Hakan Yurdakan
“Sınavdır bu dünya… Hepsi Allah’tandır. İşvereni zenginlikle sınıyor… Benim sınavım fakirlik”
“Sabredeceksin arkadaşım, ayağını yorganına göre uzatacaksın… Patron kötü niyetliyse onun cezasını Allah verir zaten. İşinize bakın…”
Yukarıdaki sözleri söyleyenler birer işçi.
Unutmayalım ki, sermaye düzeni sadece meta ve artık değer üretmekle kalmaz, aynı zamanda kendine, sınıfsal çıkarlarına yabancılaşmış emeği de imal eder. Ve artık, din sömürüsü, emek sömürüsü için her zamankinden daha fazla vazgeçilmezdir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ve kapitalizmin “Altın Çağı” olarak tanımlanan dönem, piyasaların doyma noktasına gelmesi ve kâr oranının düşmesiyle birlikte 1970’li yıllarda kapitalizmin kriziyle sona eriyordu. Böylece yığınsal üretim ve kitlesel tüketime dayalı “Fordist birikim modeli” ve refah devleti uygulamalarından da vazgeçiliyordu. 1980’li yıllarda ise, sermayenin dünya seviyesinde dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmaya çalışıldığı ve aynı zamanda işçi sınıfına kapsamlı bir saldırının temel alındığı neoliberal politikalar dönemi başlıyordu.
Türkiye kapitalizmi de aynı dönemde benzer dönüşümler geçirmekteydi. 1980’de “12 Eylül Askeri Diktatörlüğü” ile artık işlemez hale gelen “İthal ikameci” sermaye birikim modelinden “İhracata dayalı” birikim rejimine geçiliyordu. Ve yeni rejime uygun olarak sermayenin ve dinci gericiliğin önündeki bütün engeller kaldırılırken, Türkiye işçi sınıfına ve aydınlanmasına her alanda bir saldırı başlatılıyordu.
ÜRETİM SÜRECİNİN BÖLÜNMESİ, ÜRETİM ÖLÇEĞİNİN KÜÇÜLMESİ
Ücretlerin reel olarak düşürülmesi, sendikasızlaştırma, esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışma koşullarının dayatılması gibi birçok saldırı başlığı ile birlikte bu saldırılara nesnel bir zemin hazırlayacak olan, sermayenin yeni bir yönelimi de ortaya çıkıyordu. Bu yönelim, üretim sürecinin bölünmesi, üretim ölçeğinin küçültülmesi şeklinde olmuştur. Söz konusu yönelim, bugün artık sanayinin yapılanmasında yaygınlaşmış bir uygulama durumuna gelmiştir.
Üretim sürecinin bölünmesinin iki farklı uygulaması bulunmaktadır. İlki; aynı üretim mekânı içinde emek-yoğun bazı işlerin farklı kapitalistlerin sorumluluğuna devredilerek işin bütününün parçalanması şeklinde olup, uygulamada “taşeronlaştırma” olarak adlandırılmaktadır. Diğer uygulama ise; üretimin belli aşamalarının dışarıya yaptırılması, bir başka anlatımla üretimin mekânsal olarak parçalanması şeklindedir. Böylece, merkezinde tekel konumunda bir ana şirketin, çevresinde ise irili ufaklı tedarikçilerin (ya da yan sanayi firmalarının) bulunduğu bir katmanlı tedarikçi zinciri ya da ağı oluşmaktadır.
Bu yapıda, nihai ürün merkezdeki ana firma tarafından üretilmekte, nihai ürün için gerekli ara ürünler ise kademeli bir şekilde, zincirin son aşamasındaki görece daha küçük ölçekteki tedarikçilerden, ana firmanın çeperindeki ilk tedarikçilere doğru üretilmektedirler. Zincirin son halkasındaki firmaların çıktısı, bir üst tedarikçi için girdi olmaktadır.
Tekel niteliğindeki ana firma, teknoloji-yoğun ve vasıflı emek gerektiren işleri kendi bünyesinde bırakırken; emek-yoğun, düşük teknoloji ve görece daha az vasıf gerektiren ve hatta basit (düz) emeğin yeterli olduğu üretim aşamalarını tedarikçilere (yan sanayiye) aktarmaktadır. Bu durum, tedarik zincirinin alt katmanlarına doğru daha belirgin olabilmektedir.
Üretim sürecinin bu şekilde bölünmesi, tekelci büyük sermayeye iki önemli avantaj sağlamaktadır. İlki maliyet ve artık değer avantajı, ikincisi ise sermaye-emek çatışmalarının önemli bir kısmının tedarikçilere yansıtılmış olmasıdır.
