Silahlanma yarışında Türkiye’nin “Milli ve Yerli” iddiası: Analitik bir değerlendirme

Sayı 32 (Kasım-Aralık 2025)

Erkin Öztok

Türkiye’nin savunma sanayisindeki yerlilik ve millilik iddiasını nesnel bir şekilde değerlendirmek için, hem tarihsel gelişimi hem de mevcut durumu analiz etmek gerekmektedir. Amacımız, meseleyi “ayakları üzerine oturtmak” ve hem elde edilen kazanımları hem de kat edilmesi gereken mesafeyi dürüstçe ortaya koymaktır.

Türkiye’nin savunma sanayisindeki yerlilik oranı, 2000’li yılların başında %20’ler seviyesindeyken, 2024 itibarıyla %80’lerin üzerine çıkmıştır. Hatta birçok kritik üründe bu oran %90’ı aşmaktadır. Bu artış, yalnızca montaj veya uygulama geliştirme ile değil, temel teknolojilerin ve entegre sistemlerin yerli kaynaklarla tasarlanıp üretilmesiyle sağlanmıştır. Ancak, bazı alt sistemlerde ve yüksek teknoloji gerektiren bileşenlerde (örneğin, yarı iletkenler ve ileri malzemeler) halen dışa bağımlılık devam edebilmektedir. Bu da “tamamen yerli” iddiasının sınırlarını göstermektedir.

 

90’lardan Bugünlere Aselsan ile Havelsan’ın Gelişimi ve İktidarın Baykar Fenomeni

Türkiye savunma sanayisinin omurgasını oluşturan ASELSAN ve HAVELSAN gibi kurumlar, mevcut başarıların temelini 1990’lı yıllarda atmıştır. ASELSAN, 1990 yılında hisselerinin halka arz edilmesiyle kurumsal bir dönüşüm geçirmiş ve faaliyet alanlarını üç ana gruba ayırarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu dönemde 1991’de Radar Teknoloji Merkezi, 1992’de ise Elektro-Optik Teknoloji Merkezi kurulmuş, böylece kritik elektronik harp ve hedefleme sistemleri için altyapı oluşturulmuştur.

HAVELSAN ise 1996’dan itibaren Elektronik Harp Test ve Eğitim Sahası (EHTES) ve F-16 Savaş Uçaklarının Görev Yazılımı Güncellemesi (OFP/SIL) gibi projelerle askeri yazılım ve sistem entegrasyonu alanında önemli birikimler edinmiştir. Sivil projelerden elde edilen tecrübe ve gelirler, daha sonra MİLGEM Savaş Sistemleri, Deniz Karakol Uçakları (MELTEM) ve çeşitli uçuş simülatörleri gibi karmaşık savunma projelerine aktarılmıştır. Bu süreç, şirketlerin basit parça üreticisi olmaktan çıkıp, karmaşık sistemlerin entegratörü ve ana yüklenicisi haline geldiği bir dönüşüm evresini işaret etmektedir.

Türk Uçak Sanayii Anonim Ortaklığı (TUSAŞ), mevcut insansız hava aracı (İHA) başarısının onlarca yıl öncesine dayanan bir birikimin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Firma, 1990 yılında başladığı İHA çalışmalarını 1992’de Türkiye’nin ilk yerli İHA’sı olan UAV-X1 Şahit Sistemi ile somutlaştırmıştır. Bu, mevcut İHA ekosisteminin tesadüfi bir gelişme değil, uzun vadeli, planlı ve kamu destekli Ar-Ge çalışmalarının bir ürünü olduğunu göstermektedir.

Bu tarihsel gelişim, Türkiye’nin savunma sanayii stratejisinin anlık kararlarla değil, kademeli bir planlama sonucu ilerlediğini kanıtlamaktadır. 1990’larda edinilen temel yeteneklerin, 2000’lerde karmaşık sistem entegrasyonuna ve platform tasarımına doğru evrilmesi, günümüzdeki başarıların temelindeki sağlam mühendislik ve kurumsal altyapıyı işaret etmektedir. Bu durum, “milli ve yerli” iddiasının boş bir söylemden ziyade, somut bir tarihi temele dayandığını ve çok disiplinli bir ekosistem yaratıldığını göstermektedir.

