Taşlar yerinden oynarken Türkiye’de işçi sınıfı

Dosya Öne Çıkanlar Sayı 35 (Mayıs-Haziran 2026)

Türkiye’de çalışan her on kişiden yedisinin hayatını emek gücünü satarak kazandığı günümüzde, istihdamdaki 32,6 milyon kişinin 23,1 milyonunu oluşturan ücretli kesim, nesnel olarak ülkenin en büyük toplumsal ve siyasal gücü konumundadır. Ancak bu devasa nicel büyüme, kendi içinde sınıfı zayıflatan derin yapısal çelişkiler, eşitsizlikler ve mekânsal kutuplaşmalar barındırmaktadır. Sınıfın istihdam ağırlığı %60 oranla hizmet sektörüne doğru kayarken; klasik sanayi proletaryası İstanbul’un merkezinden ziyade Marmara çeperindeki büyük fabrika havzalarında toplanmış ve coğrafi olarak parçalanmıştır.

F. Serkan Öngel

Türkiye hem siyasal hem de ekonomik olarak ağır bir krizin içinde. Türkiye işçi sınıfı da bu süreçte güvencesizliğin, artan geçim sıkıntısının, ağır çalışma koşullarının yarattığı zorlu bir dönemden  geçiyor. Bu süreçte işçi sınıfının kendini bir sınıf olarak örgütleme kapasitesinin zayıflığı, sendikal hareketin giderek daha fazla görünür hale gelen krizi ile daha da belirgin hale geliyor. Bu bağlamda, bu yazı, işçi sınıfının içinden geçtiği bu zor dönemde, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve TÜİK verileri ışığında sınıfın nicel durumunu, mekânsal dağılımını, demografik özelliklerini ele alarak, sınıfın örgütlenme kapasitesinin güçlendirilmesi için bir altlık oluşturma amacındadır. Makale öncelikli olarak işçi sınıfının nicel büyümesini ve bunun kaynaklarını, sanayi ve hizmet sektörlerinin durumunu mekânsal düzeyde ele almaya çalışıyor. Aynı zamanda eğitim, vasıfsızlaşma, toplumsal cinsiyet bağlamında işçi sınıfındaki eğilimleri ortaya koymayı amaçlıyor. Kayıt dışılık ve sendikal yapı da ele alınan konular arasında.

1. Nicel Büyüme ve Tarımın Çözülmesi: Proleterleşme Sürüyor

Türkiye’de işçi sınıfının nicel ağırlığı tartışma götürmez bir biçimde artıyor. Ücretli emeğin toplumun ana gövdesi haline geldiği bir süreçten geçiyoruz. TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi verilerine göre, ücretli, maaşlı ve yevmiyeli çalışanların toplam istihdam içindeki payı 2014 yılında %66 iken, 2025 yılında %71,7’ye yükselmiş durumda. Mutlak rakamlarla ifade edildiğinde bu veri, 2014–2025 arasında ücretli emek açısından yaklaşık 6 milyon kişilik ilave bir nüfusun oluştuğunu gösteriyor. Ücretlilerin sayısı 2014 yılında 17 milyon iken 2025 ile birlikte 23 milyonu geçmiş durumda. Yani 2025 yılı itibarıyla 32,6 milyonluk toplam istihdamın 23,1 milyonu ücretlilerden oluşuyor. Buna göre çalışan her on kişiden yedisi hayatını emek gücünü satarak sürdürüyor.

Tablo 1. İşteki duruma göre istihdam ve değişim (toplam içinde pay, %)

İşteki durum201420242025
Ücretli/maaşlı/yevmiyeli66,070,971,7
Kendi hesabına17,316,216,1
Ücretsiz aile işçisi12,28,27,6
İşveren4,54,64,6

Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi. Ücretli payının artışı, esas olarak ücretsiz aile işçiliğinin (tarım) erimesinden kaynaklanmaktadır.