Küçük ve orta ölçekli tedarikçi işletmelerde işçilerin sendikal örgütlenmesinin düşük seviyede bulunması, esnek ve sigortasız çalışmanın yaygınlığı ve vasıfsız emeğin ağırlıkta olması gibi nedenlerle işçilik maliyetleri çok düşük düzeylerdedir. Bu durum, merkezdeki ana şirketin tedarikçilerden elde ettiği ara-mal girdi maliyetlerini en aza indirebilmesini sağlamaktadır.
Eğer ana şirket bu girdileri kendi bünyesinde üretecek olsaydı; hem ortalama ücretin yüksekliği ve hem de birim üretim başına daha fazla emek-zaman harcanmış olacağı için maliyetleri artacaktı. Böylece tedarik ağının içinde bulunduğu iş kolunda, işçilere ödenen ücretler toplamda azalmış olmaktadır.
Bu yolla tekel konumundaki ana şirket, kendi işçilerinden elde ettiği artık değerin yanında, küçük ve orta ölçekli işletmelerden de “ekstra artık değer” (ya da “artık kâr”) sızdırmaktadır. Bir başka anlatımla; tekelci şirketler ile tedarikçi işletmelerde çalışan işçiler tarafından üretilen toplam artık değer, söz konusu şirketler arasında, üretime ayırdıkları sermayeleri oranında paylaşılmış olmaktadır.
Gerçekten de küçük ve orta ölçekli sanayi işletmeleri (KOBİ), imalat sanayinde faaliyet gösteren işletmelerin %99.4’ünü oluşturmalarına ve imalat sanayindeki istihdamın %61.5’ini sağlamalarına rağmen, katma değerdeki payları ancak %27.6 seviyesindedir (2016 verileriyle).
Tedarikçi ağları kapsamında KOBİ’lerin yaygınlaşmasının, tekelleşme sürecine engel olmadığını da not düşmek gerek. Rekabet, aynı pazara üretim yapan ve piyasayı etkileyecek güçte olan tüm şirketler arasında süreceği gibi, küçük ve orta boy tedarikçi firmaların (ve yan sanayi işletmelerinin) kendi aralarında da devam edecektir. Büyük sermaye sahibi şirketler, bindikleri dalı kesmek istemeyecekleri için tedarikçi ağlarının çökmesine izin vermeyeceklerdir. Ancak ara-mal ihtiyaçlarını daha ucuza sağlamak amacıyla, bir yandan da tedarikçi firmalar arasında kontrollü rekabeti teşvik edeceklerdir.
EMEK SÜRECİNİN KONTROLÜ
Sermaye birikim rejiminin değişmesi, uluslararası kapitalist sistem ile bütünleşme ve rekabet şartlarının ağırlaşması ve üretim süreçlerinin bölünmesi, kapitalist şirketlerin emek sürecinin kontrol yöntemlerinde de değişikliklere yol açmıştır.
Emek süreci, insan emeğinin üretim amacıyla, emek araçları ve emek nesneleri (yani üretim araçları) ile bir araya geldiği bir süreçtir. Aslında bu anlamıyla tüm toplumsal biçimlerde var olan bir süreçtir. Ancak kapitalist üretim tarzında, üretim süreci, emek süreci ile birlikte artık değerin üretildiği, işçinin artık emeğine el konulduğu “değerlenme” sürecini de içerir. Artık değer üretimiyle birlikte bağımlılık ilişkilerinin de yeniden üretildiği emek süreci, sınıf mücadelesinin ilk aşaması olarak da düşünülebilir. Bu nedenle emek sürecinin kontrolü kapitalistler için yaşamsal önemdedir.
Emek sürecinin kontrol yöntemleri açısından kapitalist işletmeler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Tekelci sermaye grupları ve diğer büyük boy işletmeler, emek sürecinin denetiminde genellikle “yalın üretim” ya da “esnek birikim” adı altında toplanabilecek teknikleri kullanmaktadırlar. Bunlar, “Toplam kalite yönetimi ve kalite çemberleri”, “Takım çalışması”, “Tam zamanında üretim”, “Esnek iş gücü” ve “Sürekli iyileştirme (kaizen)” gibi teknikler olup; belli bir seviyede teknik donanımı, uzmanlaşmış yöneticileri ve sahada uygulayabilecek vasıflı emeği, dolayısıyla da işletmelerin önemli bir bütçe kaynağı ayırmalarını gerektirmektedir.
