Gündem

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 20 yılı

Prof. Dr. İzzeddin Önder

Adalet ve Kalkınma Partisi, yirmi yıllık iktidar dönemiyle, yüzüncü yılına ulaşmış Cumhuriyet’in beşte birlik;  1950 ile başlatabileceğimiz sağ iktidarların ise yaklaşık üçte birlik dönemine başat olmuştur. Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri altı ok bağlamında ele alındığında, kısmen 1961 Anayasası ve Ecevit dönemi rahatlığı dışında, 1950 sonrası tüm siyasi parti ideolojilerini ve politikalarını, zamanla koyulaşan şekilde dincilik esasına dayalı sağ ideolojide toplamak yanlış olmaz. AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidarını kesintisiz koruması, biri ekonomik, diğeri ise sosyolojik olarak, birbiri ile ilintili iç ve dış temelli iki ana sebebe bağlanabilir. Ekonomik sebep, aşağıda detayları verileceği üzere, emperyalizm ve iç sermayeye hizmete yöneliktir. Sosyolojik sebep ise, cumhuriyet ve laik yönetimin baskıladığı savlanan, büyük bir bölümünün de Fetullah’cı grupla bağlantılı muhafazakâr kesimin tercihlerine yöneliktir. Sosyolojik sebebe dayalı söz konusu politikalar, birincil amaç görülmese de, aynı zamanda emperyalistlerin halkımızı ılımlı İslâm söylemi bağlamında dine dayalı politikalarla bölme ve çökertme stratejisine de hizmet etmiştir.  

AKP’nin sosyal/siyasal en önemli manevrası, devlet-hükümet ayırım kuralına ve veri anayasa hükümlerine bağlı olarak değil, tam tersi, bu kuralları bilerek ve kasıtlı ihlal ederek gelişmiştir. Bu durumu, salt parti yöneticilerinin davranışsal kod ve tercihlerine bağlamak yerine, toplumun büyük kesiminin tercihini yansıttığı düşünülen sosyal mühendislik anlayışının sonucu olarak görmek daha doğru olur. Bu bağlamda siyasi örgütün hedefi, emperyalistin hedefine de uygun olarak, toplumun sosyal ve siyasal kurumlarını Cumhuriyet’in ilerici ilkelerinden uzaklaştırıp muhafazakâr gerici hedefe yönlendirmek amacıyla hükümet süreci üzerinden devleti ele geçirmek olmuştur. Cumhuriyet döneminde kapatılan tarikat ve benzeri dinci-gerici örgütler, 1950 döneminden itibaren önceleri örtülü, zamanla siyasi partilerin müsamahalarına dayanarak açık faaliyetlerini sürdürüp, hatta Erbakan döneminde parlamentoda dahi kabul edilmeleriyle aleni toplumsal meşruiyet sağlayıp, AKP’nin iktidara taşınmasında ve iktidarı kesintisiz korumasında temel rolü oynamışlardır. AKP, sosyal mühendislik projesini uygulamaya koyabilmek amacıyla; karar alma kolaylığı açısından parlamentoyu işlevsizleştirip, parti-devleti yapılanmasına yürürken, aynı zamanda da hukuksal ve denetimsel sorumluluktan azade olabilmek amacıyla yargı erkini de baskı altına almaya yönelmiştir. Sürecin suhuletle yürütülebilmesi amacıyla akademinin, medyanın, hatta muhalefetin dahi baskılanması yoluna gidilmiştir. Tüm süreçleri tedrici ve ileri-geri manevralarla devreye sokmaya çalışan AKP, taviz vermeden hedefine doğru ilerlerken, bir yandan Avrupa Birliği üyeliğini pekiştirme söylemiyle batıcı demokratik görüntü, diğer yandan da geçmişin anti-demokratik asker ve kısmen sivil sorumlularından hesap sorulacağı vaadi ile asıl amacı perdeleyici ve toplumun rızasını oluşturucu sahte girişimlerde bulunmuştur. Oysa ne Avrupa Birliği amacı, ne de geçmiş faşist uygulayıcılarla hesaplaşma hedefi AKP’nin umurunda idi! Tüm bu sahte girişimler kısmen toplumu oyalayıcı, daha çok geçmişten hesap sorma bahanesiyle bizzat kendi amacına uygun şekilde askeri ve sivil alanlarda temizlik hareketleri olarak gerçekleştirilecekti. Zira AKP’nin ne zihniyeti, ne geçmişi, ne de politik icraat tarzı Avrupa Birliği anlayışına uygun idi. Usulsüz ihale işlemleri, adaletin, akademinin ve medyanın baskı altına alınması gibi AKP’nin dayatmacı politikaları Avrupa Birliği normlarına uygun olmadığı gibi, amacı açısından da AKP’nin bu yönde hareket etmesi beklenemezdi. 