Ancak bu genişlemenin temel kaynağı net bir biçimde görülüyor. Tarım dışı sektörlere bakıldığında ücretli oranı son on yılda %81 dolaylarında sabit kalırken, ücretli emeğin genel istihdamdaki payının artması, esas olarak kentteki yeni bir sanayileşme dalgasından ziyade, tarımın çözülmesinden ve ücretsiz aile işçiliğinin erimesinden kaynaklanıyor. TÜİK verileri üzerinden belli varsayımlarla, tarım sektörü yaş ortalaması 47 olarak tahmin ettik. Tarım alanı çalışanlarının yaklaşık yarısının 50 yaş üzerinde olduğu, tarımın gençlerin uzak kaldığı bir alan olduğu muhakkak. 

2. Sektörel Dağılım ve Mekânsal Kutuplaşma: Hizmetlerin Ağırlığı ve Sanayi Havzaları

İşçi sınıfının sektörel dağılımına bakıldığında ise üretimden hizmete doğru kaymanın devam ettiği söylenebilir. SGK verilerine göre kayıtlı ücretlilerin yaklaşık %60’ı hizmet sektörlerinde, %27,4’ü sanayide, %12’si inşaatta istihdam ediliyor. Klasik sanayi proletaryası sınıfın kayıtlı kesimlerinin yalnızca dörtte birini oluştururken, perakende ticaret (1,5 milyon), bina inşaatı (1,4 milyon) ve yiyecek-içecek (0,9 milyon) gibi kollar en yoğun istihdam alanları olarak görülüyor.

Tablo 2. Formel ücretlinin sektörel dağılımı (SGK 4/1-a, 2024)

NACE kesimiSigortalıPay
Hizmetler9.873.045%59,5
Sanayi4.547.523%27,4
İnşaat1.991.728%12,0
Tarım163.607%1,0

Kaynak: SGK 2024

Sınıfın üretim alanındaki en büyük handikaplarından biri mekânsal ve işyeri ölçeğindeki parçalanmışlık. İşçi sınıfın içinde İstanbul hala önemini ve başat kent olma vasfını sürdürüyor. İstanbul tek başına kayıtlı ücretlilerin %27,2’sini (yaklaşık 4,5 milyon kişi) barındırıyor.  Ücretlilerin yoğunlaştığı ilk on il ise toplam ücretli nüfusun %61,5’ini bünyesinde topluyor. Bu yığılmanın ürettiği dengesizlikler hala kendini hissettiriyor.

Tablo 3. Sigortalının ile göre dağılımı (SGK 4/1-a, 2024)

İlSigortalıPayİşyeri ölçeği
İstanbul4.512.556%27,27,4
Ankara1.285.254%7,77,7
İzmir986.985%5,96,5
Bursa733.892%4,47,7
Kocaeli606.783%3,710,3

İşyeri ölçeği burada ilin tüm sektörlerindeki genel ortalamadır (toplam sigortalı / toplam iş yeri). Kaynak: SGK 2024, Tablo 1.11. İlk on il sınıfın % 61,5’ini barındırır.

Belli illerde yaşanan bu yığılma, sınıf için ikili bir yapı oluşturuyor. İmalatı ağır/sermaye-yoğun (kimya, metal, makine, otomotiv) ve hafif/emek-yoğun (gıda, tekstil, giyim) olarak ayırdığımızda, ağır sanayinin büyük-ölçekli çekirdeğinin İstanbul’da değil, Marmara çeperinde ve İç Ege Anadolu’da toplandığı görülüyor. İstanbul ağır sanayide sayıca lider olsa da parçalanmış bir yapıya sahip. Ağır sanayideki işyeri ölçeği ortalama olarak yalnızca 9,7 (Tablo 3’teki 7,4 ise ilin tüm sektörlerindeki genel ölçektir). Oysa işyeri ölçeği Kocaeli’de 33,6, Tekirdağ’da 32,9, Manisa’da 29,4’tür. Yani sanayi proletaryasının fabrika-tipi, büyük tesislerde toplanmış çekirdeği büyük metropolde değil, onu çevreleyen sanayi kuşağındadır.

