Nevzat Aksel
Geriye dönüp bakıldığında, ABD’de düzenlenen 2026 Dünya Kupası ve 2028 Olimpiyatları, kuşkusuz, dünyada sporun ticarileştirilmesinde en büyük dönüm noktalarından biri olarak anılacak.
Her ikisini de evinde oturmak zorunda kalan milyarlarca insanla birlikte televizyondan izlemek zorunda kalacaksınız. ABD Başkanı Donald Trump’ın sayıları seyahat yasağı getirdiği 39’a varan ülkeden dördü aynı zamanda Dünya Kupası’na da katılıyor: İran, Haiti, Senegal ve Fildişi Sahilleri. Bu ülkelerin vatandaşlarına hiçbir şekilde vize verilmeyecek, sporculara dahi vize verilmediği konuşuluyor.
Ama bu ülkeleri bırakın tarihin en yüksek etkinlik günü gelirlerinin beklendiği bu organizasyonları ABD vatandaşlarının dahi izleyebilmesi kolay iş olmayacak. Sınırlı sayıdaki sınırlı sayıdaki “şanslı” izleyici 10 bin dolarları aşan bilet fiyatlarını karşılayabilip organizasyonları yerinden takip edebilecekken milyarlar ise evlerinin salonlarından internet sitelerine her yerde milyarlarca dolarlık yayın hakları pazarının pazarlanan müşterileri konumunda olacak.
Yanlış teşhisten dönme: Endüstriyelleşme değil ticarileşme
Maalesef, özellikle, futbol üzerine romantik, duygusal değerlendirmeler ile profesyonelleşmenin getirdiği kurallı oyuna karşı çocuk halimizle oynadığımız o eğlenceli, mücadeleci oyunu övmeye çalıştığımıza sıklıkla rastlıyoruz.
Bir yandan da Portekiz diktatörü Salazar’ın “3F”sinden esinle futbolun kitleleri yönetmekte kullanılan bir “afyon” olduğu üzerine lügat paralamaya bayılıyoruz.
Yine bunlarla birlikte, futbolun “asla sadece futbol olmadığı” gibi havalı tespitleri tekrar ederek “endüstriyelleşen” futbolu lanetleme seansları düzenlemeyi de seviyoruz.
Kimi elitist, kimi anarşist, kimi uydurma, kimi gerçeklikten kopuk bu yaklaşımlar sosyalistler, komünistler dahil solcular arasında pek sevildiğini biliyoruz.
Oysa futbol ve diğer spor dalları da ulusal ve uluslararası federasyonların kurulması ve düzenli yarışma organizasyonlarının kurulmasıyla birlikte kurallı, standartlaştırılan halleriyle sanayi devrimi sonrası dünyaya uygun hale getirildi. Yani, “endüstriyelleşme” esasında modern sporların varoluş haliyken yanlış bir teşhisle sporda ve özellikle futbolda yaşananları tanımlamak için kullanılır oldu.
İngiltere’de “Premier” ligin ve Avrupa’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nın yerine “Şampiyonlar Ligi“nin kurulduğu 1990’ların başlarıyla birlikte futbolun ve devamında diğer sporların da içinden geçtiği süreç bir “endüstriyelleşme” değil “ticarileşme” idi.
İşçi sınıfının ve yoksulların “holiganizm ile mücadele” denilerek tribünlerden uzaklaştırıldığı, sporcuların “yıldızlaştırıldığı”, düzenli televizyon yayınlarının geliştiği, reklam ve sponsorluğun geliştirildiği bu dönem sonunda artık annenize forma diktirmiyor, en fiyakalısından bir dükkândan satın alıyordunuz. Öyle ki, oyuncuların geleneksel forma değiştirme ritüelleri bile yasaklanma noktasına gelecekti. Zira, o formalar daha sonra internet üzerinden açık arttırmaya konu edilecekti.