Diğer göz boyayıcı uygulama olarak tezgâha sürülen geçmiş askeri ve sivil darbe uygulayıcılarının yargılanacağı ve bürokrasi vesayetinin kaldırılacağı iddialarına gelince, söz konusu iddialara dayalı 2010 referandumunda, Fetullah Gülen’in ve “yetmez, ama evet” aymazlarının da destekleriyle AKP’nin yolu açıldı. 13 Eylül 2010 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Erdoğan’ın kendisini iktidara taşıyan dönemsel ortağı Gülen’e teşekkürü yansıtılırken, aynı tarihli Taraf gazetesi de “Halk Yönetime El Koydu” başlığı ile çıkıyordu. Bu çelişkiler arasında ilginç olan, halkımızın ya da bazı aydınlarımızın (!) göremediğini Batılıların görmüş olması idi; zira Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Štefan Füle’nin Türkiye’de referandumun sonucunu “doğru yönde atılan bir adım” olarak nitelemesi emperyalizm açısından hiç de şaşırtıcı görülemezdi. Zira tek adam rejimi yoluyla Türkiye’nin sömürü odağına çekilmesinde inanılmaz adım oluşturan 2010 referandumu ve ona ilişik değişikliklerin Batılıları mutlu etmesi çok doğaldı. Böylece toplumu baskı altına alacak sosyal/siyasal araçlar, parti devletini oluşturan emperyalizm destekçisi sermaye yanlı iktidar erkinin eline verilmiş oluyordu.  

AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidarda kalmasını sağlayan ekonomi politikalarına dönersek, partiden neşet etmeyen tüm süreci kapsayan ikili yapı hazırlık ve uygulama olarak sistemleştirilebilir.  Başlangıç aşamada, aynen 1950’ler karanlığına girerken CHP’den ayrılarak Demokrat Parti’yi kurmuş olan ekibin kullanılmasına benzer şekilde, bu kez de AKP, Batı’ya çok sert çıkışlar yapmış olan dinci Saadet Partisi’nden kopa(rtıla)rak, liderleri henüz hiçbir yetkiyi haiz değilken emperyalizm merkezlerince parlatılarak iktidara taşınmıştır. Yeni parti, 1990’ların sonuna doğru ülkede yaşanan ekonomik kriz ve dönemin başbakanı Ecevit’in rahatsızlığı ile oluşan siyaset boşluğunda iktidara geldiğinde, 2000 IMF-Derviş projesi devrede idi. IMF programının ufukta parıldayan geçici olumlu sonuçlarıyla halkın güvenini kazanan AKP, IMF programının küresel kapitalizmin derin krizinde Türkiye’ye biçilen rolü idrakten uzak şekilde, ekonomiye giren devasa fonları ülke yararına değil, politik tabanını tahkim ve ideolojisine elverişli zemin oluşturma amacıyla kullanmayı yeğledi. Amacına doğru ufak fakat emin adımlarla ilerleyen siyasi kadro geçmişteki darbeler deneyimi yanında, kafasındaki sosyal-ideolojik amaçları nedeniyle de karşılaşabileceği tehlikelere karşı baskıladığı askeri ve sivil kamusal kurumlara ilaveten bu kez de kendi sermaye tabanını yaratma ve güçlendirme yoluna gitti. 