Tablo 4. Ağır sanayinin büyük fabrika havzaları (2024)

İlAğır sanayide sigortalı sayısıİşyeri ölçeği
İstanbul323.5159,7 
Kocaeli188.01933,6
Bursa163.87722,7
Tekirdağ71.65632,9
Manisa67.09729,4

İşyeri ölçeği = ağır sanayi sigortalısı / ağır sanayi iş yeri (Tablo 3’teki genel ölçekten farklıdır). Kaynak: SGK 2024, Tablo 1.11, kendi hesaplamalarımız.

Bu bağlamda sektörel uzmanlaşma coğrafyada kendini net olarak göstermektedir. Otomotiv işçisinin yarıya yakını Bursa ve Kocaeli’de, tekstil işçisinin önemli kısmı Gaziantep ve Bursa’da, turizm-konaklama sektörlerinde işgücünün yarısı Antalya ve İstanbul’da toplanmaktadır. Bu havzalar, sınıfın mekânsal gücünün maddi zeminini oluşturmaktadır.

3. Demografik Dönüşüm: Yaşlanan Yapı, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Eğitimli Proletarya

Sınıfın kimliğine demografik olarak bakıldığında iki belirgin yapı ortaya çıkmaktadır. Birincisi yaşlanmadır. İstihdamın ortalama yaşı 2014’te 37,6 iken 2025’te 39,4’e çıkmış, elli yaş üstünün payı % 17,8’den % 23,1’e yükselmiştir. Genç (15–24) payı ise gerilemiştir (ortalama veriler bizim varsayımlarımıza dayanmaktadır ama net bir eğilimi göstermektedir) İstihdam piramidi 35–44 yaş grubunda yoğunlaşmaktadır. Bu durum hem nüfusun yaşlanmasının hem de gençlerin istihdama geç ve zor girmesinin işareti olarak değerlendirilebilir.

İkinci olarak emek süreçlerinde cinsiyet eşitsizliği varlığını sürdürmektedir. Toplam istihdamda kadınların payı yalnızca %33’tür ve kadınlar sadece belirli sektörlere sıkışmıştır. Sağlık ve sosyal hizmetlerde çalışanların %71’i, eğitim sektöründe çalışanların %59’u kadınken; bu oran inşaat sektöründe %5, madencilikte %6’dır. Bu, toplumsal yeniden üretimin (bakım, eğitim, sağlık) kadına, ağır ve fiziksel işlerin erkeğe yüklendiği keskin bir iş bölümünü göstermektedir.

Tablo 5. Seçili sektörlerde yaş ve cinsiyet (2024)

Sektörİstihdam (bin)Ort. yaşKadın %
Sağlık/sosyal2.05239,270,8
Eğitim2.00438,959,0
Konaklama/yiyecek1.89936,531,4
İmalat6.26137,427,7
İnşaat2.16138,95,2
Tarım4.82646,942,1

Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi, 2024. Ortalama yaş, yaş gruplarının orta noktaları (15–19 için 17 ve 65+ için 70 varsayılmıştır) istihdamla ağırlıklandırılarak tarafımızca hesaplanmıştır. TÜİK’in doğrudan açıkladığı bir değer değildir. Üst grubun (65+) açık uçlu olması nedeniyle değerler, özellikle yaşlı-yoğun tarımda, yaklaşık olarak okunmalıdır. Genç emeğin en yoğun olduğu sektör konaklama-yiyecek sektörü olarak görülmektedir (sektördeki istihdamın % 25’i gençtir).

4. Eğitim ve meslek: vasıflanan sınıf, durağan meslek yapısı

Sınıfın vasıf yapısı da son on yılda köklü biçimde değişmiş durumdadır. Yükseköğretimli istihdamın payı 2014’te %19,6 iken 2025’te %30,7’ye yükselmiştir. Sayısal olarak yükseköğretim mezunlarının sayısı 5,1 milyondan 10 milyona çıkarak neredeyse iki katına ulaşmıştır. İlköğretim ve altı ise %60,5’ten %42,7’ye gerilemiştir. Bu anlamda işçi sınıfı, eğitim düzeyi hızla yükselen bir kesimi oluşturmaktadır.

