Bilgütay Hakkı Durna
Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay dosyasında Anayasa Mahkemesi kararına uymayacağını ilan etmesinin ardından yaşanan (esasen siyasi iktidar tarafından üretilen) “kriz” sonrasında başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, bir dizi AKP’li siyasetçi bu durumun “yeni” bir anayasa ile aşılabileceğini ifade etti. Böylece konu bir kez daha gündeme gelmiş oldu. Aslında bu eksik bir ifade. Çünkü siyasi iktidar için bu başlık hiç gündemden düşmüyor.
Önce, bu hususa dair güncel, kısa bir not: Bu yazı kaleme alınırken Erdoğan’dan yeni bir açıklama daha geldi. Danıştay’ın FETÖ ihraçları konusunda verdiği “göreve iade” kararlarını değerlendiren Erdoğan “yeni anayasa mümkün olmasa bile yargıdaki sorunu giderecek bir anayasa değişikliği için de uzlaşma yollarını arayacağız” dedi. Erdoğan’ın konuşmasından, akıllarındaki anayasa değişikliği çalışmasını öteledikleri anlamı çıkarılmamalı. Erdoğan’ın uzlaşıdan kastının sağ cepheyi genişletmek olduğunu düşünüyorum. Bu birazda yerel seçim sonuçları ile bağlantılı. Ama esasen bu konuşmadan, yargıya bir kez daha yapacakları müdahale için anayasada toptan yapılacak değişikliği beklemeyeceklerini anlamalıyız. Erdoğan’ın konuşması sonrasında, hemen ardından bir açıklama da Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’dan geldi. Uçum’da Anayasa’ya dair üç konunun öne çıktığını ve uzlaşı sağlanamadığı takdirde bu başlıklara öncelik verilerek kısmi bir değişikliğe gidebileceklerini ifade etti. Bunlardan birincisi Anayasa Mahkemesi’nin yapısına ve işleyişine müdahale. İkincisi “ailenin korunması” ile ilgili düzenlemeler. Üçüncüsü ise başörtüsüne anayasal koruma. Uçum ekliyor: Kısmi anayasa değişikliği sadece yargıdaki çekişmenin giderilmesine münhasır da olabilir. Aslında bu kısa açıklama dahi AKP için “yeni” Anayasa’da hangi başlıkların öne çıkacağını bize gösteriyor. Memleketi yargı üzerinden hizaya sokma dönemi son yirmi yılda hiç kesintiye uğramadı. Demek ki, yargıya hala “ihtiyaç” var.
AKP’nin neden “yeni” bir anayasaya ihtiyacı var? Uçum’un kısa açıklamasında yer alan hususları aklımızda tutalım. Bu hususa yazının ileri bölümlerinde değineceğim. Öncesinde, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin kararına dönmek istiyorum. Ceza Dairesi’nin Can Atalay’ın Anayasa Mahkemesi başvurusu ile ilgili “ikinci” kararının da bu süreç ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Ceza Dairesi’nin kararına da yalnızca Anayasa Mahkemesi tartışması olarak bakmak yerine anayasa tartışmaları üzerinden bakmaya çalışacağım.
CEZA DAİRESİ SORUYOR
Yargıtay 3. Ceza Dairesinin kararı doğrudan bir siyasi belge. Ceza Dairesi’nin doğrudan taraf olmasını ve kararındaki hasmane tutum ve dilini bir kenara bırakalım. Yaşananlar karşısında bu durum tali kalmakta.
Karar doğrudan siyasi bir belge derken her politik davanın siyasetle iç içe olmasından, dolayısıyla kararlarının da siyasi belirlenim altında kaleme alınmasından bahsetmiyorum. Kelimenin tam anlamı ile doğrudan siyasi bir belge. İçerisinde hukuki kavramlara yer verilmiş, hukuki tartışmalar yapılmış bir siyasi belge.
