Hakan Yurdakan
Siyasal devrim sonrası sosyalist inşa sürecinin nihai amacı, yabancılaşmanın tüm izlerinin silindiği “yeni insan”ı yaratabilmektir. Bunun sağlanabilmesi için, politik, toplumsal, kültürel alanda birçok girdiye ihtiyaç olmakla birlikte, temeli; insanların daha az çalışacağı ve zamanlarının daha büyük bir bölümünü bilimsel, sanatsal ve potansiyel yeteneklerini geliştireceği faaliyetlere ayırabileceği koşulların oluşturulmasıdır. Bu ise üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı koşullarda, öncelikle rutin, insanı bıktıran ve ağırlıklı kas gücüne dayanan iş kollarında ve üretim aşamalarında mekanizasyon düzeyini yükseltecek teknolojinin uygulanabilmesine ve zamanla tüm kesimlere yaygınlaştırılmasına bağlıdır.
Oysa kapitalizmde teknolojinin gelişimi ve kullanımı, toplumsal üretim ilişkileri ve sınıflar mücadelesi çerçevesinde biçimlenmektedir ve ana yönelimi, göreli artık-değer üretimi ve bunun artırılmasıdır. Böyle olmasaydı aşağıdaki sorulara da gerek kalmazdı.
Kapitalist toplumda teknolojik gelişmeler, işçi sınıfının iş ve iş dışı yaşamını neden kolaylaştırmıyor; üretimde robot kullanımı ve otomasyon artıyor ise neden çalışma süreleri kısalmıyor ve çalışma koşulları iyileşmiyor; neden iş cinayetleri, yoksulluk ve doğaya verilen zararlar artıyor?
Marx: “Makinenin kapitalist tarzda kullanımından ayrılamayacak olan çelişkiler ve karşıtlıklar mevcut değildir, çünkü bunlar, makinenin kendisinden değil, onun kapitalist tarzda kullanımından kaynaklanır! Yani, makine aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği…”ni belirtir. Devamında ise “Onun (burjuva iktisatçısı) açısından, makinenin kapitalist tarzdan başka bir tarzla kullanılması olanaksızdır (…) Dolayısıyla, her kim, makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin bir düşmanıdır!” ve “Burjuva iktisatçısı, böylece(… ) makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil, makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını hasmının sırtına yükler” [*] der.
Bu çerçevede; ne, teknolojiye tek başına, bağımsız, toplumu dönüştürücü bir belirleyicilik yüklemenin ve ne de 21. yüzyılda “Makine (robot) kırıcılığı”na öykünmenin, işçi sınıfı açısından bir karşılığı bulunmamaktadır. İşçi sınıfı öfkesini ve mücadelesini, üretim araçlarının kendisine değil, kapitalist üretim ilişkilerine yöneltmelidir.
Ayrıca kapitalist üretim koşulları içinde bile olsa, teknolojinin ve üretim güçlerinin gelişmişliği, yarının sosyalist inşa sürecinin en azından ilk aşamalarında, sosyalizmin maddi koşulları için vazgeçilmez önemde olacağı gibi, bugün için de kapitalizmin yapısal çelişkilerini keskinleştirerek, toplumsal dönüşümün zeminini hazırlamaktadır.
Makineli üretim (Modern sanayi) 18. yüzyıl sonlarında İngiltere’de başlayan sanayi devrimi ile gelişti. Bir önceki dönemin kapitalist üretim yapısını oluşturan manifaktür türü üretim, el emeğine ve el aletlerine dayanıyordu. Zanaatçılıktan işçiliğe geçiş yapmak durumunda kalan dönemin üreticileri, üretimin bilgisine, becerisine sahiptiler ve dönemin emek aracı olan el aletlerine hâkim oldukları gibi üretimin temposunu da belirleyebiliyorlardı.
Makineli üretim ve iş bölümünün gelişmesiyle, manifaktür döneminin el aletleri makinenin bir parçası haline, işçiler ise makinenin bir uzantısı durumuna gelmiş, üretimin bütünsel bilgisinden ve becerilerinden kopmuşlardır. Dolayısıyla kapitalistler makine kullanımıyla üretim sürecinde emeğe olan bağımlılığı ya en aza indirmiş ya da tümden kaldırmışlardır. Bu nedenlerle manifaktürden makineli üretime geçiş, aynı zamanda “Sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğundan”, “Sermayenin emek üzerindeki gerçek boyunduruğuna” geçiş aşamasıdır da.