Ancak burada çarpıcı bir uyumsuzluk söz konusudur. Eğitim düzeyi hızla yükselirken, meslek yapısı çok daha yavaş değişmektedir. Yönetici ve profesyonel mesleklerin payı %14,3’ten %18,1’e çıkmıştır. Yani diploma sayısı, nitelikli iş sayısından çok daha hızlı artmaktadır. Bu, eğitimli emeğin vasıfsız işlere kaydığını, bu anlamda hizmet, satış ve hatta niteliksiz işlerde yoğunlaştığını göstermektedir. Eğitimli işgücü, artık soyut bir kavram değil, istatistiksel bir olgudur. İşsizlerin üçte birinin (%31,1) yükseköğretimli olması bu durumu somut olarak ortaya koymaktadır (TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi, 2024).

Tablo 6. Meslek gruplarının dağılımı (2024)

Meslek grubuPayKadın %
Hizmet ve satış elemanları%19,638,9
Niteliksiz işler%14,543,0
Sanatkâr/zanaat%13,213,5
Profesyoneller%12,549,0
Operatör/montajcı%9,611,2
Büro elemanları%7,044,5
Yöneticiler%5,619,6

Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi (ISCO), 2024.

Meslek yapısına baktığımızda, rutin el emeği (hizmet/satış elemanları, niteliksiz işler, operatörler) toplamın %57’sini oluşturmaktadır. Bu kesim sınıfın tartışmasız çekirdeği olarak nitelendirilebilir. Büro, teknisyen ve profesyoneller gibi çelişkili konumlar eklendiğinde oran %83’e çıkmaktadır. Yöneticiler (%5,6) ve büyük ölçüde kendi hesabına çalışan nitelikli tarım (% 11) bu sınırın dışındadır. Sınıfın sınırı, nereden çizildiğine göre %57 ile %83 arasında görülmektedir.

5. Görünmeyen yapı: Kayıt dışılık ve yedek ordu

SGK İstatistikleri sınıfın yalnızca kayıt altındaki yapısını ortaya koymaktadır. TÜİK’in tüm istihdamı kapsayan verisiyle SGK arasındaki yaklaşık 6,5 milyonluk fark, büyük ölçüde kayıt dışı ücretlilerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de son 10 yılda kayıt dışılık %35’ten %26,5’e gerilemiş olsa da hala her dört çalışandan biri bu kapsamdadır. Üstelik bu oran kadınlarda (%33) erkeklerden (%23) daha yüksektir. Tarımda %82, inşaatta %27, konaklamada %23 olarak gözlemlenirken, kamu, eğitim ve finansta %5’in altındadır. 

Sınıfın yapısının en az görünen ama belki en belirleyici katmanı, istihdamın dışındaki nüfustur. İstihdamdaki 32,6 milyonun ve 3,1 milyon işsizin yanında, işgücünün tümüyle dışında 30,2 milyon kişi vardır. Bu kesimin 21 milyonu kadındır. “Hiç çalışmamış” olanların %84’ü yine kadınlardan oluşmaktadır. TÜİK’in son açıkladığı istatistiklere göre (Mart 2026) İşsizlik oranı %8,1 seviyesinde gerçekleşmiştir. Zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranı (DİSK-AR’ın açıkladığı Geniş Tanımlı İşsizlik) 2026 yılı Mart ayında bir önceki aya göre 1,6 puan artarak %31,5 oldu. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı %21,0 iken işsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı %20,4 olarak tahmin edildi. 

Marx’ın “yedek sanayi ordusu” dediği bu havuz, sermayenin ücret üzerinde sürekli baskı kurmasını sağlayan, istendiğinde harekete geçirilebilir devasa bir potansiyeldir. Kadın emeğinin büyük kısmının ne istihdamda ne işsiz, doğrudan işgücü dışında, hane içi karşılıksız emekte tutulması, Türkiye işçi sınıfının yapısına kazınmış en derin eşitsizlik olarak görülmektedir.