Sporun piyasaya teslim edilmesi anlamına gelen bu doğru teşhisin bugün getirdiği sonuçlar ise önümüzdeki dönem açısından daha ciddi değerlendirmeleri gerektiriyor.
Modern kolezyumlar
Bugün her birinin kapasitesi en az 60-70 binlerle başlayan modern stadyumlar ve 30-40 binlerle ölçülen spor salonları hiçbir zaman “Roma kolezyumu”na bu kadar benzememişti.
Brezilya’nın favelaları ve Amerikan gettolarındam, Avrupa’nın göçmen sığınaklarına yoksulluk ve suç içerisinde yok olmaktan son anda yakasını kurtarabilen bir avuç yetenekli âdem oğlunun çıktığı sahalarda onları izleyenler giderek sadece “Roma yurttaşları”ndan oluşur hale geliyor.
Tribünleri eğlendirebildikleri ölçüde “zenginlik” ve “özgürlük” ile ödüllendirilen bu modern zaman gladyatörleri, aynı zamanda kendilerini izleyenlere de geldikleri bataklardan kurtuluşun mümkün olduğunu gösterip hem bir “gönül ferahlığı” hem de bir meşruiyet hissi vererek de benzersiz bir işlev üstleniyorlar.
Spor sahalarının kolezyuma, sporcuların gladyatörlere döndüğü yerde izleyici olmanın da bir bedeli olacağı kesin.
“Dünya üzerindeki en büyük şov”
Dünya Kupası’nın yeni formatı esasında uzun bir süredir konuşulan bir genişlemeyi içeriyor. Ancak Fifa Başkanı Infantino’nun göreve gelmesiyle birlikte esasında bugüne kadar birliğin pek fazla dahil olmadığı kulüp organizasyonu düzeyinde Dünya Kulüpler Şampiyonası’na getirilen yeni düzenlemenin ardından üçer takımlı 16 gruptan oluşması planlanan 48 ülkeli format dörder takımlı 12 grup ve 104 maçlık bir hal aldı. 32 günlük bu yeni turnuva formatıyla Dünya Kupası organizasyonu hiç olmadığı kadar ticarileştirilmeye de başlandı.
Bu format değişikliği ile artan takım sayısı özellikle Hindistan, Çin ve Endonezya gibi Asya’nın dünya nüfusunun yarısına yakınını barındıran kalabalık ülkelerinin turnuvaya katılımı garanti altına alınmak istense de evdeki hesap pek çarşıya uymadı. Bu ülkelerden beklenen yayın gelirleri bu nedenle beklenen düzeye gelmese de bu henüz ticarileşmenin sınırlarına dahi
Geriye baktığımızda, 2006’da Fifa’nın yayın gelirleri 1 milyar doları ancak geçiyordu. Sponsorluk gelirleri ile birlikte 2 milyar dolarlık bir gelire dahi ulaşılamıyordu. 2022’de Katar’da düzenlenen organizasyonda yayın gelirleri 3 milyar doları aşarken sponsorluk gelirleri ise 2 milyar dolara yaklaştı.
Bugün 4,3 milyar dolar yayın, Adidas, Coca Cola, Hyundai, Kia, Lenovo, Qatar Airways, Visa’dan sonra Suudi Arabistan’ın petrol şirketi Aramco’nun 400 milyon doları bulduğu tahmin edilen 4 yıllık bir anlaşmasıyla birlikte 2,8 milyar dolar sponsorluk ve 3 milyar dolarlık maç günü gelirleriyle 13 milyar dolarlık bir Dünya Kupası organizasyonu bekleniyor. Tarihte yapılan en büyük organizasyon diye övünen Paris Olimpiyatlarını üçe katlayacak bir organizasyon… Üstelik bu rakamlar 50 milyar doları aşması beklenen bahislere ilişkin hiçbir
Öte yandan, bu tür organizasyonları 1984’te tarihte ilk kez sponsorluk ile tanıştıran Los Angeles da 2028 Olimpiyatları’nın 7 milyar dolarlık dev bütçesinin önemli bir kısmını etkinlik günü gelirlerinden çıkarma peşinde.
