Kamil Tekerek
Kapitalizmin Avrupa’daki gelişkinlik düzeyi ve Avrupa Birliği (AB)’nin emperyalist bir merkez özelliği olması nedeniyle, bu coğrafyada yaşanan krizler ve sınıf mücadeleleri dünya üzerinde sol siyaseti de etkiliyor. Hatırlanacağı üzere, 19. yüzyıl ve 1900’lerin başlarında Avrupa merkezli devrim düşüncesi canlılığını korurken, Lenin’in ortaya koyduğu emperyalizm, eşitsiz gelişim ve zayıf halka yaklaşımları ve devamında yaşanan Ekim Devrimi, dünya devrim tarihine yeni bir boyut ve gerçeklik kazandırmıştır. İnsanlık o dönemlerde de benzeri sorunları yaşamakta ve gözler doğal olarak tarihsel arka planı çok güçlü olan Avrupa’ya dönmekteydi. Ancak beklenen gibi olmadı. Devrim ve işçi sınıfının iktidarı, geri kalmış sayılan Rusya’da gerçekleşti.
Bu noktadan hareketle de güncel olarak, Avrupa merkezli gelişmeleri yorumlarken, AB içerisindeki emperyalist odakların konumlarını, buradaki eşitsiz gelişimi ve zayıf halka adaylarını ortaya koymak önem taşımaktadır. Önemin anlamı ise, dönem dönem İngiltere, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıkan kriz karşıtı tepkiler ya da sınıfsal hareketlenmeler ile Yunanistan, Portekiz, İspanya gibi ülkelerde yaşanan krizlerin toplumsal sonuçlarını birbirine karıştırmamaktır.
2008 krizinin Avrupa’da yaşanan siyasi sonuçları arasında sosyal demokrasinin yetersiz kalması ve bunun üzerine “yine yeni yeniden” bir solun devreye girmesi, Syriza ve Podemos gibi oluşumların özellikle neoliberalizme, küreselleşmeye ve AB emperyalizmine tepkiyi soğuracak şekilde taban bulması tam da bu bağlamda ele alınmalı diye düşünmekteyiz. Bu açıdan, Avrupa’nın zayıf noktaları olan İspanya ve Yunanistan’da sermayeyi kurtarma, AB emperyalizminin sorgulanmasını zayıflatma ve işçi sınıfı hareketini düzen içi kanallara akıtma misyonu adı geçen oluşumlar aracılığı ile sağlanmıştır.
Syriza’nın Yunanistan’daki iktidar deneyimi, “radikal sol” söylemlerle iktidara geliş süreci, devamında ise Yunanistan’ı kemer sıkma politikalarına, özelleştirmelere ve adım adım NATO’ya mahkûm etmesi solun düzen içine nasıl çekildiğinin örneklerinden bir tanesi olmuştur. Yunanistan’da halkın çoğunluğu AB’ye karşıtlık ilişkisi içinde ve oradan kopmak isterken Syriza’nın devrimci bir tutum almayacağı ortaya çıkmış ve pazarlık yolu tercih edilmiştir. Sonuçta AB emperyalizmi ve Yunan sermayesi kazanırken, Yunanistan’da ekonomik krize ve AB’ye karşı yükselen tepkiler Syriza’nın iktidara gelişi ile soğurulmaya; işçi sınıfı mücadelesi ve komünist hareketin düzen dışı devrimci karakteri ise gündemden düşürülmeye çalışılmıştır.
Gelinen noktada ise Syriza’nın “radikal sol” görüntüsünün geri plana düştüğü, aynı zamanda ekonomik krizin yakıcılığının da görece geri plana çekildiği bir evreden geçiliyor. Bundan beş altı yıl önce yeni kurtuluş umudu olarak lanse edilen siyasi hareketlerin misyonlarını geleceğe nasıl taşıyacakları ise bir soru işareti olarak ortada duruyor.
SYRIZA VE BENZERLERİNE AÇILAN YOL
Avrupa’da gerçek komünist hareketin dışındaki solun yaklaşık son yirmi yıllık pratiğinin arka planında, AB’nin emperyalist karakteri, küreselleşme dalgası ve neoliberal saldırı ile birlikte tek tek ülkelerde biriken çelişki ve tepkilerin bulunduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. İki kutuplu dünyanın ortaya çıkartmış olduğu düzlemde şekillenen Avrupa solu ve sosyal demokrasisi 21. yüzyıla geçerken geleneksel misyonunu taşıma konusunda bir dizi sorun yaşamıştır. Bununla birlikte kapitalizm kendi solunu inşası konusunda birden fazla kaynağı kullanarak ideolojik ve politik olarak bir dizi adım atmıştır. Bu süreçte olup bitenleri şu şekilde özetlemek mümkün görünmektedir:
Birincisi, sosyalizmin çözülüşü ile birlikte özellikle Avrupa’da komünist partiler ve işçi sınıfı örgütleri ya başkalaşım geçirmiş ya da kapılarına kilit vurmuşlardır. Yenilginin ortaya çıkartmış olduğu ortamda yaşanan geri çekiliş yıkıcı sonuçlara yol açmıştır. Avrupa’da devrimci sol büyük oranda tasfiye olmuştur.