6. 12 Eylül’ün Mirası: Örgütsüzlük ve Sendikal Kriz

İşçi sınıfı son yıllarda, yüksek enflasyon ortamında hayatta kalma mücadelesi ortadadır. Özellikle 2021 ve sonrasında patlak veren fahiş fiyat artışları, zaten zamlardan bunalmış olan işçi sınıfını “bıçak kemiğe dayandı” noktasına getirmiştir. Üzerine işçilerin alacaklarını bile alamadığı kara bir düzen söz konusudur. Son dönemde maden işçilerinin eylemi ile kamuoyuna damgasını vuran işçi alacakları meselesi, işçi sınıfı açısından en öncelikli konulardan biridir. Vergilerin, yasaların, fiili hak gasplarının gölgesinde sınıfın kendi sorunları etrafında toplanması bir zorunluluktur. 

Bu yoksullaşma sadece enflasyondan değil, ücretlerin yapısal olarak çok düşük tutulmasından ve sömürü oranının yüksekliğinden de kaynaklanmaktadır. SGK verileri, havayolu taşımacılığı, bilişim veya finans gibi yüksek ücretli alanların sayıca çok küçük alanlar olduğunu, işçi sınıfının omurgasını oluşturan perakende, yiyecek-içecek, inşaat ve giyim gibi milyonlarca kişinin çalıştığı sektörlerin ise ücret skalasının en dibinde yer aldığını göstermektedir.

Böylesi bir sömürü ve yoksullaşma tablosu karşısında işçi sınıfının en büyük engeli örgütsüzlüğüdür. Türkiye’de 16,8 milyona yaklaşan işçinin (memur statüsündeki kamu emekçileri hariç) yalnızca 2,2 milyonu, yani %13,2’si sendikalıdır (81 İl Cinsiyet Bazlı Sendikal İstatistikler, Şubat 2026). Kadın işçiler açısından durum daha vahimdir. Erkeklerde örgütlülük %14,7 iken, kadınlarda %10,2 seviyesindedir.

Veriler incelendiğinde Türkiye’de iki ayrı sendikal coğrafya olduğu görülür. Bir yanda Tunceli, Hakkari, Erzurum gibi kamu işçiliğinin ağırlıkta olduğu, özel sektörün cılız olduğu illerdeki eski taşeron işçilerinin ağırlığını oluşturduğu kamu işçilerinde yüksek sendikalaşma, diğer yanda Kocaeli, Manisa, Bilecik gibi büyük ölçekli sanayiye dayalı geleneksel sektörlerdeki görece yüksek sendikalaşma oranı. Buna karşın, sınıfın ezici çoğunluğunu oluşturan, özel sektörün yoğunlaştığı İstanbul, Antalya, Mersin gibi illerde sendikalaşma oranları çok düşüktür (%10 civarı ve 6). Kısacası ana gövdeyi özel sektör oluşturmasına rağmen, özel sektör büyük ölçüde örgütsüzdür. 

Bürokratik ve sarı sendikaların hâkim olduğu, sendikaların işçileri temsil etmediği, çoğu örnekte işverenin işyerlerindeki uzantısı haline geldiği somut bir gerçektir. Bu süreçte DİSK’in ise tarihsel mirasını yok sayan birkaç sendika eli ile bürokratik bir çizgiye savrulduğu görülmektedir. 