“Yargı zor aygıtının bir parçasıdır.” Çok uzun zamandır (AKP’nin iktidara gelmesi sonrasında yaşanan süreç ile birlikte) yargı bu klasik tanımlamanın dışında bir konumlanış içerisinde. Bir aparat olmanın ötesinde, kendisini sürecin asli bir unsur olarak deklare etmiş durumda. Bu deklarasyon doğrultusunda da yeni bir kimlik oluşturan yargı kararlarını da bu kimliğinin bir parçası olarak “yeni” cumhuriyetin (İkinci Cumhuriyetin) ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapı haline dönüşmüş durumda. Türkiye Cumhuriyeti yirmi yılı aşan bir sürede yeniden yapılandırılırken, hukuk en başından itibaren bu sürecin en önemli enstrümanlarından oldu. Basit bir “aparat” olmanın çok ötesinde bir aktöre dönüştü. Şimdi Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bahsi geçen kararı ile bu durum en çıplak hali ile tezahür etmekte.
Ne demek istiyorum?
Bunu Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin “ikinci” Can Atalay kararından içinden üç bölümü çekip anlatmaya çalışacağım. Yargıtay 3. Ceza Dairesi diyor ki:
1. Gezi eylemleri ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Siz bunun bir parçası mısınız?
Önceki kararlarından da biliniyor. Yargıtay 3. Ceza Dairesi Haziran eyleminin temellerinin 2011 yılında atıldığı yönünde bir değerlendirme yapıyor ve Türkiye’de “Arap Baharının bir yansıması ve uyarlaması olarak” gerçekleştirildiğini ifade ediyor. Önündeki dosyada da bu eylemlerin sorumlusu oldukları iddiası ile yargılanan Can Atalay ve diğerlerinin “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçunu işlediğini söylüyor. Ve soruyor: Suç “meşru ve seçilmiş hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik bir darbe girişimi” olduğuna göre, Anayasa Mahkemesi bu karar(lar)ı ile ne yapmak istemektedir? Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararının ileri sayfalarında bu soruya cevap veriyor: Anayasa Mahkemesi tarafından özellikle Anayasa’nın 14. ve 83/2. maddeleri işlevsiz hale getirilmeye çalışılmıştır!
Ceza Dairesi devam ediyor ve mealen diyor ki, bugün bunu yapan yarın neler yapmaz! Aslında mealen de değil. Kararının devamında açık olarak ifade ediyor ve biz Anayasa Mahkemesi kararına uyarsak “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini koruyan Anayasa’nın 14. maddesi gibi Anayasa’nın ilk 4 maddesi de dahil olmak üzere başkaca hükümlerinin içeriğinin de bu şekilde yorum yoluyla de facto olarak uygulanamaz hale getirilmesi ile karşı karşıya kalma tehlikesi ortaya çıkacaktır.” Ceza Dairesine göre bugün bunu yapan yarın mesela laiklik ilkesini uygulamaz hale getirebilir, devletin şeklinin Cumhuriyet olduğunu tartışmaya açabilir, ülkenin bölünmez bütünlüğünün farklı yorumlanmasına neden olabilir. (Bu arada, Ceza Dairesi’nin vurgu yaptığı hassasiyetlerin niteliklerine dikkatleri çekmek isterim.)
Kararda daha “cüretkar” değerlendirmeler de bulunmakta. Örneğin, Anayasa Mahkemesi’nin terör örgütlerinin söylemleri ile uyum gösterdiği gibi. Ancak bu başlık yazının konusu değil.
2. Siz Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini tartışmaya mı açmak istiyorsunuz?
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay kararındaki yorum tarzının kabul edilmesi halinde; önceki kararları da dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin ileride Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini dahi tartışmaya açabileceğini söylüyor. Esas önemli olan ise bunu “teorik” bir olasılık olarak değil kanlı canlı bir gerçeklik olarak görmesi ve Anayasa Mahkemesi kararına uymayarak bunun önünü kesmiş olduğunu ifade etmesi.
Peki, Anayasa Mahkemesi hangi yöntemle Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin tartışmaya açabilir: Ceza Dairesine göre Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne tabi olan bir üst kademe kamu yöneticisi disiplin soruşturması ya da başka bir gerekçe gösterilmek suretiyle görevden alınmasının ardından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunup, başvurusunda Cumhurbaşkanı’nın usulüne uygun olarak seçilmediğini ve kendisini görevden almaya yetkisinin bulunmadığını ileri sürerse; Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay ve benzer kararları dikkate alındığında bu başvuruyu kabul edebileceği, Anayasa’nın 101. maddesini kendisine göre yorumlayabileceği ve hatta Anayasal bir yetkisi olmamasına rağmen demokratik usulle, halk oyuyla seçilen meşru Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini dahi tartışmaya açabileceği anlaşılmaktadır.