İkincisi, 1990’lı yıllardan itibaren Avrupa’da sosyal demokrasi klasik misyonunun ötesine geçerek neoliberalizm ve küreselleşme ideolojisinin adım adım taşıyıcısı haline gelmiştir. Geleneksel olarak sermayenin koltuk değnekliğini yapan ve kurtarıcı rol üstlenen sosyal demokrasinin bu pozisyonunun örtüsü olarak “Üçüncü Yol” söyleminin geliştirilmesi, Reagan-Thatcher çizgisine muhalif olarak kendini gösteren Bill Clinton-Tony Blair hattına nasip olmuştur. Ancak, nasıl ki Avrupa’da komünist partilerin yerinde yeller esmeye başladıysa, çoğu yerde iktidara gelen sosyal demokrat partilerin de geleneksel rollerinin yerinde yeller esmeye başlamıştır. Yunanistan’da PASOK ve Fransa’da Sosyalist Parti örnekleri ise doğrudan sosyal demokrat partilerin iktidardan düşüşü ve toplumsal tabanlarını yitirmeleri olarak gündeme gelmiştir. Syriza ve benzeri oluşumların ortaya çıkış sürecinde bu tür olguların yer aldığını unutmamak gerekmektedir.
Üçüncüsü, normal koşullar altında sendikalar ve işçi sınıfının haklarının savunusu, küreselleşmeye ve neoliberalizme karşıtlık üzerinden siyasal pozisyon alması gereken sosyal demokrasinin yukarıda bahsettiğimiz yeni misyonu dikkate alınmalıdır. Sosyalizm sonrasında sermayenin, başta eski sosyalist ülkelerde olmak üzere “küreselleşmenin” önündeki tüm engellerin kaldırılması arayışında, sosyal demokrasi ve “yeni sol”un pozisyonu ön açıcı olmuştur. Bu noktada ideolojik ve siyasal olarak saldırı altına alınan kavramlar, emperyalizm, işçi sınıfı ve parti kavramlarıdır. Özellikle bu süreçte, emperyalizm tahlilini uluslar üstü tekelci sermayenin “küreselleşmiş” ortak sınıf çıkarlarına indirgeyerek, ulusal kimlik taşımayan bu sermaye bölmesine karşı “küreselleşmiş” bir mücadele verilmesi gerektiği propaganda edilmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz, emperyalizm, eşitsiz gelişim ve zayıf halka olgularını elinin tersiyle iten bu anlayışa göre bahsedilen “uluslar üstü” anlayışa karşı farklı coğrafyalardaki güçlerin birliği esas alınmış, işçi sınıfının devrimci pozisyonu geri plana atılmıştır. Böylesi bir durumda ise ulusal ölçekte siyasal iktidarın alınması, işçi sınıfının iktidar mücadelesi, işçi sınıfının partisi vb… kavramlar ortadan kaldırılarak, işçi sınıfına toplumsal alandaki farklı güçlerin geniş ittifakının bir parçası olması salık verilmiştir. Bu anlayışa karşı çıktığını söyleyen radikal sol oluşumlar ise biçimsel olarak neoliberalizme ve küreselleşme ideolojisine karşı gibi görünse de, özü itibariyle emperyalist yayılmacılığa ve sermayenin pozisyonunu güçlendirmesine karşı çıkmamış, ulusal ölçekte işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci mücadelenin soğurulmasına odaklanmıştır.
