Gündem

Sözde yerli ve milli hükümete karşı yabancı tahsildarlar görevde

Prof. Dr. İzzeddin Önder

Türkiye yine bir ekonomik çöküş yaşıyor. Bu kez 2000 yılındaki IMF’den farklı olarak, kabine içi görüntülü Şimşek-Erkan ikilisi devrededir. Söz konusu ikilinin neler yapabileceği ve etkisi sorunun niteliği ile ilgili olduğundan, önce buralara nasıl geldiğimizin ve yaşanan sorunun niteliğinin kısaca tanımlanması kaçınılmazdır.     

Bir ekonomi için yoksulluk düzeyi ve orta gelir tuzağından kurtulabilmenin vazgeçilmez koşulu, üretim sürecinde basit sanayileşme aşamasından ileri teknoloji aşamasına geçmektir. Günümüzün gelişen çevresel konumlu ekonomilerinde bir yandan yüksek katma değer yaratıcı ileri teknoloji yoğun olarak uygulanamayıp toplam katma değer görece düşük kalırken, diğer yandan yüksek nüfus artışı ve yüksek ortalama tüketim eğilimi nedeniyle artık değer düzeyi yetersiz kalmakta ve ileri teknolojiye dayalı sanayi yapılanmasına geçilememektedir. Bir türlü çözemediğimiz bütçe açığı, cari açık, enflasyon, faiz gibi olumsuz makro göstergeler ileri teknoloji ve yüksek katma değer üretimine geçemeden yaşanan yüksek nüfus ve tüketim artışının sonucudur. Kısacası, bu sonuç, bir zamanlar bir faşist yöneticinin cahilce eksik söylediği gibi, ‘sosyal ilerlemenin(!) ekonomik ilerlemenin önüne geçmesi’ gerçeğinin yansımasıdır. İfadede eksik olan faktör sistemin oluşturduğu gelir dağılımı çarpıklığıdır. Kapitalist sistemde sömürü sonucu oluşan çarpık gelir dağılımında yaratılan katma değerin büyük bölümü safahatla tüketilirken, toplumsal tasarruf oranı geriler ve ekonomi patinaj yaparak, cari açık büyüme eğilimine girer. Hatta burjuvazinin yanında yabancı sermaye katma değerin büyük bölümünü kar transferi olarak merkeze aktarınca, ülkede yabancı yatırımın reel üretim maliyeti ve bir miktar vergi dışında sadece kiri kalır. 

Peki, tüm bu işleyişte devleti nereye koyacağız? Kapitalist devlet ve onun altındaki hükümet organı sınıfsal niteliğiyle, vergi ve harcama kalemlerini özel sermaye birikimi yönünde kullanırken, emek-sermaye çatışmasında emekçi kesim ve halk aleyhine sermaye kesimine hizmet eder. Uluslararası burjuvazi ile ilişki içindeki ikinci sınıf ulusal burjuvazi ise, uluslararası teknoloji işbölümünde ikinci sınıfı teknolojiyle eklemlenirken, katma değerden aldığı payın büyük bölümünü safahat içinde tüketip, potansiyel toplam tasarrufu kısarak dolaylı yoldan cari açığı büyütür. Zincirleme seyreden söz konusu sosyo-ekonomik patoloji, geçmişte Andre Gunder Frank, sonraları Samir Amin ve daha birçok düşünür tarafından açıklanmıştır. Konumları ya da çok özel nedenlerle bu zinciri kurabilmiş birkaç ülke istisnadır. Türkiye ise kuruluş felsefesi ile kapitalist sistemde kalıp, 1948 ve sonraları giderek kapitalist/emperyalist merkezlere yaklaştıkça genel gidişata uygun süreçte seyrini sürdürmüştür. Bir toplumda siyasi anlamda yerlilik ve millîlik, ileri teknoloji üretimiyle oluşan katma değerin hakça paylaşımının sağlanması ve toplumsal artık değerin ileri teknoloji üretimine tahsisi ile gerçekleştirilir. Geç kapitalistleşen çevresel ekonomilerde bir yandan devletin sınıfsal karakteri, diğer yandan ikinci sınıf burjuvazi bu süreci engeller.  