3. Siz Cumhurbaşkanının tekrar seçilmesini engellemek mi istiyorsunuz?
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi kararına uymayarak; kendini denetlenemez sayan, buradan hareketle de adeta juristokrasiyi andırır şekilde yorumlarla Anayasa hükümlerini uygulanamaz hale getiren keyfi kararlara imza atan Anayasa Mahkemesi ile ilgili yasal boşluk haline dikkat çektiğini ifade etmektedir. Esasen de Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa hükümlerini işlevsiz hale getiren kararlarının denetlenemeyeceğinin ileri sürülmesi ve sınırsız yetkilerle donatılmasının büyük tehlikeleri bünyesinde barındırdığına işaret ettiğini ifade etmektedir.
Peki, nedir bu büyük tehlikeler?
Ceza Dairesi buna dair de Pakistan’dan bir örnek vermektedir: 2022 yılında Pakistan’da Meclis’te çoğunluğu ele geçiren muhalefet tarafından güvensizlik oylaması yapılarak, seçilmiş ve meşru Başbakan Imran Han değiştirilmek istenmiş; bunun üzerine (kavrama dikkat edin) siyaseti dizayn etme çabasının bir ürünü olarak Pakistan Anayasa Mahkemesi, Başbakan Imran Han tarafından alınan meclisin feshi ve erken seçim kararını yok saymak suretiyle güvensizlik oylamasının yapılmasına karar vermiştir. Siyasi krize neden olan bu karar sonucu yapılan güvensizlik oylamasında Imran Han, Pakistan’da görevden alınan ilk başbakan olmuştur. Böylece Pakistan’da meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefetin, Anayasa Mahkemesi kararı sayesinde yaptığı güvensizlik oylaması ile Imran Han’ın başbakanlığı düşürülmüştür.
Ceza Dairesi’ne “muhalefetin amacı çoğunluk olup kendi hükümetini kurmak değil midir” sorusunu sormayacağım. Yalnızca Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bu manidar örneğinin bana 2017 Anayasa değişikliği ile yeniden düzenlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” maddesini aklıma getirdiğini belirtmek isterim. Hatırlanacağı üzere bu madde de Cumhurbaşkanının ikinci döneminde meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde (üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla), Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilmektedir. Bu şekilde seçilen Cumhurbaşkanının görev süresi de beş yıldır.
İKTİDAR ÖN ALIYOR
Tekraren ifade etmek isterim. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa Mahkemesi kararına uymama kararı siyasi bir belgedir. Bu belge ile siyasi iktidar ön almaktadır. Bu nedenle de bu başlıkta yapılan tartışmalarda ifade edilen “AYM zaten özgürlükçü bir mahkeme değil”, “İktidar içinde iç çatışma var”, “Yargıda var olan ekipler arası mücadelenin bir yansıması” şeklinde birbirinden farklı kulvarlarda yer alan çözümlemelere itibar edilmemesi gerektiğini düşünmekteyim. İfade edilen hususlar yanlış olduklarından dolayı değil. Her birinin doğruluk payı bulunmakta. Ancak tüm bu tanımlamalar eksikli kalacağı gibi, yaşanan kriz “iç çatışma”, “ekipler arası mücadele” ve benzeri şekillerde ifade edilemeyeceğinden.
