeyler değil, aynı düzenin farklı yansımaları. Biçim değişse de sorun aynı kalıyor.

Bugün iş hayatında kazanım olarak adlandırılabilecek birçok şey (haftalık izin, sınırlandırılmış çalışma saatleri vb.) geçmişte verilen kollektif ve örgütlü mücadelelerin sonucu. Bunların hiçbiri kendiliğinden verilen tepeden inme haklar değil. Eğitim alanındaki kazanımlar da aynı şekilde. Bir şeylerden memnun değilsek ve bunu değiştirmek istiyorsak tek başına hareket etmek çoğu zaman kısık bir ses çıkmasına ve bastırılma ile sonuçlanıyor. Sorunlarımız ortakken mücadelemiz de ortak olmalı. Haklarımıza, yaşamımıza ve geleceğimize ancak bir arada verilen mücadele ve birbirimizi destekleyerek gidebileceğimiz bir yolla ulaşabileceğimizi düşünüyorum.

Çalışma hayatına öğrenciyken girmek mezuniyet sonrasına dair önemli fikirler veriyor. Bir nevi korkunç bir fragman sunuyor. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve bunların yanında sistemin getirdiği yoğun rekabet gibi sorunlar daha öğrenciyken hayatın bir parçası hâline geliyor. Mezun olmak da aslında bunlardan farklı bir şey sunmuyor. Hatta zaman geçtikçe tüm bunlar tırmanarak artıyor. Birçok kişi zaten mezun olduğu alanda iş bulamıyor, bunun getirdiği mental çöküntüyü çoğu kişi üzerinden atamıyor. Bulanlar ise hayalindeki hayat ile vedalaşarak başlıyor işe, çünkü bir mesleğin kendi zorlukları yanında artık dönemin ve sistemin getirdiği zorluklar daha fazla. Toparlamak gerekirse aslında kendiliğinden hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünüyorum.

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi D. E.

Okurken çalışmak ve hayatı erkenden deneyimlemek, sınıf bilincinin temellerinin oturmasına etki eden bir unsurdur. En azından benim için öyle diyebiliriz çünkü benim eğitim hayatım ve ideolojim yalnızca dersliklerde değil emeğin ortasında şekillendi. Okulum olduğu dönemlerde genellikle günlük yevmiye usulü işlere gidiyorum; yazları ise sezonluk eleman alan market veya giyim mağazalarında çalışıyorum. Okul dönemlerinde yaptığım işler çok vaktimi almıyor ama cüzi rakamlar kazandırarak günümü bölüyor ve kazancım belli olmuyor. Bir hafta çok yoğun geçerken diğer hafta boş geçebiliyor; kazancımla ilgili bir plan yapamıyorum. Alanım sürekli okumam gereken bir alan olduğu için odağım başka bir noktaya kaydığında not düşüşleri kaçınılmaz oluyor. Gittiğim iş yerlerinde haksızlığa uğradığı hâlde yıllardır çalışan birçok emekçiye tanık oluyorum. Ben henüz öğrenciyim; bir ev geçindirme, çocuk büyütme gibi dertlerim yok. Elime geçen para bana çoğu zaman yetmiyorken bununla ev geçindirmeye çalışan insanlara tanık olmak, beni eşitlik için mücadeleye iten temel noktalardan en önemlisi.

Bir özel üniversitenin şenliğine iş için gittiğimde eğitimin herkese eşit olmadığının çok net farkına vardım. Maddi anlamda gayet rahat gençlerle aynı yaşlarda olup onların eğlendiği bir alanda çalışmak elbette utanılacak bir şey değil fakat garip hissettirmedi diyemem. Aradaki o koca sınıf farkı, belki sırf orada çalışıyor olmamdan dolayı bilgisiz görülmem ve müşteriden gelen “Siz bu sıcakta nasıl çalışıyorsunuz yaa?” sorusu üstüne patronun WhatsApp durumunda kendimi “Bir yanda çalışma, bir yanda eğlence; adalet bunun neresinde?” gibi bir başlıkla görmüş olmam oldukça rahatsız ediciydi.

Günlük işlerde sigortasız çalışır ve bazen o günlük parayı almak için iş bitiminden sonra oldukça çaba sarf edersiniz. Bu yaşanan durumlar, ideolojimi savunma anlamında beni daha çok körükledi. Politikanın yalnızca sandıkla olmadığını, bu ülkede sadece bana değil milyonlarca öğrenciye yapılan bir haksızlığın var olduğunu gösterdi. Birileri kaliteli eğitim ve kendini geliştirme imkânlarının kısıtlı olduğu devlet üniversitelerinde hem çalışıp hem de okumak zorunda kalırken, birileri para vererek tatil gibi bir eğitim hayatı yaşayarak rahatlıkla başarısıyla övünebilir. Bu noktada başarı dediğimiz olay bile sınıfsaldır ve politiktir.

Ben mezun olduğumda alanımda hayatımı idame ettirebileceğim rahat bir işte çalışabileceğimi düşünmüyorum; milyonlarca genci de kendimle aynı noktada görüyorum.

Okurken çalışmak yorucu ve stresli olabiliyor fakat zorluğun yanı sıra bana sınıf bilincimi oluşturmamda çok büyük bir etki sağladı. Farklı ve zorlu hayatlara da tanıklık ederek birlik olmanın ne kadar değerli bir şey olduğunu öğretti. Her çocuğun duyduğu kaçınılmaz cümledir: “Oku, kendini kurtar.” Bu cümle benim kafamda “Oku ve toplumunu kurtar” fikrine evrildi. Çalıştığım yerlere de bunu elimden geldiğince taşıdım. Çünkü biliyorum ki emeği verenler birleşirse kimsenin sömürücü bir unvan hakkı kalmayacaktır. Tüm bu zorluklar ve tanık olduğum adaletsizlikler, bana bireysel bir kurtuluşun mümkün olmadığını açıkça gösterdi. Gerçek başarı ve özgürlük; tek başına bir yerlere gelmekte değil, emeğin değer gördüğü eşit bir geleceği hep birlikte inşa etmektedir.

Related Posts