Evrim Saldıran
Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayan direniş uzun süredir devam ediyor. Direnişin niteliği ve gücü başladığı zemine göre şu an farklı bir süreçte. Direniş sürecini çözümlemek önemli ama asıl odakta direnişten öğrendiklerimiz ve eksik kalanlarla birlikte önümüzdeki sürecin ihtiyaçlarına yanıt oluşturmak olmalı.
SÜRECE NASIL YAKLAŞMALI?
Kapitalizmin yasalarını es geçen, alt yapı ve üst yapı ilişkisini silikleştiren bir değerlendirme ülkede yaşanan siyasi süreçleri ele alırken eksikli hatta yanlış olacaktır. Sermaye sınıfı ise ideolojik müdahaleleri ile bu eksikli, yanlış değerlendirmeleri beslemektedir.
Üniversitelere yönelik müdahale ülkemizde önemli denilebilecek her süreçte farklı şekilde vücut buldu. Sermaye sınıfının ihtiyaçları ve iktidarların bu ihtiyaçlara yanıt üretmek için attığı adımlar şüphesiz üniversite eğitimi ve gençliğin yaşamında da belirli etkileri oldu. 1980 darbesi sonrasında Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) devreye sokulması, emek-sermaye arasında süren mücadelenin ve sermaye sınıfının yönelimlerinin bir yansıması olarak okunmak zorunda. AKP iktidarı ile açılan süreç de tam olarak belirli bir mantıkla ve takvimle işliyor diyebiliriz. Bu mantık; üniversitelerin piyasaya açılması ve sermaye ile bütünleşmesi, gençliğin AKP’nin politikaları doğrultusunda şekillenmesine hizmet etmesi, düzen karşıtı düşüncelerin üniversitelerden silinmesi ve tam boy bir sindirme mekanizmasından oluşmaktadır. Bu doğrultuda atılan adımlar kısaca şöyle özetlenebilir:
- İlerici ve aydın akademisyenlerin üniversitelerden tasfiye edilmesi
- Üniversitelerin memleket gündemlerinden koparılması ve toplumun sorunlarından uzaklaştırılması noktasında yürüyen ideolojik mücadele
- Sol, sosyalist siyasetin fiili olarak engellenmesi
- Üniversitelerin piyasaya açılması, özel üniversitelerin arttırılması ve üniversitelerin sektörleştirilmesi
- Eş, dost, akraba atamalarıyla liyakatin ortadan kaldırılması
Üniversitelere saldırı olarak adlandırdığımız bu adımlar özü itibariyle AKP iktidarının ve sermaye sınıfının karakterini barındırmaktadır. Dolayısıyla, üniversiteye yönelik yapılacak bir tartışma bütünlüklü olduğunda anlam kazanacaktır. Boğaziçi’ne yönelik yapılan müdahale ve Melih Bulu ataması da bu bağlamda ele alındığında rasgele alınan bir karar olarak değerlendirilmekten çıkarılacak ya da yalnızca Tayyip Erdoğan’ın hırslarına indirilmeyecektir. Gerici ve piyasacı dönüşümün, üniversitelere yönelik yıllardır aldığı yolun Boğaziçi’nde bu şekilde vücut bulduğu ortaya konulmalı ve atılacak adımlar bu zeminde inşa edilmelidir. Bu açıdan, Boğaziçi’ne yapılan müdahale bir ilk değil ve son da olmayacaktır. Üniversitelere dönük her müdahale ve bu müdahalelere karşı yürütülen mücadeleler kendi içinde bir özgünlük taşısa da, müdahaleler AKP iktidarının ve sermaye düzeninin politikalarının bir yansımasıdır. Bu ilişki silikleştirilmeye çalışılsa da tartışmasız bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Melih Bulu’nun bir patron kuruluşu olan Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu (URAK) yönetim kurulu başkanı olduğu, Ali Koç gibi patronlarla birlikte birçok projeye imza attığı da göz önünde bulundurulduğunda yapılan atamanın sermaye sınıfının ve AKP’nin politikalarıyla uyumu ve amacı da açıkça ortaya çıkmaktadır.