2000 IMF programı, krizdeki ülke ekonomisine deva görüntüsü altında, aslında uzun süreçte Türkiye’nin küresel krize kendi çapında çare oluşturabilecek şekilde kurgulanmıştı. Programın birinci ayağı, bütçede israf ve verimsiz harcamaların önlenmesi amacıyla bütçe disiplininin sağlanması ve ulusal gelirin yaklaşık % 6’sı oranında faiz dışı fazla verilmesi kuralını amirdi. Bu hükmün anlamı, bir yönüyle ile Düyun-u Umumiye benzeri faiz ödemlerini garantiye almak, diğer yönüyle de kamu hizmetlerinin özel kesime açılması idi; bir anlamda bazı kamusal alanların özelleştirilmesi! Programın ikinci ayağı, Merkez Bankası’nın fiyat hareketleri ve faiz haddini kontrol işlevi ile yükümlü Para Kurulu olarak çalışmasını amirdi. Bunun anlamı da, kamu açığı için Merkez Bankası’nın devrede olmayıp, açığın piyasadan karşılanması ve bunun doğal sonucu olarak da faizlerin yükselmesi idi. Böylece, ülke ekonomisi çıkarı aleyhine Batı’nın serseri fonlarına yüksek kazanç sağlama yolu açılmış oluyordu. Programın en kapsamlı ayağını ise, tüm ekonomiyi kapsayıcı yapısal reform yapılması ve ekonominin denetimsiz dış rekabete açılması hükmü oluşturuyordu. Söz konusu uygulamalar çerçevesinde ekonomi ticari alanda olduğu kadar reel ve finansal sermaye alanlarda da denetimsiz olarak dış dünyaya açılırken, özelleştirme, kamu kesiminin küçültülmesi, hizmet alımı sözleşmeleri ile bazı kamu hizmetlerinin üretiminin özel kesime devredilmesi yoluna sokuluyordu. Böylece IMF’nin ulusal plan yerine dayattığı Orta Vadeli Program, kamu kesiminin temel ve bölünemez nitelikli hizmetleri dışında kalan tüm alanlarının ticarileştirilmesi, ekonominin de korumasız olarak dış dünyaya açılması kuralını gündeme taşımış oldu. Ülke ekonomisi aleyhine emperyalizme ne büyük bir hizmet! Kendi gelişme aşamalarında tüm korumacı önlemleri almış olan günümüzün gelişmiş ekonomilerin gelişmekte olan ekonomilere dayattıkları önerileri algılayamayan AKP’nin IMF direktifli uygulama sonucunda ulusal gelirde 2003-2007 aralığında ortalama % 7 büyüme oranına karşın,  2008-2013 aralığında büyümenin ortalama % 3,7 oranına gerilemesi, zaman içinde büyüme hızının düştüğünün göstergesi idi. Merkez Bankası’nın para kurulu olarak çalışarak, kamu açıklarını finanse etmeyip, kamu açıklarının piyasa finansmanı faiz haddini yükseltirken, Batı’nın serseri fonlarının Türkiye’ye girişi neticesinde ulusal para birimini değerli kıldı. Merkez Bankası gecelik faiz oranları 2002 yılı boyunca % 62-52 arasında seyrederken, kurlar da, 1,61 dolaylarında geziniyordu. Yüksek faiz ve değerli ulusal para politikası sonucunda, ithalat pompalandı, ihracat geriledi ve müzminleşen cari açığa yol açtı. 2001 yılı Ocak-Ağustos döneminde 2.046 milyon ABD doları fazla veren cari işlemler dengesi, 2002 yılı Ocak-Ağustos döneminde 246 milyon ABD doları açık verdi. IMF politikası etkisini icra ediyordu! Şöyle ki, çarpık politika sonucunda, ticaret hadleri bozulup cari açık yükselirken, üretim faaliyetlerinin bir kısmı dış ülkelere taşınıyordu, yani dış yatırımcılara piyasa sunuluyordu. Sonuçta, 2002 – 2022 yılları aralığında, ihracatın ithalatı karşılama oranının en yüksek olduğu yıl % 85 oranıyla 2019, en düşük olduğu yıl ise % 56 oranıyla 2011 yıl olarak Batı’ya piyasa yaratılırken, içte tedrici sanayisizleşme ve sessiz çöküş yaşanıyordu. 22 yıllık ihracatın ithalatı karşılama oranı ortalaması ise % 68 olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, içte sanayisizleşmenin müzmin cari açığa neden olan sonucunu ortaya koymaktadır. Programın bir başka olumsuz sonucu da, ekonominin sanayisizleştirilmesi neticesinde ortalama % 10’ların üzerinde seyreden müzmin yüksek işsizliğin çözümünün daha da güçleşmesidir. Yatırımlara gelince, benzer ülkelerle karşılaştırmada gerileyen seyri ile ilerisi için ümit vaat eder gelişme yaşanmamıştır. Geçmişteki % 20’ler düzeyinden günümüze doğru % 13’lere kadar gerileyen yetersiz tasarruf ve düşük yatırım oranları yanında niteliksiz emek faktörü üretimde emeğin verimliliğinin düşük seyretmesine, bunun sonucunda da zamanla giderek bozulan gelir dağılımı oluşumuna yol açmıştır. 