Dördüncü başlık neoliberalizmin krizi ve sonuçları ile ilgilidir. Bu krizin Avrupa’daki ayaklarının farklı ülkelerde farklı biçimlerde ortaya çıkması elbette şaşırtıcı değil. Bununla birlikte Avrupa Birliği’nin büyük sermaye açısından korunması gereken emperyalist bir karakteri bulunuyor. İçerisinde ona bu karakteri veren başta Almanya ve Fransa gibi ülkelerin, gerek AB’nin geleceği gerekse buradaki zayıf halkaları kontrol altına alma arayışlarının olması da önemli parametreler olarak görülmeli. 2000’li yılların başında Avrupa Birliği’nin işçi sınıfı için başta demokrasi ve özgürlükler olmak üzere, sosyal haklar ve ekonomik yaşam açısından parlayan bir yıldız olduğu, “Emeğin Avrupası” için mücadelenin işçi sınıfının nihai kurtuluşu için en önemli başlık olduğu savunuluyordu. Ancak son yirmi yıl bunun tam tersini, eski sosyalist ülkelerde açlık ve yoksulluğun kol gezdiği görüntüleri; Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerde sarsıcı ekonomik krizleri; İngiltere’nin AB’den çıkışını; Fransa’da siyasal çalkantılar yaratan sınıfsal hareketlenmeleri, ilk aklımıza gelen örnekler olarak ortaya çıkarmıştır. Kısacası AB projesi farklı ülkeleri ve bu ülkelerdeki işçi sınıfınıı neoliberalizmin krizine ve küreselleşmenin saldırganlığına karşı koruyamamıştır.
Beşincisi, böylesi bir konjonktürde, sosyal demokrasinin ve neoliberal küreselleşmeci solun çöküşüne tepki olarak ortaya “radikal sol”, “radikal demokrasi” gibi oluşumlar ortaya çıkmıştır. Avrupa Sol Partisi’nden başlayan, Avrupa Anti-Kapitalist Sol gibi Troçkist örgütlerin ağırlık oluşturduğu yapıların gündeme geldiği sürecin son dönemdeki temsilcileri Yunanistan’da Syriza, İspanya’da ise Podemos, Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa gibi oluşumlar olmuştur.
AVRUPA SOL PARTİSİ’NDEN SYRIZA’YA “RADİKAL SOL”
Syriza’ya kaynaklık eden ve Avrupa Birliği zemininde gündeme gelen oluşumlardan bir tanesi Avrupa Sol Partisi idi. Günümüzde de varlığını devam ettiren ancak özellikle 2000’li yılların başında AB’nin sol kanadı olarak değerlendirebileceğimiz bu oluşum, tek tek ülkelerdeki sol, sosyalist ve komünist partilerin yerine entegre olmuş bir Avrupa’nın tek solu gibi lanse edilmişti. AB’nin emperyalist karakterini kesinlikle sorgulamayan Avrupa Sol Partisi’nin özelliklerini kabaca ifade etmek gerekirse şunları görmek mümkündür:
- Kapitalist üretim ilişkilerin ortadan kaldırılması değil dönüştürülmesi.
- Buna dönük politika için en geniş sosyal ve politik ittifakın kurulması. “Yeni sosyal hareketler”in bu dönüşüm politikasına güç katmasının sağlanması.
- Sosyal demokrasinin “Üçüncü Yol”unun iflasına karşı, 20. yüzyılın geleneksel yoluna asla dönülmemesi ve alternatif, radikal, ekolojik ve feminist bir solun yaratılması.
Sosyal demokrasinin boşalttığı alana oynamaya çalışan bir dizi sol partinin ittirmesiyle gündeme gelen Avrupa Sol Partisi, Avrupa Birliği’nin daha üst düzeyde entegrasyonu açısından da bir oluşum olarak görülmekteydi. Ancak 2005 yılında AB Anayasası’nın önce Fransa’da, devamında ise Hollanda’da yapılan referandumlarda reddedilmesi, AB projesinin 21. yüzyıl hülyasının bir anlamda sekteye uğramasına yol açtı. Bununla birlikte 2008 krizinin ayak seslerinin adım adım gelmesi ile birlikte, krizin sonuçları tekil tekil ülkelere havale edilerek, o ülkelerin emekçilerinin üzerine yıkılmaya çalışıldı. İşte böylesi bir dönemde Avrupa Sol Partisi’nin en hevesli kurucuları arasında yer alan Yunanistan’daki Synaspismos’un (Sol Hareketler ve Ekoloji Koalisyonu), devamında Syriza’nın ortaya çıkışında rol alan öznelerden bir tanesi olarak hatırlanması önem taşımaktadır.