Yukarıda da değinildiği gibi, 18. yüzyıl sonlarında İngiltere’de başlayan ilk sanayi devrimi, su ve buhar gücüne dayanan makineleşmeye geçiş dönemiydi. Bunu 19. yüzyıl sonunda, elektrik enerjisi ile çalışan ve seri üretime imkân veren makineler ile içten yanmalı motorların kullanılmaya başlandığı ikinci sanayi devrimi izledi. 1970’lerde başlayan, elektronik ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeler ile üretimdeki otomasyonun ileri seviyelere taşındığı süreç ise “Sanayi 3.0 (Üçüncü sanayi devrimi)” olarak anılmaktadır.
İlk iki sanayi devrimi, üretimde kullanılan enerji türünde radikal dönüşümleri içermekte olup, bu anlamıyla “Sanayi Devrimi” tanımını daha fazla hak etmektedirler. Sanayi 3.0 olarak belirtilen süreç ise önemli teknolojik gelişmeleri barındırmakla birlikte üretimde kullanılan enerji türüyle ilgisi olmayıp otomasyon düzeyinin yükseltilmesi, üretim sürecinin yönetimi, malzeme ve iş gücü hareketlerinin, makine duruş sürelerinin ve stokların en az seviyeye düşürülmesi, emek sürecinin denetimi, üretim ve dağıtımla ilgili tüm verilerin hızla işlenmesi, kullanılması gibi düzenlemelere yöneliktir. Aralarındaki farklılıklara karşın söz konusu üç teknolojik aşamanın da ortak yanı artık-değer üretiminin artırılmasıdır.
Günümüzde ise bir süredir dile getirilen “Sanayi 4.0 (Dördüncü sanayi devrimi)” kavramı ile siber-fiziksel sistemlere dayanan üretim birimleri, yapay zekâ, robot teknolojisi, nesnelerin interneti (IoT) (makinelerin birbirleriyle ve kendilerini de kapsayan daha büyük üst sistemlerle iletişim kurabildiği şebekeler), “karanlık (işçisiz) fabrikalar” gibi, çok da uzak olmayan bir gelecek için tahayyül edilen teknolojik gelişmelere işaret edilmektedir.
Yaşanan üç teknolojik gelişim aşamasında da iş gücünün mekanizasyon seviyesi yükseltilmiş ve üretimde otomasyon artırılmıştır. Dolayısıyla üretimde canlı emeğin payı azalırken, ölü emeğin (Değişmeyen sermaye: Makineler, hammaddeler, ara-mallar) payı artmıştır. Oysa “Sanayi 4.0” ile çok daha öte bir şey canlı emeğin neredeyse tamamen üretim sürecinden dışlanacağı iddia edilmektedir. Böylece söz konusu teknolojik gelişmelerle birlikte insanların refaha kavuşacağı, işçi sınıfının ve sınıf çelişkilerinin ortadan kalkacağı, dolayısıyla sosyalizmin de gereksizleşeceği düşleri pompalanmaktadır. Bunların düş olarak görülmesinin nedeni, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kesin bir sınırının olduğu düşüncesinden değil kapitalizmin niteliklerinden ve kendi içinde barındırdığı yapısal çelişkilerden dolayıdır.
Şimdi, kapitalist üretim tarzında, robotlaşmanın, tam otomasyonun neden tüm üretim süreçlerinde geçerli olacak şekilde sonuna kadar götürülemeyeceğine bakalım.
Her şeyden önce kapitalizmin varlığı, uzlaşmaz çıkarlara sahip, birbirinin karşıtı iki toplumsal sınıfa; sermaye ve işçi sınıfına dayanmaktadır. Bu nedenle, ücretli emek ortadan kalktığında, karşıtı olan sermaye de ortadan kalkacak ve kapitalizmin varlığı da sona erecektir.
Ayrıca kapitalist üretim tarzının temeli artık-değer üretimidir. Artık-değerin kaynağı ise üretim sürecindeki canlı emek sömürüsüdür. Üretimde kullanılan ölü emek ilave bir değer yaratmaz; nihai ürüne, makineler üretimde yıprandıkları kadar, hammadde ve ara-mallar ise tüketildikleri miktarda değer aktarabilirler. Dolayısıyla üretimin bütünüyle robotlar tarafından yapıldığı, üretim sürecinden canlı emeğin tamamen dışlandığı bir durumda ne artık-değerden, ne de kârdan söz edilemez. Bu koşulda ise kapitalizmin varlığını sürdürmesi olanaksızdır.