Bu tablonun tarihsel kökleri, 24 Ocak kararlarını tahkim etmek için gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesine dayanmaktadır. 1960’larda 274 ve 275 sayılı yasalar işçilere federasyon ve birlikler kurma hakkı veren özgürlükçü bir iklim sağlamışken, 12 Eylül sonrası çıkarılan 2821 ve 2822 sayılı yasalar (ve bugünkü devamı niteliğindeki 6356 sayılı yasa), sınıfın elinden grev hakkını ve bağımsız örgütlenme hakkını büyük oranda almıştır. 12 Eylül düzeni, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, özelleştirmeler, atipik çalışma ve taşeronlaşmayı getirirken, sendikaları hantal, bürokratik, işçi sınıfından kopuk, profesyonellerin yönettiği ve çoğu zaman “işveren vekili” gibi davranan sarı/bağımlı yapılara dönüştürmüştür. Bugün sahada fiili meşruiyet temelinde direnen az sayıdaki bağımsız sınıf sendikası dışında, mevcut sendikal mimari, işçileri kontrol altında tutan bir mekanizma işlevi görmektedir. Kurumsal kapasitesi yüksek, işçi örgütü vasfı taşıyan sendikaların sayısı ise bir elinin parmaklarını geçmemektedir. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın DİSK içindeki yalnızlığı bunun somut örneğidir. Sendikanın 30 bin üyesi ile emek rejimini etkileyecek eylemlere imza atması, örgütlülük ile kazanımlar arasındaki güçlü bağı ortaya koymaktadır. Sektördeki ağırlığı sadece %2-3 olan bir sendika, sadece sektörü açısından değil, tüm işçi sınıfı açısından umut vadeden eylemlere imza atmaktadır.

7. Eylemlilik, Kültürel Hegemonya ve Sınıf Bilinci

Enflasyon kıskacında reel gelirlerin eridiği dönemler, tarihsel olarak tepkilerin biriktiği ve patladığı süreçlerdir (örneğin 1989-1992 Bahar Eylemleri). Nitekim son dönemde, kimisi kazanımla sonuçlanan ve emek rejimini dönüştürecek etkiler yaratan eylemliliklerin, işçilerin can havli ile ortaya çıktığı, onların kısa vadeli ihtiyacına karşılık veren çok sayıda etkili eylem gerçekleşmektedir. Ankara’da Türkiye’nin gündemine ve vicdanına oturan Maden işçilerinin eylemi bunlardan biridir. Ancak bu tip eylemlerin etkisinin örgütlü bir güce dönüşmesi, işyerlerinde işveren karşısında somut kazanımlara dönüşmesi önemlidir. İşçilerin var olan eylem kapasitesine odaklanan ancak örgütlenme potansiyelini göz ardı eden her yaklaşım, ne kadar iyi niyetli olsa da, bir vadede işçi sınıfının örgütsüzlüğünün faillerinden biri haline gelme potansiyeline sahiptir.

Bunun yanında işçi sınıfının eylem kapasitesine ya da örgütlenme potansiyeline yönelen az sayıdaki çabanın bu çabayı istem karşıtı ve siyasal bir bilince dönüştürüp dönüştüremediği sorunsalı kritiktir. Mevcut tabloda örgütlü emeğin ana gövdesi, sorunların çözümünü siyasetten ve sistemin bütününden ziyade, sadece çalışılan işyerinde ve tek bir toplu sözleşmede ya da kısa vadeli alacakları ile ilgili görüşmelerde görmektedir. Bu anlamda işçiler genellikle pragmatik davranmakta, sadece kısa vadeli kazanımlara odaklanmakta, radikal söylemlere dönem dönem meyletseler de eylem bittiğinde sendikal süreçlere ve siyasete sırtlarını dönmektedirler. Her ne kadar sol siyasete mesafeli olsalar da başları sıkıştığında mücadele deneyimine güvendikleri için sol kadroları öne taşımaktan çekinmemektedirler.

Bu apolitikleşmenin veya farklı bir politik hatta eklemlenmenin arkasında, Kültürel Hegemonya olgusu yatmaktadır. Bursa, Kocaeli, Denizli, Antep, Çerkezköy gibi ağır sanayinin kalbi olan yerler, sınıfın en güçlü olabileceği havzalar olmalarına rağmen, uzun yıllar milliyetçi-muhafazakâr siyasetin ve mevcut iktidarın hegemonyası altında kalmıştır. 1990’lı yıllardan itibaren solun işçi mahallelerinden koparılması, tarikatlar ve cemaatler eliyle yardımların ve iş imkânlarının dağıtılması, işçilerin “sınıf kimliği” üzerinden değil, “kültürel kimlik” üzerinden örgütlenmesine yol açmıştır.