Peki, yaşanan bir “yargı darbesi” mi? Değil. Bu bir “kuralsızlık” hali mi? O da değil. Muhalefet içerisinde bir toplam ısrarla “yeni” rejimin kuralların ihlali ile kurulduğunu, AKP iktidarının bugüne kadar kuralları sürekli ihlal ederek yol aldığını görmek istememektedir. Oysa, bu siyasi iktidarın bilinçli bir tercihidir. Bunun bir başıbozukluk hali olduğunu söylemek mümkün değildir. Aksine, yaşanan (üretilen) son krizde de görüldüğü üzere, kontrollü bir mekanizma bulunmaktadır. İktidar bunu tercih etmektedir. Bugünün yapısı kuralların sürekli ihlali ile oluşturulmuştur. Bu “yeni” bir hukuktur. Ve oldukça uzun süredir ülkemizde yürürlüktedir. Bu nedenle, bugün yaşananlarda “darbe” aranması en hafif deyimi ile naifliktir. Bu son krizde yaşananlar da siyasi iktidardan bağımsız değildir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin siyasi belge niteliğindeki kararı da bunu bizlere göstermektedir.
NEDEN YENİ BİR ANAYASA?
Evet, bugünlere “hukuksuzluk” olarak tanımlamanın kolaycılık olacağı bir “kuralsızlık” hali ile ulaşıldı. Oluşan yeni yapının merkezine de “dinselleşme” yerleştirildi. Bugün geldiğimiz noktada da dinselleşme büyük ölçüde kurumsallaştırıldı. Kurumsallaşma “fiilen” sağlanmış durumda. Bu başlıktaki eksikliklerin bir bütün olarak tamamlanması da gerekmemektedir. Onlar süreç içerisinde hallolacaktır. Şimdi de rejimin ve ana öğesi olarak da dinselleşmenin “hukuksallaşması” hedefi ile hareket ediliyor.
Yeni anayasa tartışmaları tam da buraya oturmaktadır. 20 yıllık dönemde pek çok tekil düzenleme yapılmış olmasına rağmen, yeterli ol(a)mamaktadır. Tüm bu sürecin baştan sona yeniden yazılmış bir Anayasayla sonlandırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ise meşruiyet ile ilgili bir başlıktır.
Egemenlik, daha doğrusu bir devletin egemenliği, onun ülke sınırları içerisinde tek otorite olmasını ifade eder. Başka hiçbir otorite ile eşit değildir. Devletin devlet olmasından kaynaklı bir “asli” yetkidir bu. Devlet bu “asli” yetkisinden hareketle aynı zamanda hukukunu yaratır. Hukuk ile uyulması zorunlu kurallar belirlenir. Devlet de faaliyetlerini hukuka (yani kurallara) dayanarak yürütür. En azından görünürde böyledir bu. Anayasa ise bahsettiğimiz bu kuralları belirleyen metinlerin en tepesinde yer alır. Devletin yapısını, örgütlenişini, işleyişini, diğer yasaların hareket kabiliyetini anayasalar belirler. Modern devletlerin neredeyse tamamında bu temel kurallar “anayasa” olarak adlandırılan ve bahsettiğimiz nitelikleri taşıyan metinlere taşınır. Bu o devletin “meşruiyeti” ile de ilgilidir. Bundan kaçışınız yoktur. “Ömür boyu” bir geçiş sürecinde yaşamanız mümkün değildir. Siyasi ve toplumsal ilişkileri hukuk formunda kurumsallaştırmanız gerekmektedir. Tabi, eğer çıplak şiddetin egemen olduğu bir ülke haline dönüşmeyi düşünmüyorsanız. Açıkçası, siyasi iktidar açısından istenilenin bu olduğunu düşünmüyorum. Ya da gelinen son noktanın “çok partili” düzenin sona erdirilmesi niyeti olduğunu da düşünmüyorum. Aksine, aradıklarının, tekrar olacak, “meşruiyet” olduğunu düşünüyorum. (Her ne kadar, böylesi bir “kaos” aşamasına geçme olasılığı zayıf olsa da siyasi iktidar dahil herkesin sürecin kontrolünü kaybetmesi de bir olasılık olarak vardır. Böylesi bir durumun ise bu ülke için, bu ülkenin emekçileri, yurttaşları için bir felaket olacağını söylemek falcılık olmasa gerek.)
Peki, “şeriat” gelir mi?
Cevabım “ya geldi ise” olacaktır.