Öte yandan sermayeler arası rekabet nedeniyle, kapitalistlerin makineleşme seviyelerini artırması ve üretimde daha ileri teknolojiler kullanmaları ise kapitalizmin başka bir özelliğidir ve kaçınılmazdır. Bu nedenle herhangi bir iş kolunda son teknolojiyi ilk uygulayan kapitalist başlangıçta ekstra ve aşırı kârlar elde edecektir. Ta ki, rakip kapitalistler de aynı teknolojiyi uygulayıncaya kadar. Buna sermayesi yetmeyen kapitalistler ise iflas ederek piyasanın dışına itileceklerdir. Ancak tüm iş kollarında, üretimin birkaç teknik personelle ya da bütünüyle robotlarca yapıldığı, başka bir anlatımla kâr oranının sıfır ya da sıfıra yakın olduğu aşamaya, kapitalizmin ulaşması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
Diğer yandan; kapitalizmin varlık sebebi sermaye birikimidir. Sermaye birikimi döngüsünün tamamlanabilmesi iki koşula bağlıdır: İlki artık-değer üretimi olup, yukarıda değinilmişti. İkincisi ise artık-değerin gerçekleşmesidir (realizasyonu). Başka bir deyişle metaların satılarak artık-değerin kâra; aynı zamanda meta sermayenin de para sermayeye dönüşmesi gerekir. Üretimin büyük oranda ya da tümüyle robotlar tarafından yapılması durumunda ürünleri kimler satın alacaktır; kapitalistler satamayacağı üretimi neden yapacaklardır? Genel olarak sermayenin değerlenmesi durduğunda, kapitalizmin varlık sebebi de ortadan kalkacaktır.
Tabii ki süreç buralara varmayacaktır; kapitalizm koşullarında ne emeğin üretim sürecinden tamamen dışlanması ne de sermaye birikiminin durması mümkündür. Bu, bindiği dalı kestiğinin farkına varan kapitalist sınıfın bilimsel, teknolojik ilerlemeleri ve üretim araçlarındaki gelişmeleri durduracağı anlamına gelmez. Kapitalizmin yapısal bir niteliği olan sermayeler arası rekabet nedeniyle kapitalistlerin teknolojiyi geliştirmeleri ve üretim sürecinde uygulamaları kaçınılmazdır. Ancak eşitsiz gelişim gereği otomasyon süreci, tüm ülkeler, bütün sektörler ve üretim birimlerinde eşit düzeyde ve eş zamanlı yaşanmamaktadır. Bazı üretim birimleri ve iş kollarında tam otomasyona yaklaşılırken, bazıları kısmi veya düşük otomasyon seviyesinde bulunmaktadır. Bu durum, ikincilerden tam otomasyona yakın olan büyük şirketlere doğru ekstra artık-değer aktarımına yol açmakta ve yarı otomasyon seviyesindeki işletmeleri, kendi üretim süreçlerinde artık-değer sömürüsünü artırmaya zorlamaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemlerde, sermayenin kendi içindeki mücadelesinin daha da yükselmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu durum küresel seviyede üretim alanlarında kısmi ya da yarı otomasyon üretim süreçleri egemen olduğu sürece, tekelleşme eğilimiyle birlikte bir süre daha devam edebilir. Ancak tam otomasyona yakın üretim süreçleri tüm üretim alanlarında ağırlık kazanmaya başladığında; sermayenin organik bileşimindeki yükselişe paralel, toplam artık-değer miktarı, artık-değer oranı ve kâr oranında büyük düşüşler yaşanacaktır. Bu ise üretim ve yatırım miktarlarında bariz azalışların yanında devasa ve yeni işsiz yığınları doğuracaktır.
Bu olası gelişmeler, içinde bulunduğumuz kapitalizmin üçüncü büyük depresyon dönemiyle birlikte düşünüldüğünde, insanlığın önünde iki seçenek bulunmaktadır. İlki ve kötüsü, kapitalizmin bunalımdan çıkabilmek amacıyla ve üçüncü bir savaş riskini de içeren küresel düzeyde sermayenin değersizleşmesi çerçevesinde insanlığı telafisi çok zor bir aşamaya sürüklemesini beklemektir. İkincisi ise emeğin ve üretimin ulaşmış olduğu toplumsallaşma ve teknolojideki gelişme düzeyi ile kapitalist özel mülkiyet arasındaki artık uzlaşmaz bir aşamaya gelmiş olan çelişkiyi ortadan kaldırmaktır.
NOT
[*] K. Marx, Kapital 1. Cilt, Yordam Kitap, s. 421-422