Fakat bu hegemonyayı ayakta tutan maddi yapı, yani ücretlerin alım gücü çöküşe geçtikçe, söz konusu hegemonyanın çatlakları da derinleşmektedir. 

Sonuç

Türkiye’de çalışan her on kişiden yedisinin hayatını emek gücünü satarak kazandığı günümüzde, istihdamdaki 32,6 milyon kişinin 23,1 milyonunu oluşturan ücretli kesim, nesnel olarak ülkenin en büyük toplumsal ve siyasal gücü konumundadır. Ancak bu devasa nicel büyüme, kendi içinde sınıfı zayıflatan derin yapısal çelişkiler, eşitsizlikler ve mekânsal kutuplaşmalar barındırmaktadır. Sınıfın istihdam ağırlığı %60 oranla hizmet sektörüne doğru kayarken; klasik sanayi proletaryası İstanbul’un merkezinden ziyade Marmara çeperindeki büyük fabrika havzalarında toplanmış ve coğrafi olarak parçalanmıştır.

Demografik açıdan da işçi sınıfı çarpıcı bir dönüşüm içindedir. İşçilerin eğitim düzeyi hızla artmasına rağmen, diploma sayısının nitelikli işlerden çok daha hızlı artması, eğitimli emeğin vasıfsız ve rutin işlere yönelmesine, dolayısıyla emeğin değersizleşmesine yol açmaktadır. Buna ek olarak, toplumsal cinsiyet eşitsizliği sınıfın yapısal bir özelliği olmaya devam etmektedir. Kadınlar hizmet sektörüne ve özellikle bakım emeğine (bakım, eğitim, sağlık) hapsedilirken, işgücü piyasasının tamamen dışında tutulan ve “hiç çalışmamış” kesimin büyük çoğunluğunu oluşturan 21 milyon kadın, sermayenin ücretler üzerinde sürekli baskı kurmasını sağlayan devasa bir “yedek işgücü ordusu” işlevi görmektedir.

 

Sınıfın yüksek enflasyon, reel ücret kayıpları ve ağır sömürü koşulları karşısındaki en büyük zafiyeti ise tarihsel kökleri 12 Eylül 1980 askeri darbesine dayanan örgütsüzlüğüdür. 12 Eylül düzeninin yarattığı sendikal mimari, sınıfın elinden bağımsız örgütlenme ve grev hakkını almış, sendikaları işçi sınıfından kopuk, bürokratik ve “işveren vekili” gibi davranan yapılara dönüştürmüştür. Özel sektörün ezici çoğunluğunun örgütsüz olması, güvencesiz ve kayıt dışı çalışmanın yaygınlığı ve toplam sendikalaşma oranının %13,2 gibi düşük bir seviyede kalması, sınıfı ekonomik krizler karşısında savunmasız bırakmaktadır.

Türkiye’nin ekonomik ve siyasal krizden çıkış anahtarı, bu geniş emekçi kesimlerin elindedir. Mesele sadece işçilerin örgütsüzlüğü değildir. Aynı zamanda sorunlarının sahipsiz kalması ve tepkisel eylemlerinin sistem karşıtı bir bilince dönüşememesidir. Bugün en büyük ihtiyaç; işçilerin kısa vadeli, işyeri ölçekli tepkisel patlamalarını, işyeri komitelerinden ve demokratik kitle sendikacılığından güç alan kalıcı örgütsel temellere dönüştürmek ve sınıfı siyasallaştırmaktır.

 

Tıpkı Blade Runner filmindeki “Hepimiz gerçek bir şey arıyoruz” repliğinde olduğu gibi; algıların yönlendirildiği, kopya ile gerçeğin birbirine karıştığı bu dönemde Türkiye işçi sınıfı, girdiği ekmek kavgasında yalnızca anlık hayatta kalma yollarını değil, kendi gerçeğini, dayanışmasını ve sınıf bilincini örgütlemelidir.

 

Related Posts