Parti içinde Maoculuk, Troçkizm, Avrokomünizm, yeşiller başta olmak üzere çokça fraksiyonu barındıran Syriza 2015 yılında iktidara geldi. Syriza’nın neoliberalizme ve AB troykasına karşıtlık, borçların ödenmemesi, bir dizi kamu hizmetinin ücretsiz hale getirilmesi, zenginlere vergi gibi cezbedici ve sola dair söylemlerle ortaya çıkması, ekonomik krizle boğuşan ve işçi sınıfı hareketinin de yükselişe geçtiği Yunanistan’da seçim platformunda karşılık buldu. Hatta bununla birlikte dünya üzerinde de Syriza gibi oluşumların “yine yeni yeniden” bir sol olarak emekçilerin kurtuluşu için önemli bir odak olabileceği fikri prim yapmaya başladı. Ancak Syriza’nın dört beş yıllık pratiği, tam da bunun tersi bir şekilde ortaya çıkmış Syriza neo-liberal politikalara karşı çıkıyor görünmesine rağmen AB emperyalizminin suyuna gitmiş, Yunan sermayesinin kurtarma operasyonuna imza atılmış, krizin faturası Yunanistan emekçilerine kesilmiştir. Ancak bir diğer taraftan krizin sermaye ve emperyalizm açısından ortaya çıkması muhtemel sonuçları ise şimdilik ötelenmiş görünmektedir. 2019 yılındaki seçimlerde %30’un üzerinde oy almasına rağmen muhalefete düşen Syriza’nın “radikal sol” ya da “radikal demokrat” kimliği artık nereye ve ne kadar taşıyabileceği belirsizdir. Bu açılardan bakıldığında Avrupa Sol Partisi ile birlikte açılan perde Syriza ve benzerleri ile Avrupa’da solun düzen içine çekilmesi dönemini yaşamış, kriz döneminde bu sol oluşumlar çeşitli misyonlar üstlenmişlerdir. Ancak gelinen noktada, sosyal demokrasinin boşluğu üzerine yerleşen, neoliberalizme karşıtlık yapan, yeni bir toplumsal hareket yaratacağını söyleyen, ekonomik ve sosyal politikalardan dem vurup AB emperyalizmine ve liberalizme çanak tutan “radikal sol” kısa bir zaman diliminde tükenmiş görünmektedir.
Dolayısıyla, belirli bir toplumsal etkileri bulunsa da Syriza ve benzeri soldan önümüzdeki dönem bir boşluk kalması muhtemeldir. Bu açıdan devrimci solun önündeki olanaklar artacaktır. Avrupa’da devrimci ve komünist hareketin mücadele olanakları artmakta, “radikal sol” ise inandırıcılığını yitirmektedir. Bununla birlikte ortaya çıkan bir diğer olgu ise farklı farklı ülkelerde ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sağın yükselişe geçmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. AB emperyalizminin ve sermayenin işçi sınıfına karşı sağın yükselişini sopa olarak kullanmaya çalışacağı ise açıktır.
SYRIZA’NIN TÜRKİYE MİSYONUNU HDP ÜSTLENDİ Mİ?
Bu soru yerine “Türkiye’de liberaller ne yapmak istemektedir?” sorusu da sorulabilirdi. Ülkemizdeki siyasi dinamikler ile Avrupa’daki sosyal demokrasi ve sol oluşumların şekillenmesini kimi zaman doğrudan örtüştürmek pek de mümkün olamıyor. Ancak, Syriza’nın yükselişe geçtiği dönemde Türkiye’de HDP’nin benzeri şekilde parlatılması, Selahattin Demirtaş’ın “Türkiye’nin Çipras’ı” olarak lanse edilmesi gibi örnekler karşımıza çıkmıştır. Syriza’nın Türkiye solu üzerindeki etkisinin HDP üzerinden gelmesinin arka planında liberallerin tercihi olduğunu öncelikle not etmek gerekmektedir.
Ancak bunlarla birlikte, not edilmesi gereken bir diğer nokta ise Türkiye’de yaşanan rejim değişikliği sürecidir ki, bunda liberallerin büyük bir payı olduğunu da unutmamak önem taşıyor. Önce AKP iktidarı ile birlikte rejim değişikliğine imza atan liberaller, devamında ise AKP ile ihtilaflı hale gelip muhalefete geçince HDP aracılığı ile “radikal demokrasi” savunuculuğuna başlamışlardır. Avrupa’da neoliberalizm ve küreselleşme karşıtlığından başlayıp AB karşıtlığına kadar varan tüm çizgileri kapsamaya ve düzen içine çekmeye çalışan “radikal sol”un, ülkemizde Kürt sorununa çözüm gibi “radikal” bir noktadan başlayarak “demokrasi”ye ulaşılacağını iddia etmesi ise Syriza’nın taklit edilmeye çalışılmasından başka bir sonuç ortaya çıkarmamıştır. İdeolojik olarak HDP ve Türkiye’de solun bir bölümü ile Syriza’nın arasındaki mesafenin çok kısa olduğu açıktır. Hatta özellikle 2015 sonrasında ortaya çıkan Syriza dalgasının Türkiye ayağının liberaller ve HDP tarafından örüldüğü de bilinmektedir. Ancak bununla birlikte Türkiye’de siyasal alanda sermayenin çıkarları ve emperyalizm bağlantıları açısından daha köklü siyasal oluşumlar hâlâ görevlerinin başındadırlar. Bu anlamda HDP ve reformist sol güncel olarak bu güçlerin ve düzen muhalefetinin destekçisi pozisyonundadırlar.