HER YAKLAŞIM KUTSANIRSA ORTAYA NE ÇIKAR?
Boğaziçi Direnişi, pratik bir süreç olduğu; yalnızca düşünsel bir içeriğe oturmadığı için hem sürecin tahlili hem de atılan adıma karşı yaklaşım ve politikaları da içerisinde barındırıyor. Keza yaşanan tartışmaların çoğu da aslında bu noktada somutlanıyor ve ne yapılmalıdır sorusu ağırlık kazanıyor. Toplumsal ve siyasal mücadelenin ağırlığını hissettirdiği her süreç şüphesiz, yol; yöntem ve taleplere yönelik belirli bir tartışma zemini de açıyor diyebiliriz. Haziran Direnişi sonrası yaşanan tartışmalar da irili ufaklı birçok mücadele anında açılan başlıklar da bu gerçeklikten kaynaklanıyor. İçerisinde çözüm ve kazanım arayışı olan her düşünsel ve pratik süreç “neyin, nasıl yapılması gerektiği” sorusuna yanıt vermek zorundadır ve bu yanıtı verdiği oranda istenilene ulaşılacaktır. “Mesele sadece yapmaktır” diyenlerin niyetleri sorgulanmayacaksa eğer, eylemin içeriğinin doldurulması görevinin daha da önem kazanması gerekmektedir. İçeriğin doldurulması ise şüphesiz bir dizi yaklaşımla “hesaplaşma”, doğru ve olması gereken siyasal ve pratik yaklaşımın merkezileştirilmesi ve örgütlenmesi ile mümkün olacaktır. Burada önemli olan nokta ise, gençlik, üniversiteler ve memleket ekseninden bakarak odaklanmanın sağlanmasıdır. Bu bakış açısı; meşruiyetin kaynağını oluşturmaktadır. Aksi durumda, herkesin kapsanması ya da kitle ile “zıtlaşmamak” uğruna heba edilecek şey mücadelenin kendisi ve olanaklar olacaktır.
Bir diğer nokta ise; her hareketin bu tarz mücadele süreçlerini kendi “çıkarları” doğrultusunda ele alma yaklaşımıdır. Bu yöntem, okuması ve hedefi doğru ise sonuç getireceği gibi yanlış bir tahlil ve hedef düzleminde ise mücadeleyi etkisiz kılacak bir işlev görmektedir. Örneğin, Türkiye’de yaşanan bütün olumsuzlukların temelinde sermaye ve iktidardan bağımsız bir “devlet” olduğunu öngören bir yaklaşım, Boğaziçi’de yaşanan süreci doğru tahlil edemeyecek ve pratik olarak da bu sürecin etkisini kıracak bir süreç açacaktır. Bu açıdan; tarihsel ve güncel bir kılavuz niteliği taşıyan sınıfsal yaklaşımın işaret ettiği yere odaklanılması gerekmektedir. Liberalizmin düzenle hesaplaşması olmayan “muhalif” yaklaşımlarıyla, siyasetsizliği merkezine koyan “düşünürlerin” tahlilleriyle ve pratik olarak attığı adımlarla “hesaplaşılması” Boğaziçi Direnişi’nin hakkının verilmesi için zorunluluktur.
YOGA ÜZÜNTÜYÜ ENGELLEMEZSE, PAYLAŞ BİR FOTOĞRAF!
Bu sürecin, üniversitelere, memlekete ve gençliğe yönelik bir dizi etkisi mevcut. Boğaziçi Direnişi’nin üniversiteyi aştığı söylemi bu açıdan doğru görülmelidir. Her eylemin birden fazla noktaya yansımaları olduğu bir gerçek, fakat Boğaziçi Direnişi’nde bu yansıma somut karşılıklar da yaratmış durumda. Üniversitelerin sorgulandığı, “nasıl bir üniversite?” sorusunun sorulduğu, AKP’nin atama ve dayatma politikalarının bütün toplum nezdinde tekrardan gün yüzüne çıktığı ve gençliğin bu adımlar karşısında mücadele ettiği ya da “ülkem adına üzülüyorum” diyerek, “kaçış” sinyali verdiği karmaşık bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz.