Yüz yılık tarihi özetlemeden şunu belirtmekle yetinelim ki, günümüz koşullarında örtülü şekilde Batılıların önerdiği/atadığı tahsildarlar içine düştüğümüz çukurda alacaklarının tahsili ile görevlendirilmişlerdir. Tahsildarların, alacakların tahsili için reel olarak ekonomiyi kalkındırmak yerine, parasal “rasyonel politikalara” dönülmesi gerektiği söylemi ile işe koyulmalarının anlamını hükümet okur mu, pek sanmıyorum, ancak bu okumayı yap(a)mayan siyasileri halkımızın iyi okuması gerekir. Umarım! Zira bugünkü durum 2000 IMF-Derviş programını anımsatmaktadır. Bu tür programlar bozulan makro göstergelerin temel sebebine, yani ekonomiye inmeden, yüzeysel baskılama yöntemi ile giderek yoğunlaştırılan emperyalist baskının perdelenerek sürdürülmesi aracıdır. 2000 IMF programı, ekonomiyi düzlüğe çıkarma projesi değil, “güçlü ekonomiye geçiş” gibi süslü adıyla adeta alay edercesine, Türkiye ekonomisini krizdeki Batı sermayesine güçlü piyasa oluşturma programı olarak görülmelidir. Örtülü emperyalist ideolojiyi anlayamadan programı sadakatle uygulayan siyasi yapı, zaman içinde işleri daha da ilerleterek, “bütçeden bir kuruş dahi çıkmadı” ına(!) körü körüne inanırcasına yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklığı projeleri ile ekonomiyi bugünkü bataklığa taşımıştır. 

Alt-yapı yatırımları ekonomilerin kalkınması için elzemdir. Bunda zerre kadar kuşku yoktur, ancak birinci mesele, ne tür yatırımların nerelere ve ne maliyetle yapılacağıdır. Alt-yapı yatırımlarının teknik özelliklerinden dolayı kamu ihale sistemi ile yapılıp kamu tarafından işletilmesinin gerekliliği bilimsel olarak ortada iken, uygulama ticarileştirilerek gelecek nesillere sarkan olağanüstü maliyetler topluma yıkılmıştır. AKP’nin başlangıç dönemlerinde rahatça kullandığı bol dış kaynağı anlamsız inşaatlara yatırmasının yanında, son dönemlere doğru yerli ve yabancı uluslararası sermaye guruplarının yönetişim politikaları ile devlet üzerinden uygulanan emperyalist proje ekonomiyi iflasa sürüklemiştir. Kapanamayan bütçe açığı ve sistematik olarak yükselen cari açık sorunları, doğal olarak ekonomide fiyat ve faiz dengesizliği yaratmıştır. Görülüyor ki, ekonominin sorunu birinci derecede yapısaldır.

Önlenemeyen yükselişi ile rekora koşan cari açık, seçim ve depremin de katkılarıyla oluşan bütçe açığı ve bunların tetiklemesiyle piyasaları sarsan fiyat artışları ve faiz-fiyat ilişkisinin kopması, Merkez Bankası’nın ancak dış ekonomilerden yapılan swaplarla görüntüyü kurtarması karşısında ekonomi durma noktasına gelmiştir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen seçimlerin ertelenmemesi, bizzat ertelenememesinin doğal sonucudur! Bu ortamda seçime gidilirken, emperyalistin çıkarı, AKP’nin beka anlayışı, altılı masanın anlaşılır-anlaşılamaz politika söylemleri Türkiye’nin kader çizgisinde tarihsel değerlendirilmeye muhtaçtır. Zira Türkiye’yi emperyalist çember içinde tutma projesi devrede idi, ne var ki, hesap tahsil edilirken görüntüyü de fazla yıpratmamak gerekirdi! 