AKP’nin olumlu olarak görülen ilk döneminde ekonomiye giren fonların önemli bölümü üretici yeni yatırımlara değil, finansal kurumların satın alımına ya da finansal piyasalara yönelmiştir. Buna rağmen, fon girişleri ile yaşanan tüketim canlanmasında kamuya vergi geliri sağlanmıştır. Küresel ekonomide kâr hadleri gerilerken Türkiye’ye gelen kaynağın riskli özel yatırım alanına girmesi beklenemezdi. Fon girişleri AKP iktidarı tarafından bir yönlendirmeye de muhatap olmadan kendisine yüksek gelir getirecek yatırım alanı ararken, neo liberal politikaların küresel sermayede yaşanan kâr sıkışmasına karşı gelişmekte olan ülkelerde geliştirdiği yatırım modeline yöneldi. Neo liberal politikaların aracı olan yap-işlet-devret ve kamu-özel ortaklığı modelleri hiçbir piyasa riski taşımadan devlet ödeme garantili yatırımlar olarak yerli ve yabancı sermayenin yatırım alanını oluşturdu. Her iki modelde de hiçbir piyasa riski taşınmadan, kamu ortaklığı çerçevesinde yapılan işlemlerde salt üretim maliyeti değil, aynı zamanda yatırılan paranın yüksek faiz haddinden hesaplanan fiktif işletme kârları da devlet garantisi altında sermaye kesimine döndüğü için bu tür faaliyetler fevkalade kârlı yatırımlar olarak yerli ve yabancı sermayenin iştahını kabartmıştır. Hesaplanan miktarın, tüketiciler tarafından yapılan fiilî ödemeler dışındaki bölümünün bütçeden karşılanması kuralı sermayeye risksiz kazanç sağlarken, Dolar olarak uygulanan bu yöntem topluma nesiller boyu büyük yükler getirmektedir. Ne var ki, sermayeye yapılan garantili aktarımlar nedeniyle yaşanan vergi artışları, kamu hizmetlerinden kısıntılar ve halkı en çok ilgilendiren fiyat artışları dahi yaşanan tüm sıkıntılarla AKP’nin sermayeye sağladığı aşırı kaynak aktarımı arasında işlevsel bir bağ kurulamamakla beraber, bunun da ötesinde yapılanların halka hizmet olarak görülmesi –tabii ki yapılanlar halka hizmettir, fakat hangi alanlarda ve ne maliyetle!- çarpık sosyal- toplumun çarpık siyaset bilincinin yansıması olarak acıdır.  

IMF politikalarının ilk dönemdeki parıltılarının ulusal sermaye birikimiyle değil de, faizle ülkeyi terk etmesi mukadder emanet kaynakların pompaladığı tüketimle yaşanması yanıltıcı olduğu kadar, kaynakların bir bölümünün borcun vadesinde itfasını sağlayabilecek anlamlı yatırımlara değil de, çok uzun vade dönüşlü inşaat alanına yapılması cari açığın büyümesine ve içte sıkıntıların yükselmesine neden olmuştur. Müzmin tasarruf açığı ve müzmin enerji açığı yanında sanayi çarklarının dönmesinin büyük oranda ithal girdiye bağlı olması dış kaynağı müzmin hale getirmiştir. Bunun da ötesinde, toplam 450 milyar doların üzerindeki dış borç stoku ve her dönem verilen cari açığın karşılanması gerekliliği döviz sorununu akut hale getirirken, farklı sebeplerle açıklanan son faiz baskılanmasıyla, Merkez Bankası ve kamu bankaları kanalından piyasaya pompalanan dövizle kur baskı altında tutulurken, fiyatlar hızla yükselme eğilimine girmiştir. 2002-2021 aralığında döviz kur artış hızı 19 yılda 5-3 kat artış yaşanırken, 2021-2023 aralığında 3 yılda yaklaşık 3 kat artış yaşanmıştır. Fiyat artışlarına baktığımızda, ÜFE artış hızının 2021 yılında % 80 dolayında, 2023 yılında ise % 78 dolayında seyretmekte olduğunu görürüz.  Özel araştırma kuruluşu ENAG’ın verileri tüketiciler açısından daha gerçekçi olmakla beraber, raporda TÜİK’in resmi verileri esas alınmıştır.  