Baykar’ın İHA ve SİHA’larının gelişiminde, devletin dolaylı ve doğrudan katkıları olmuştur. TEKNOFEST gibi organizasyonlar alıcı bulma ile popülerlik sağlamada önemli bir destek sağlamıştır. Diğer taraftan Savunma Sanayi Başkanlığı’nın (SSB) sağladığı Ar-Ge destekleri, kritik öneme sahiptir. Ayrıca, TÜBİTAK ve üniversitelerin insansız hava aracı teknolojileri üzerine yaptığı araştırmalar, sektöre altyapı ve insan kaynağı sağlamıştır. İhracat başarısının temelinde TSK’nın birincil müşteri olması ve SSB’nin stratejik ortağı olarak yurtdışı pazarlarda yer alması yatmaktadır. Devletin sağladığı bu “çapa müşteri” ve “marka güvenilirliği” olmadan, Baykar’ın bu denli hızlı bir ihracat başarısı elde etmesi zor olurdu. Dolayısıyla, devlet desteği doğrudan finansal hibe yerine, dolaylı ve stratejik bir işbirliği şeklinde gerçekleşmiştir. Diğer taraftan Selçuk Bayraktar’ın, Erdoğan’ın damadı olması şirketin devletin şemsiyesi altında olduğunun bir diğer kanıtıdır. Bunun üzerinden sağlanan medya ve trol ordusu desteğiyle Baykar, bazı kesimlerde bir fenomen haline getirilmiştir.

 

Teknoloji Geliştirme vs. Uygulama Geliştirme

Türkiye’nin savunma sanayisindeki ilerleme, yalnızca platform üretimiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bu platformlara güç veren temel teknolojilerin geliştirilmesine yönelik yoğun Ar-Ge çabalarını da içermektedir. TÜBİTAK ve Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB), KOBİ’lere yönelik hibe programları ve stratejik projelere sağlanan desteklerle, savunma sanayii ekosistemini oluşturan 2,000’den fazla firmanın gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır.

ASELSAN, yerli olarak tasarladığı GaN (Galium Nitrit) tabanlı transistörleri üretme aşamasına gelmiş ve bu teknoloji, radar ve elektronik harp sistemlerinde kritik öneme sahiptir. Benzer şekilde, ROKETSAN’ın füze sistemleri ve TÜBİTAK’ın ileri veri işleme çözümleri, Türkiye’nin teknoloji geliştirme kapasitesini göstermektedir.

Ancak, silah sistemlerinin yazılım ve algoritmalarının tamamen özgün olup olmadığı sorgulanabilir. Özellikle yapay zekâ tabanlı sistemlerde ve siber güvenlik çözümlerinde, açık kaynak kodlu veya lisanslı teknolojilerin adaptasyonu söz konusu olabilmektedir.

 

Türkiye’nin Geliştirdiği Silahların Nitelikleri ve Uluslararası Pazarda Payı

Türkiye, hafif silahlardan stratejik savunma sistemlerine kadar geniş bir yelpazede üretim yapmaktadır. İşte bazı öne çıkan örnekler:

  1. Hafif Silahlar: MPT-76 Milli Piyade Tüfeği, Canik TP9 serisi tabancalar ve Sarsılmaz Kılınç 2000 gibi modüller, NATO standartlarında ve dünya çapında ihracat başarısına sahiptir.
  2. İnsansız Hava Araçları (İHA/SİHA): Bayraktar TB2, Akıncı ve AKSUNGUR gibi sistemler, dünyada takdir toplamış ve 50’den fazla ülkeye ihraç edilmiştir.
  3. Hava Savunma Sistemleri: SİPER ile alçak, orta ve yüksek irtifa tehditlerine karşı etkili bir savunma yeteneği kazanılmıştır.
  4. Deniz Sistemleri: MİLGEM projesi kapsamında üretilen korvetler ve firkateynler, Türkiye’yi denizcilikte önemli bir oyuncu haline getirmiştir.
  5. Topçu Sistemleri: Fırtına ve Kasırga öne çıkmaktadır. Fırtına obüs sistemi iken, Kasırga çok namlulu Roketatar sistemidir.
  6. Mühimmat: Güdümsüz mühimmatın neredeyse tamamının üretimi yapılmaktadır. Akıllı mühimmatlar olarak MAM (Mini Akıllı Mühimmat) ailesi öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin savunma sanayisi, platform geliştirme yetkinliğini Bayraktar TB2 ve AKINCI gibi insansız hava araçlarıyla kanıtlamıştır. Bayraktar TB2, tam otonom uçuş ve hassas hedefleme kabiliyetine sahip orta irtifa-uzun süre havada kalış (MALE) sınıfı bir platformdur. AKINCI ise daha ağır yük (1350 kg) taşıyabilen, daha yüksek irtifalarda (40.000 ft) görev yapabilen ve çift motorlu yapısıyla dikkat çeken bir taarruz İHA’sıdır. MMU Kaan’ı ise şimdilik üzerindeki şaibelerden dolayı değerlendirme dışı bırakıyoruz.