Kısacası, liberallerin AKP karşıtlığı ile HDP üzerinde çözüm sürecinden kalan Türkiyelileşme olgusunun bileşkesinden düzen muhalefetinin kanatlarından bir tanesinin inşası çıkmıştır. Kürt siyasi hareketi yeni rejime eklemlenirken, solun üzerinde liberal tahakküm Syriza görünümlü HDP aracılığı ile hayata geçirilmiştir. Hatta HDP’nin o dönem pozisyonu “radikal demokrat” olarak nitelense de, HDP’nin siyasal çizgisi “liberal demokrat” tanımına daha fazla uymaktadır. Bugüne bakılırsa, bunun bile yerinde yeller estiğini, HDP’nin liberal ve milliyetçi bir Kürt partisi özelliğinin bir adım daha öne çıktığını, “liberal demokrat” karakterin CHP’de daha fazla temsil edildiğini söylemek de olasılık dâhilindedir.
“SOSYAL DEMOKRAT” CHP’DEN MİLLET İTTİFAKI’NA
Ülkemizin sosyal demokrat partisi olarak bilinen CHP’nin, klasik Avrupa sosyal demokrasisi ya da yeni sol partilerle ne kadar örtüştüğü tartışmalıdır. Geçmişte “ortanın solu” çıkışı ve sonrasında Milliyetçi Cephe hükümetleri aracılığı ile düzenin bekasının sağlanmasında misyon üstlenen CHP’nin, yakın gelecekte yine Türkiye sermaye sınıfının geleceğini, sistemin bekasını ve emperyalizmle tam boy entegrasyonu savunacağı açıktır. Bunlarla birlikte, ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ile rejim değişikliğinin yaratmış olduğu siyasal krizlerin çakışması önemli bir olgu olarak karşımızdadır. O yüzden, gerek emperyalizmle ilişkilerin zarar görmemesi gerek sermayenin geleceği gerekse olası bir işçi sınıfı hareketinin erkenden kontrol altına alınması açısından, İkinci Cumhuriyet adını verdiğimiz yeni rejime dönük bir tadilat harekâtı sermaye açısından önemli görünmektedir.
CHP’nin merkezinde durduğu Millet İttifakı bunun öznesi olarak ortada durmaktadır. Millet İttifakı merkez sağ bir oluşum karakteri sergileyen politik yapısı ile örneğin Syriza’nın “radikal sol” pozisyonuna uzak gibi görünse de, sermaye ve emperyalizmle olan ilişkileri, liberal söylemleri benimseme düzeyleri bağlamlarında aralarında pek de mesafe bulunmamaktadır. Bununla birlikte, diğer taraftan HDP ve reformist sol Millet İttifakı’nın seçim platformundaki destekçisi pozisyonuna soyunmuş görünmektedir. Bu anlamıyla HDP ve reformist sol ideolojik olarak Syriza’nın Türkiye temsilcisi olarak lanse edilseler de, pratikte Millet İttifakı’nın önüne geçebilecek siyasi bir güçleri yoktur. Hatta bunun da ötesinde Syriza’nın güncel olarak alenileşen emekçi karşıtı ve sermaye işbirlikçisi politikalarının ülkemizdeki reformist sol siyasi çizgiler tarafından bile ne kadar savunulabileceği tartışmalıdır. Kısacası, ülkemizde Syriza’ya sahip çıkacak bir sol olup olmadığı da belirsizdir.
Sonuç olarak, tartışmanın Syriza’nın saf anlamıyla Türkiye’de tutup tutmayacağından ziyade, düzen güçlerinin solun alanında nereye yerleştiğini, düzen muhalefetine yedeklenen Kürt hareketi ve reformist sola karşı sosyalist solun neler yapması gerektiğini gündeme almak büyük önem taşıyor. Bu bağlamda sol, sosyalist bir odağın yaratılması ve toplumsal alanda tabanını genişleterek, kitleselleşmesi önem taşıyor. Bu başlık Türkiye’de devrimcilerin ve komünistlerin gündeminde yakıcı olarak güncelliğini koruyor.