AKP, IMF direktifleri doğrultusunda ülkenin çok değerli birikimlerini neredeyse yok pahasına satmış ve yaklaşık 114,1 milyar TL’dir (70,5 milyar ABD Doları) sağlamıştır. Cumhuriyet’in Devletçilik döneminde ve daha sonraları yapılmış tesisiler, elektrik şebekeleri ve limanlar gibi çok değerli kamusal birikimler özelleştirme kapsamında yerli ve yabancı özel kurumlara devredilmiştir. Özelleştirmelerin bazıları da kamu banklarından kredi kullandırılarak, değerlerinin çok altında fiyatla özel sektöre devredilmişlerdir. AKP’nin sermayeye yönelik tercihli politikalarının önemli bir uygulaması da kamu arazilerinin kamulaştırılması ve gayrimenkul yatırım ortaklıklarıdır. Sermaye yanlı AKP tüm bu politikalarla bozuk olan gelir dağılımının daha da bozulmasına yol açmıştır. TÜİK verilerine göre, ilk %  20’lik gelir dilimi, toplam gelirden 2013 yılında % 6,1 pay alırken, bu oran 2022 yılında % 6’ya gerilemiştir. Buna karşın aynı yıllarda, en yüksek % 20’lik dilimin payı % 46,6’dan % 48,0’e çıkmıştır. AKP’nin tüm olumsuzluğunun yansıdığı çalışma yaşamında da sermaye ve emeğin payları emek aleyhine hızla değişmiştir. 2016 yılında emeğin payı % 36,3 iken, 2022 yılında % 26,3 olmuştur. Başkanlık döneminde GSYIH %300 büyürken emek gelirleri % 213, buna karşın sermaye gelirleri ise, % 332 büyümüştür. 

Sağ iktidarların en muhafazakâr ve dinci eğilimli AKP, içte 1950’lerden beri yaşanan eğilimlerin olgunlaşma dönemi temsilcisi olarak, dışta ise sıkışarak azgınlaşan sömürücü emperyalizmin geliştirdiği en rafine araçların kullanıldığı dönemin bilinçsiz siyasetçisi sıfatıyla, 2000 programının patronu IMF direktifleri doğrultusunda emekçilerin ve genelde halkın çıkarları aleyhine emperyalizme ve sermayeye büyük hizmette bulunmuştur. Bu cümleden olarak:

  • 2001 Anayasası gereği, ülke ihtiyaçlarının aynî olarak saptandığı ve yıllık programlarla uygulamaya sokulduğu beşer yıllık programların geri plana çekilerek, salt finansal gösterge tahminlerini içeren Orta Vadeli Programlara geçilmesi, ulusal hedeflerin, iç ve dış sermaye hedefleriyle ikame edilmesi, devlete sınıfsal niteliği yanında, uluslararası sermayeye hizmete yönelik işlevler de yüklemiştir.    
  • Merkez Bankası’na Para Kurulu rolü verilerek oluşan yüksek faiz ve baskılı kur sistemi, enflasyona bağlı olarak, ekonomiye giren serseri fonların çıkışlarında reel faizin nominal faizin üzerinde gerçekleşmesine yol açarak ekonomiye aşırı yük yıkarken, cari açığın büyümesine yol açmıştır.
  • Serseri para reel yatırımlara değil, hazır işletmelere, daha çok finansal işletmelere ve borsada işleme yönelerek, ekonomide reel büyüme yaratmadan faiz yükü oluşturmuştur. 
  • Neo liberal politikalar bağlamında uygulanan yap-işlet-devret ve kamu- özel ortaklığı sözleşmeleri ile dolar üzerinden bütçeye ve halka yıllar sürecek maliyet yıkılmıştır.
  • Yoğun özelleştirmelerle güçlü güzide kamu kuruluşları iç ve dış sermayeye yok pahasına devredilerek, kamu kesiminin elinde ulusal ekonomi politikaların oluşumu ve özellikle de uygulamasında etkili araç kalmamıştır. 
  • Emperyalistlerin ve sermayenin halkın üzerinde suhuletle başat olabilmesi amacıyla politik sistem etkisizleştirilerek etkin denetimden uzak başkanlık sistemine geçilmiştir.
  • Kapitalist sistemde faiz-kur-döviz üçgeni aynı anda denetlenemez. Faizin piyasa işleyiş kuralına aykırı baskılanmasının doğal olarak kuru yükselteceği ve bunun da fiyatlara yansıyacağı gün gibi ortada iken, akıl almaz hatalarla(!) ekonomiyi götürmeye çalışmak basiretli bir yönetim olamazdı. Bu yöntemle, geçici ufak dalgalanmaları bir tarafa bırakırsak, ancak yandaş grupların yararlandırılması sağlanmış olup, halka ve bütçeye çok büyük yük yıkılmış, Merkez Bankası kaynakları boşaltılmıştır. İhracatın yoğun ithalat bağımlılığı koşulunda bu politikalarla sanayi atılımı yapmak ve cari açığı kapatmayı bir tarafa bırakalım, hafifletmek bile olanaklı olamazdı.
  • Faiz-kur dalgalanmalarında Kur Korumalı Mevduat uygulamasıyla varsıl kesim emekçiler ve halk kesimleri aleyhine korunmuştur.  
  • Eğitim imam hatipleştirilerek, akademi baskı altına alınıp yandaşlaştırılarak toplumsal beyin yapısının zayıflatılma yoluna gidilmiştir. 
  • Diyanet örgütünün, bir yandan kamunun her alanında en ince kılcal damarına sirayet edercesine olağanüstü bütçe ile desteklenip etkinleştirilmesi, diğer yandan da elemanlarının ilkokul düzeyinde formel eğitimde görevlendirilmesi yoluna gidilmiştir.
  • Madenlerin, ormanların ve meraları tahsis işleminin başbakanlığa devrinin anayasaya aykırılığında ve parlamento kararı ile alınmış olan İstanbul Sözleşmesinin başkanlık kararı ile kaldırılması örneklerinde olduğu gibi, özellikle de başkanlık sistemine geçişte anayasa ve kural tanımaz bir yönetim sistemine geçmiş olan AKP, son dönemde de bir yönü ile geçmişin kalıntısı muhafazakâr dinci partilerle ortaklığının verdiği cesaretle toplumun bir kesimine, diğer yönü ile de güney komşularınız ve Arap dünyası ile giderek yoğunlaşan kaynaşma bağlamında sermaye kesimine de göz kırparcasına kendi meşrebine uygun anayasa yaparak, usulsüzlüklerin kuralsal tabanını oluşturmaya yönelmektedir. 
  • Ortadoğu bataklığına sokulan ülkenin, güney halkının kuzeye yürümesinde Batılılardan alınan telafi karşılığında supap işlevine yönlendirilmesi günümüzde oluşturduğu çeşitli sorunlara ilaveten, 10 – 15 yıl sonrasında nüfus bileşiminin, ona bağlı olarak da toplumsal kültürün ve ekonominin nasıl şekilleneceği planlanmadan programsız yürünmesi, salt ekonomik anlamda değil, sosyolojik ve politik anlamda da ayırımcılık karşıtlığı gibi insancıl söylemlerle perdelenemeyecek boyutta ciddi bir problemdir.
  • Ülke sanayi yapılanmasının geliştirilmesi çabalarından daha yoğun yabancı yatırımların ülkeye çekilmesi gayretlerinin, yaratılan katma değerden büyük bölümünün ülke dışına transfer edileceği gerçeğini göz ardı eden siyasi yapı, bu politikalarla ülkeye fazla katkı yapmadan, yabancı kuruluşlara kuruluş yeri sağlamış olmaktadır. Oysa bir yatırımın yapıldığı bölge değil, katma değerin kullanıldığı bölgede kalkınma yaşanır. Emperyalizmin körelttiği bilinç!

Özetlemek gerekirse; AKP olağan bir siyasi parti olmayıp, görüntüde Türkiye üzerinde sosyo-politik emellerini gerçekleştirmeye çalışan muhafazakâr-dinci politikaların perdelemesinde emperyalizme kanal açan bir siyasi harekettir. Örtülü işleviyle siyasi hareket ülkeye dönüşü fevkalade zor büyük zararlar vermiş olduğu gibi, ülkenin zinde kurum ve güçlerini de baskılayarak emperyalistlerin ekonomiye girişlerini olağanüstü kolaylaştırmıştır. İşlevsizleştirilmiş parlamenter yapının üzerine oturtulan olağanüstü yetkili denetim dışı başkanlık ve tek adam rejimi, ülkenin sanayisizleştirilerek maddi sermayenin erimesine, gıda ve sağlık koşullarının yetersizliğiyle beşeri sermayenin erimesine, kifayetsiz ve gerici eğitimle ülkenin düşünme ve analiz kapasitesinin erimesine yol açarak emperyaliste hizmete biçilmiş kaftan rolü görmüştür.    

Comments are closed.

0 %