Peki, proje nedir? Proje, emperyalistin çıkarına uygun olarak, Türkiye’de zinde güçleri uyandırmadan, borçlar için tahsil kanallarını açmak, yeni borçlandırma sistemi ile de ekonomi üzerinde giderek yükselen sağlam finansal sömürü mekanizması oluşturmaktır. Emperyalistin böylece şekillenen amacı, “şekilci dincilik” ve “tabelacı ulusalcılık” uykusundaki toplumu ikinci sınıf sanayileşme ve yetersiz tarım faaliyeti ile merkeze bağımlı tutarak, emme-basma tulumba gibi borçlandırıp, çöküş halindeki merkez kapitalist ekonomilere kaynak aktarımının devamının sağlanmasıdır. Bu projenin yerel seçimlere kadar olabildiğince örtülü amaç ve araçlarla yürütülebilmesi için Şimşek-Erkan ikilisi yukarıdan Cumhurbaşkanı, aşağıdan ise BDDK başkanı Şahap Kavcı üzerinden yine Cumhurbaşkanı tarafından izlenecek ve yönetilecektir..

Rasyonel politikalar ifadesi ilk bakışta Cumhurbaşkanı’nın nas görüşüne ters gözükürse de, aslında bu politika hem Cumhurbaşkanı hem de iç ve dış sermaye kesimine son derece uygundur. Bu politikalarla emekçi halk çok hızla yükselen fiyatlar altında ezilecektir. Borç ödeme zorunluluğu neticesinde olanakları daralan kamu bütçesinde sosyal hizmetlere ayrılacak pay küçülerek hizmetlerde de nicel ve nitel erime yaşanacaktır. Yaşanacak piyasa durgunluklarına dayanamayan esnaf ve değersizleşen sermaye eriyecek, buna karşın koşullara dayanabilen sermaye kesimi ise büyüyüp, tekelleşme/holdingleşme yoluna girecektir. Bu koşullarda sermaye değersizleşmesi yaşayan bazı firmalar yabancı yatırımcılar tarafından satın alınıp, yenileştirilerek ekonominin işgalinde güçlü araç olarak işlevi görecektir. Böylece ülkemiz denetimsiz göçlerle sosyal alanda olduğu kadar, sermaye değersizleşmesi ve mülkiyet değişimiyle de ekonomi alanında işgal edilmiş olacaktır. Sermayenin yerli ya da yabancı mülkiyetinde olması emek sömürüsü açısından değil, fakat artık değerin ülkenin ulusal gelirine katkısı açısından farklılık arz eder. 

Öyle gözüküyor ki, Şimşek-Erkan programı ekonomiye IMF türü yapısal uyum programı uygulayacaktır. Kamu harcamalarının kısılması, Merkez Bankası’nın bağımsızlaştırılıp(?) asli görevi olan fiyat denetiminden sorumlu tutulması, Hazine borçlanmalarının özel piyasaya kaydırılması, elde kalan kamu kuruluşları ve ulaşım kanallarının satışına devam edilmesi gibi uygulamalar programın temel hatlarını oluşturacaktır. Verginin tabana yayılması gibi parlak ifadelerle, belki bazı lüks tüketim araçları ve emlak üzerindeki servet vergilerinde kısmi artışla lüks tüketimin kısılması ve kamu gelirlerinde artış sağlanmaya çalışılacaktır. Böylece, sıkı para politikası, harcama tasarrufu ve faiz-dışı fazla yöntemleriyle borç faizlerinin ödenmesine karşın, roll-over ve yeni borçlanmalarla borç stoku yükselecektir (örtülü Ponzo-finansmanı!). Tanı ve tedavi arasında derin fark, ekonominin yapısal sorunlarına parasal önlemlerle müdahale! 