Bu durum görülmediğinde ise , yapılan “eylemler” kimi zaman gülünç kimi zaman aldatıcı bir görüntü sunuyor. Merkezine bireyselliği, bireyin düşüncesini ve aynı zamanda “salt eylemciliği” oturtan yaklaşım; “çıplak fotoğraflar” paylaştırmaya zemin açıyor, bu ise direnişe yönelik bir katkı olarak değerlendiriliyor. Boğaziçi Direnişi’nin çıkış noktasıyla, gelişimiyle ve gençliğin talepleriyle uzaktan yakından alakası olmayan bu tarzın alt okuması ise bireysel mücadelenin “örgütlü” görüntüsü oluyor. Bu pratiğin süreci siyasi bağlamından kopartarak liberal bir tarzı açığa çıkarması, Direnişi kazanımla sonuçlandırmanın ve daha genel anlamıyla üniversitelere ve ülke gündemlerine yönelik müdahalelerin karşısında durmanın önüne set çekiyor. Bu yaklaşımlarla hesaplaşmanın ise düzen ve iktidar karşıtlığının yerini alması değil; düzene ve iktidara karşı yürütülen mücadelede bırakılan boşlukların sol siyaset tarafından doldurulması noktasında önemi vardır. Aksi halde her toplumsal mücadele içerisinde kapitalizmden beslenen düşünceler var olacaktır ve mücadelede odaklanılması gereken nokta ise sürekli bulanıklaşacaktır.
“Herkesin her şeyi yapmaya hakkı vardır” yaklaşımının ise hem toplumsal bir varlık olarak insan açısından doğru olmadığını, hem de siyasal ve pratik mücadele süreçlerinde neyin hak olduğunun bu kadar kolay kararlaştırılamayacağını ifade etmek gerekir. Bugün bir haktan bahsedeceksek ortaya konması gereken şey, söylemde ya da eylemde nereye tekabül ettiği ve sonucu hesaplanmadan atılan adımlar değil, gençliğin gelecek, iş, eşit ve özgür bir yaşam hakkıdır.
YENİ BİR ÜLKE, YENİ BİR ÜNİVERSİTE DİYENLER NE YAPACAK?
Başta söylediğim nokta ile sonucu bağlarsak, bugün yapılması gereken üniversitelerde ve Boğaziçi’nde yaşananların sermaye, iktidar, siyaset bağlamından koparılmadan gerçekçi bir şekilde ortaya konulması; “yeni bir kuşak, yeni bir üniversite, yeni bir ülke” bütünlüğüyle yanıt verilmesidir. Sermayenin ve iktidarın bu derece örgütlü olduğu bir müdahale sürecinde ise yanıtın yine örgütlü olarak verilmesi bir tercihten öte zorunluluk olarak görülmelidir. Öğrenci gençliğin bu gerçeklik ve zorunluluk ile donanması ise üzüntünün ve karamsarlığın panzehridir. Şu unutulmamalıdır ki, gençlik Boğaziçi’ne yönelik müdahalenin misliyle, geleceksizlik ve işsizlik gündeminde karşı karşıyadır.
Bugün AKP’nin politikalarından rahatsız olan, gelecek endişesiyle yaşayan gençlikle buluşma, bütün enerjiyi, heyecanı ve umudu düzen karşıtı bir düzlemde birleştirme görevinin yerine getirilmesi ise gençliğe ve memlekete yönelik sorumlulukların başında gelmektedir. Bu sorumluluğun, en başta örgütsüzlük propagandasına, siyaset istemiyoruz anormalliğine ve sahte umutlara geçit vermemekten geçtiği ise başa yazılmalıdır.