Topçu sistemlerinde başta Fırtına Obüsü ve T-122 Kasırga Çok Namlulu Roketatar gelir. Fırtına’nın hikâyesi, “millilik” yolculuğunun tipik bir örneğidir. Başlangıçta Güney Kore’den lisans alınan K9 Thunder platformunun montajıyla başlayan süreç, zamanla önemli ölçüde millileştirilmiştir. ASELSAN tarafından geliştirilen yeni atış kontrol sistemi, yerli mühimmat kabiliyeti ve modernizasyon paketleriyle Fırtına-II olarak adlandırılan versiyon, platformu neredeyse yeni bir milli sistem haline getirmiştir. Benzer şekilde, Roketsan’ın geliştirdiği farklı mühimmat çeşitleriyle (güdümlü, anti-personel, mayın döşeme) Kasırga roketatarları, basit bir alan bombardıman aracı olmaktan çıkıp hedeflere yüksek hassasiyetle vurabilen stratejik etki silahlarına dönüşmüştür. Hava savunma alanında ise, kısa menzilli KORKUT’tan (4 km menzil, 35 mm top), orta menzilli HİSAR-O+ (35 km menzil) ve balistik füze savunması hedefleyen uzun menzilli SİPER sistemine (70-100 km menzil) kadar katmanlı bir savunma mimarisi oluşturulmuştur. Bu sistemler, ASELSAN’ın AESA radarı ve milli füze arayıcı başlıkları gibi kritik alt sistemleri içerir. Henüz sistem tamamlanmamış olsa da yol alınmaktadır. Bu sistemler, Türkiye’nin kara ve hava savunma yeteneklerinde dışa bağımlılığının azaldığını göstermektedir.

Mühimmat ve güdüm teknolojileri alanında da Türkiye, platform yeteneklerini tamamlayan önemli bir bağımsızlık kazanmıştır. Bu alanda MAM (Mini Akıllı Mühimmat) ailesi öne çıkmaktadır. MAM-L (Lazer Güdümlü) ve MAM-T (Termal Güdümlü) mühimmatlar, bir SİHA’nın taşıyabileceği boyutta olmasına rağmen, bir jip, bir silah mevziisi veya bir komuta merkezini tek atışla imha edebilecek hassasiyete sahiptir. Bu mühimmatlar, Bayraktar TB2 gibi platformlara “ucuza kıymet” vurma yeteneği kazandırarak, modern asimetrik savaşın seyrini değiştiren unsurlardan biri olmuştur. TÜBİTAK SAGE’ni geliştirdiği özellikle hassas güdüm kitleri (kanatçıklar, GPS/INS sistemleri) ve savaş başlıkları konusunda kritik bir rol oynamaktadır. TÜBİTAK SAGE’nin geliştirdiği güdüm kitleri, standart bir bombanın (örneğin MK-82), “akıllı” bir mühimmata (HGK – Hassas Güdüm Kiti) dönüşmesini sağlayarak, maliyet-etkin bir çözüm sunar. Örnek olarak; buna benzer kitlerin eski mühimmatlara uygulanması özellikle Rusya’ya savaşta ciddi bir avantaj kazandırmıştır.

Mühimmat, “millilik” testinin en zorlu geçtiği alandır. Çünkü bir füzenin veya akıllı mühimmatın içindeki:

  • Arayıcı Başlık (Seeker): Hedebi bulan kısım. Görüntü işleme, kızılötesi, radar gibi çeşitleri vardır.
  • Ataletsel Ölçüm Birimi (IMU): Mühimmatın uçuş sırasındaki konumunu ve yönelimini anlamasını sağlar.
  • Roket İtmeli Motor: Katı veya sıvı yakıt teknolojisi.

Bu bileşenler, en ileri yarı iletken, malzeme ve yazılım teknolojilerini gerektirir. Türkiye, MAM serisi gibi sistemlerde bu bileşenlerin büyük kısmını yerli olarak tedarik edebilmektedir. Ancak, en ileri teknoloji ürünü arayıcı başlıklarda ve mikroçiplerde hala belirli bir oranda dışa bağımlılık devam edebilmektedir. Bu da, mühimmat üretimindeki “millilik” oranının üründen ürüne değiştiğini gösterir. Ancak genel tablo, ithal ikame edilen kritik bileşen sayısının her geçen gün arttığı yönündedir.

 

“Yerlilik ve Millilik” Ne Kadar Gerçek?

Türkiye, savunma sanayisinde kritik bir dönüşüm gerçekleştirmiştir. Yerlilik oranının %80’leri aşması, özgün sistemlerin geliştirilmesi ve dünya çapında ihracat başarıları, bu iddiayı büyük ölçüde desteklemektedir. Ancak, yüksek teknoloji gerektiren bileşenlerdeki dışa bağımlılık ve özellikle yazılım/algoritma geliştirmedeki şüpheler, “tamamen milli” iddiasının sınırlarını çizmektedir.

Türkiye, savunma sanayisinde üretim ve uygulama geliştirmede oldukça başarılıdır, ancak temel teknoloji geliştirme konusunda henüz ilk aşamaları tamamlamış durumdadır. Bu nedenle, mevcut durum “yarı çağ atlayıp, yarı koşarak yetişmeye çalışmak” şeklinde özetlenebilir.

 

Related Posts