Neden ısrarla bu ülkenin İran’a, Afganistan’a ya da başka bir “din temelli” bir devlete benzeyeceği düşünülmektedir. İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız, AKP eli ile vücut bulan şu anki rejim 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının yerine inşa ediliyor. 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinden, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı kimliğinden tamamen ayrı bir hatta yeni bir “cumhuriyet” kurumsallaştırılmıştır. Ülkenin siyasal ve toplumsal yapısı baştan sona dönüştürülmüştür. Din temelli bir işleyiş artık yürürlüktedir. Şimdi sırada, fiilen kurumsallaşan dinselleşmeyi ve bir bütün olarak rejimi “hukuksallaştırma” bulunmaktadır. Artık işleyişin siyasi iktidar açısından da “mevzuata” uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Anayasal değişiklikle hedefledikleri “ailenin korunması” olarak ifade edilen düzenlemeler, başörtüsüne anayasal koruma ve bunların “teminatı” olarak bir kez daha yargıya müdahale niyetleri de zaten bu durumu bize açıkça göstermektedir. Bu nedenle, bahsi geçen ülkelerle birebir benzer bir işleyiş ve yapı arayan yaklaşımlar niyetlerinden bağımsız olarak ortamı yalnızca siyasi iktidara yarayacak şekilde flu hale getirmek dışında başka bir şey yapmamaktadırlar.
İKTİDARI YA BIRAKMAZSA?
Çokça dillendirilen bir soru/kaygı bu: 2. Cumhuriyeti, kendi rejimini kalıcı hale getirme uğraşı veren AKP, iktidarı bırakır mı? Ya bırakmazsa?
Ancak sorunun bu şekilde sorulması da yanlış olmasa dahi eksiklidir. Çünkü, AKP böylesi bir olasılığın gündeme dahi gelmemesi için kendince her türlü önlemi alma çabası içindedir. Her seçime farklı bir yasa ile girilmesi dahi bunu gözler önüne sermektedir. Yukarıda yer alan, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin üçüncü sorusunu hatırlatmak istiyorum (Siz Cumhurbaşkanının tekrar seçilmesini engellemek mi istiyorsunuz?) Siyasi iktidar esas olarak bu noktaya odaklanmıştır. Muhalefetinde odaklanması gereken nokta burasıdır.
Anayasa tartışmalarına buradan da bakmak gerekiyor.
SONUÇ YERİNE
Oldukça uzun bir süredir toplumun çeşitli bölmelerinde “normalleşme” arayışı içerisinde olanlar bulunmaktadır. “Yeni” Anayasayı da bu yönde bir gelişmenin parçası olarak görenler olacaktır. Sağı (zaten) ve solu ile düzen içi hiçbir aktörün de ülkenin geldiği noktaya ilişkin temelden bir itirazı bulunmamaktadır.
Gerçekten de “taraflar” arasında süren tartışmalar esasen “modele” ilişkindir. Tartışmalar başkanlık rejiminin düzeltilmesinden tutun da parlamenter sisteme geri dönüşe kadar bir dizi açıdan yürütülmektedir. Ancak bu kadar! Nihayetinde, bu tartışmaları sürdürebilmek için yapmaları gereken (ve yapacakları) anayasa tartışmalarına katılmak olacaktır.
Ama siyasi iktidar açısından yeni anayasanın öne çıkan temel başlığının “model” olmayacağı açıktır. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere, yeni rejinin meşruiyet için hukuksallaşmaya ihtiyacı bulunmaktadır. (Bu yazının konusu olmadığı için değinilmedi ama, “yerelleşme” başlığı da hep gündemde olan diğer bir başlık. Aynı zamanda Kürt siyaseti ile liberalleri hızlıca “iktidarın yanına” çekme potansiyeline sahip olduğu için de önemli bir başlık.)
Adlı adınca, yeni anayasa çalışmaları doğrudan “yeni” rejimin tesisiyle ilgilidir. Yalnızca bu nedenle dahi, bu ülkenin ilericileri bu tartışmanın kıyısından bile geçmemelidir. Değil “yeni” bir anayasayı, bunun tartışılmasını dahi meşrulaştıracak yaklaşımlar baştan sona yanlış olacaktır. İşte, bu nedenlerle çizgi tam buraya çekilmelidir. Ancak bundan sonra yazının başlığında yer alan soruya yanıt verebiliriz.