Muhtemel program, IMF’nin yapısal uyum programını andırıyor olmakla beraber, AKP’nin ilk dönemlerindeki yapay balonlar oluşturma kapasitesinden yoksundur. Birincisi, ilk dönemlerinde AKP sisteme ve ekonomiye bugünkü kadar hâkim olmadığından programın işleyişine aşırı müdahale edememişti. İkincisi, AKP’nin ilk dönemlerinde Batı dünyasındaki serseri fonlar çevresel ekonomilerde yüksek faiz arayışı içinde idi. Bugün bu fonlar epey suyunu çekmiş görünüyor. Hal böyle olunca, her ne kadar Şimşek-Erkan yönetiminde Türkiye’nin risk primi, CDS düşmüş olsa da, başta hukuk olmak üzere, eğitim, medya gibi her alanda burjuva yönetimi tipi reform yapılmadan, reel yatırım değil, ancak finansal sermaye çekilebilir. Bunun anlamı şudur ki, cari açık finanse edilebilir, fakat kapatılmayıp, tam tersi yükselişe geçebilir. Zira serseri para borç itfasında kullanılıyor olacağından, ekonomiye reel katkı yapmadan faiz yükünü yükseltmiş olacaktır. Bir ihtimal olarak reel yatırımlar da geliyor olsa, ürettikleri katma değerin büyük kısmını merkez ülkelere transfer edeceklerinden, ülkeye bir miktar ücret ve vergi ödemesi dışında fazla bir şey kalmayacaktır. 

Peki, gerçek iyileşmeye giden yol ne olabilir, diye düşündüğümüzde, öncelikle meselenin özü ile mi, yoksa araçlarla mı uğraştığımıza bakmalıyız. Bir ekonomide yapısal sorunlar para ve maliye politikası gibi araçsal düzenlemelerle çözülemez, ancak geçici yapay görüntüler oluşturabilir. Örneğin, reel piyasada tasarruf ve sermaye kıtlığında, parasal piyasada faizler yüksek olur; bu durumda uygulanan faiz baskısı, gelir ve tasarruf yetersizliğinden dolayı anında yatırım artışı yoluyla sermaye birikimi oluşturamayacağından, orta vadede döviz ve/veya fiyat gibi ara mekanizmalarla sistemi dengeye getirmeye çalışır. Faizlerin yükseltilmesinde de yine düşük gelir düzeyi nedeniyle anında tasarruf sağlanamayacağından sermaye yetersizliği aşılamayacaktır. Çünkü düşük gelir düzeyi koşulunda uygulanan para-faiz-kur politikaları reel ekonomiyi etkileyemez. Gelişmekte olan ekonomilerin ikili yapısında reel ekonomi fonksiyonları çok farklı elastiklik katsayıları ile aletsel değişikliklere yanıt verebilir. Hal böyle olunca, ekonominin sorunlarının reel sektörle mi, yoksa parasal sektörle mi ilgili olduğu saptanıp, çözüm ona göre aranmalıdır. Türkiye ekonomisinin sorunu reel sektörle ilgili olduğundan, parasal araçlar ancak elastikliklere bağlı olarak ve ancak uzun vadede ekonominin önünün açılması için kullanılabilir, kısa vadede sonuç almak olası değildir. 

Türkiye ekonomisinin, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde ABD’nin yakın himayesine aldığı Güney Kore, Taiwan ve Japonya ekonomileri ile karşılaştırılması elma ile armut karşılaştırmasından farksızdır. Hal böyle olunca, Türkiye ekonomisine kalıcı çözüm, üretim kaynakları ve üretim-bölüşüm kararlarının iç ve özellikle de dış sermaye kesiminin mülkiyeti ve hâkimiyetinden kurtarılması ve 1978 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin hazırlamış olduğu “Demokratikleşme İçin Plan: 1978-1982” benzeri dengeli bir kalkınma programının ısrarlı uygulanması ile sağlanabilir. Bu konu, sistem tartışmalarını gündeme taşır ki, konumuzu ve yazı çerçevesini aşar.

Emperyalizmin, “Güçlü Kalkınma Programı” gibi anlı-şanlı sıfatlarla Türkiye’ye sunduğu 2000 IMF-Derviş modelini büyük bir sadakatle uygulayan AKP bizi buraya taşıdı ise, bugünkü palyatif programın da,  aynı siyasi yapının başatlığında, belki yine geçici parıltılarıyla ülkemizi gelecekte nerelere taşıyacağını çok iyi düşünmeliyiz.       

    

Comments are closed.

0 %