Bu nedenle söz konusu emek süreci kontrol yöntemleri, ancak pazar payı, üretim hacmi ve sermaye bakımından büyük ölçekli şirketlerde uygulanabilmektedir. Çünkü bu yöntemlerle sağlanacak artık değer artışı, ancak ölçek, belli bir düzeyin üzerinde ise, teknik donanım, uzman yöneticiler ve vasıflı emek maliyetlerinden daha fazla olabilmektedir. KOBİ’lerin önemli bir kısmı açısından bu yöntemler ekonomik olmamaktadır. Gerçekten de KOBİ niteliğindeki firmalarda, nitelikli iş gücünün toplam çalışan işçi sayısına oranının %14, çalışan mühendislerin oranının ise %6.5 olduğu ve işletme başına bir mühendis bile düşmediği (0.7) görülmektedir.
KOBİ sermayesinin uyguladığı bir başka yöntem vardır: Dinin araçsallaştırılması. Emek sürecinin kontrolü ve çalışma disiplininin sağlanmasında en ucuz, pratik ve sonuçları açısından da etkili bir yöntem olarak uygulanmaktadır. Ayrıca dinsel sosyalleşmenin, hem KOBİ patronlarının hem de işçilerin bir kısmının iş dışındaki özel yaşamlarında da her gün deneyimledikleri bir ilişki biçimi olması, emek sürecinin kontrolünde kullanılan dini söylemlerin ve ritüellerin işçiler tarafından kolayca kabullenilmesini sağlamakta ve bir araç olarak görülmesini engellemektedir. Öte yandan patronların iş yerinde işçilerle bire bir iletişim üzerinden kurduğu paternalist ilişkiler de, işçilerin patrona ve işletmeye bağlılık ve sadakat duymalarına yol açmaktadır.
Sonuç olarak, istihdamda enformel, iş yerinde paternalist ilişkilerle birlikte dinin araçsallaştırılmasının yaygınlaşması, üretim sürecindeki sınıfsal çelişkilerin üzerinin örtülmesinde ve yumuşatılmasında çok önemli bir işlev görmektedir. Bu gelişmeler, toplumsal ve siyasal alanlardaki dinselleşme sürecinden; temelde ise sermaye birikim rejimindeki değişimden ve buna paralel tedarikçi/taşeron ağları ile birlikte işletme ölçeklerinin küçülerek üretim süreçlerinin parçalanmasından bağımsız değildir.
Bugün gelinen noktada, imalat sanayinde, işletmelerin %99.4’ünü, istihdamın %61.5’ini oluşturan KOBİ’lerde işletme başına ortalama çalışan sayısı 8,8’dir. Bu veri, “merdiven altı” ya da kayıt dışı sektör de dikkate alındığında, sanayide küçük işletmelerin yaygınlığını gözler önüne sermektedir.
Söz konusu dinsel manipülasyonlar işçi sınıfında nasıl karşılık buluyor? En başa ya da en temele yabancılaşmayı yazmalıyız. Üretici etkinliğine, emeğinin ürününe yabancılaşmış işçi, duyarsız ruh haliyle dinsel manipülasyonlara açıktır. Yabancılaşmanın üstüne korku duygusunu eklemek gerekir. İnsanda korku duygusu sadece fiziksel tehdit ve baskıyla oluşmaz, işsiz ve aç kalma endişeleri ile gelecek kaygısı da korkuyu yaratır. Korku hâkimse bilinç yoktur. Bütün bunlara, tarımsal alandaki işsizliğe bağlı olarak kentlere göçerek işçi tulumunu giyen köylüleri ve vasıfsızlaşma sürecinin etkilerini koyduğumuzda; işçi sınıfının, örgütlenme, sınıf bilinci ve sınıfsal aidiyet seviyelerindeki gerilemesi, lümpenleşmesi ve nihayet dinci politikalara onay vermesi ya da en azından tepkisiz kalması durumu anlaşılır olabilmektedir.
Artık şunu söyleyebiliriz; laiklik mücadelesi, sınıf mücadelesinin ayrılmaz ve önemli bir bileşenidir ve sınıfın çıkışı politiktir.
KAYNAKÇA:
- Savran, S. (2014) Yalın Üretim ve Esneklik: Taylorizmin En Yüksek Aşaması bölümü, Marksizm ve Sınıflar, Yordam Kitap, 1. Basım, s. 123-165
- Yücesan-Özdemir, G., Özdemir, A. M. (2008) Sermayenin Adaleti, Dipnot Yayınları, 1. Basım.
- Öngen, T. (1994) Prometheus’un Sönmeyen Ateşi, Alan Yayıncılık, 1. Basım
- Belek, İ. (1999) “Postkapitalist” Paradigmalar, Sorun Yayınları, 2. Basım