Ucuz biletleri beklerken…
Konu ucuz biletler olunca Samuel Beckett’in meşhur oyunundaki gibi bitmek bilmeyen bir bekleyiş söz konusu. Yapılan resmî açıklamalarda, Olimpiyat oyunlarında en düşük fiyat olarak açıklanan 28 dolardan 1 milyon bilet satılması gerekiyor. Yine Fifa, özellikle gelen tepkiler üzerine aldığı kararla, her maç için en düşük fiyat olarak belirlediği 60 dolarlık biletlerden 1.000 tane satılacağını açıklamasına rağmen her yerde binlerce dolara alınabilen biletlere ilişkin hikayeler paylaşılıyor.
Örneklerden bazılarını aktaracak olursak, Dünya Kupası biletlerinin ortalama olarak 1.000 doları bulduğu söyleniyor, öyle ki sporcuların aileleri için bile 3.000 doları bulan fiyatlardan satıldığı konuşuluyor. 2018’de Rusya’da 1.000 dolar, 2022’de Dubai’de 1.600 dolar olan en yüksek fiyatlı final biletleri şimdiden 11.000 dolara çıkmış durumda. ABD’de en yüksek bilet fiyatlarının olduğu New Jersey eyaletinde ise biletlerin 33 bin dolara ulaştığı belirtiliyor.
İlk kez uygulanacağı duyurulan “dinamik fiyat” uygulaması ise biletlerin dört aşamada parça parça satışa çıkarılacağının duyurulmasının da etkisiyle gerçekte olmayan bir bilet azlığı algısı oluşturarak fiyatların katlanmasına neden olduğu söyleniyor. Hatta bu yüzden New York ve New Jersey’de Fifa’nın tüketici konumundaki seyircileri yanlış yönlendirdiği gibi iddialarla soruşturmalar dahi açılmış durumda.
Bu yüksek ticarileştirmenin getirdiği büyük bütçe ise üye federasyon ve konfederasyonlara adeta bir seçim rüşveti olarak dağıtılıyor. Seçimler öncesinde Dünya Kupası giriş primi 10,5 milyon dolardan 12,5 milyon dolara çıkartılırken toplam 16 milyon dolar da seyahat yardımı yapılacağı ilan edildi.
Öte yandan, Olimpiyatlara ilişkin durum da hiç farklı değil. Organizasyondan iki yıl önce satışa çıkartılan biletlerin en düşük 28 dolar olduğu söylense de şimdiden jimnastik elemeleri ve yelken finalleri için alınan biletlerin 1.200 doları, 8 atletizm etkinliği için alınan biletlerin toplam 11.000 dolara mal olduğunu açıklayan seyircilerin haberleri artıyor.
Fransa’da Roland Garros’ta turnuvanın favorilerini eleyen aşırı sıcakların sporcu ve izleyicilere olası olumsuz etkileri, ABD’nin vize politikasının neden olacağı “seyircisiz ülkeler” ve belki de “vizesiz sporcular” ihtimalleri, dünyadaki aktif savaşlar ve cihatçılardan kartellere güvenlik tehditleri, Rusya’nın turnuvalardan ihraç edilmiş olmasına karşın ev sahibi ABD’yi bir kenara koyalım ama İsrail’in kulağını bile çekemeyen bir siyasallaşma gibi bir sürü soruna rağmen, yaz aylarıyla 2026 yılı, sporun ticarileşmesinde İngiltere’de oyuncu ücretlerinin serbest bırakıldığı 1961 yılı ya da İngiliz Premier ligi ve Şampiyonlar Ligi’nin kurulduğu 1992 yılı gibi futbolun ve genel olarak sporun geri dönülmez bir dönemeci daha aldığı yıl olacak.

