Ali Rıza Çelik
“Abartmaksızın diyebilirim ki bana yönelik komplo, Birinci Dünya Savaşı’na gidişte Avusturya Veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesinin oynadığı rolden çok daha fazla rol yüklenmiş bir içeriğe ve amaçlara sahiptir. Komplo ile bağlantılı olarak geliştirilen Ortadoğu’ya yönelik ABD ve müttefiklerinin işgalleri için Üçüncü Dünya Savaşı demek, belki abartılı kaçabilir. Fakat yol açtığı gelişmeler ve sonuçları itibariyle rahatlıkla Üçüncü Dünya Savaşı’nın en yoğun ve sonuç alıcı aşamalarından biri olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda değerlendirirsek bana yönelik harekâtı gerçek anlamına kavuşturabiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nın Sırbistan’ına karşılık Üçüncü Dünya Savaşı’nın Kürdistan’ı diyebiliriz. Kürdistan, jeopolitik ve jeostratejik açıdan Ortadoğu kaynaklı Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlatılışında, geliştirilmesinde ve sonuç alınmasında Merkezi Alan konumundadır.”
Alıntı yaptığımız değerlendirmeler okurlarımızın tahmin edebileceği gibi Abdullah Öcalan’a ait. Öcalan’ın yakalanması sonrasındaki zamanlarda ifade edilen bu sözlere, Kürt siyasi hareketinin emperyalizme bakış açısını özetlemesi bağlamında yaklaşmak mümkündür.
Bahsettiğimiz alıntı, bugün Devlet Bahçeli tarafından “kurucu önderlik” vasfı tescillenen politik ve örgütsel kimliğin, bir nevi “alter ego” olarak ortaya çıkan ve peygamberlik mertebesi atfedilen benmerkezci bakış açısını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak bu noktadaki amacımız benlik ya da karakter tahlili yapmak değil, Kürt sorununu ve bunun emperyalizm ilişkisini ortaya koymak.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde Kürt siyasi hareketinin emperyalizme dönük yaklaşımının köklerinde özellikle Öcalan’ın benzeri bir dizi değerlendirmesi olduğunu görmekteyiz. Bugün Kürt siyasi hareketinin farklı noktaları tarafından gerek ideolojik gerekse siyasi olarak emperyalizm kavramının bağlamı dışına çıkarıldığı ve hatta tahrifata uğratıldığı açıktır.
Gelinen noktayı özetlemek gerekirse, başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt siyasi hareketinin söylemsel anlamda emperyalizm kavramına başvurduklarını, “reel politik” alanda ise kapitalist emperyalist sistem adı verdiğimiz olgular bütününü görmezden geldiklerini ya da tersinden bunları fazlasıyla içselleştirdiklerini ifade etmek mümkündür. Hatta gelinen aşamada, söylemsel başvurunun dahi iyiden iyiye geri çekildiğini de not etmek gerekir.
İçselleştirmekten kastımız, sisteme eklemlenme olarak özetlenebilir. 21. yüzyıla girişte nasıl ki Öcalan “Üçüncü Dünya Savaşı” tahlili yapıyorsa, günümüzde Kürtlerin payına da bu tahlilden hareketle savaştan pay kapmak ya da devlet kurarak bu süreçten çıkmak gibi bir ödev birinci sıraya yazılmaktadır. Emperyalizmle ya da emperyalist güçlerle işbirliği yapmak pahasına… Emperyalizmin ve güncel olarak Siyonizm’in bölgede sınırlarını iyiden iyiye genişletmesine rağmen…
Bu noktada, “Kürdistan’ın devletler arası bir sömürge olduğu”, “Kürtlerin ‘emperyalist Türkiye’ dahil olmak üzere paylaşıma tabi tutulduğu”, “Kürtlerin taleplerini yerine getirmek için ABD ile birlikte hareket etmesinin mübah sayılabileceği” yönünde çok alışık olduğumuz karşı çıkışlar gelecektir. Ancak meselenin o kadar da basit olmadığını ifade etmek durumundayız. Bir kere baştan yanlış olan söylem Türkiye ve bölgedeki bir dizi ülkenin emperyalist olarak nitelenmesidir. Oysaki çok genel bir ifade ile Türkiye emperyalist sisteme tam boy entegrasyonda oldukça mesafe almış az ya da orta gelişkinlikte bir kapitalist ülke olarak tanımlanabilir. Hatta tersinden devam edilirse Türkiye’nin zayıf halka ya da zayıf halka adayı bir ülke olması dahi gündeme gelebilir ki, bu olasılık Kürt emekçilerinin sömürü ve baskıdan kurtuluşu açısından da en devrimci seçeneği beraberinde getirmektedir.
Ancak denklem tersten kurulmakta, Kürtlerin yaşadığı ülkelerin “emperyalist” olduğu nitelenerek el çabukluğu ile ezen ulus – ezilen ulus denklemi bu tablonun içine oturtulmaktadır. Bu durum Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi “gerçek emperyalizmin” ya da ABD’nin Kürtlerin kurtarıcısı olarak görülmesini sağlamaktadır. Çünkü Kürt milliyetçi liberal çizgisine göre Kürtleri ezenler Araplar, Farslar ya da Türklerdir. Emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin rolleri bu tabloda görünmez olur.
Ondan sonra ise gelsin “Üçüncü Dünya Savaşları”, gitsin büyük güçlerin arasından sıyrılarak devlet kurma hayalleri… Bugün Abdullah Öcalan tam da bu çizgiyi teorize etmekte ve demokratik cumhuriyet-demokratik konfederalizm-demokratik özerklik kavramları arasında dolaşarak anti emperyalist bir sosyalist devrim çizgisinin buharlaştırılmasını sağlamaktadır. Çünkü “reel sosyalizm” onlara göre 20. yüzyılda kalmış olan geri bir aşama, önümüzde yer alan olgu ise “demokratik kadın özgürlükçü ekolojist komünalizm”dir.
Buradan hareketle baştaki alıntıya dönersek birkaç noktanın altını çizmek yerinde olacaktır.
Birincisi, bugün Ortadoğu’da yürüyen süreç kimilerine göre “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak adlandırılsa da, yaşananları emperyalizmin doğrudan dünyanın bir bölgesine dönük müdahaleler silsilesi olarak okumak daha doğru olacaktır. Bölgesel güçlerin ya da bölgedeki az, orta gelişkinlikteki kapitalist ülkelerin savaşlı süreçlerin içerisinde yer alması sürecin emperyalist bir paylaşım savaşı olduğu anlamına gelmemektedir. Örneğin, Ortadoğu’da bugün nasıl Irak ve Suriye emperyalizmin hedefi olduysa, İran ve Türkiye de emperyalizmin hedefinde olabilir.

İkincisi, Ortadoğu gibi bir coğrafyada bugün olayların merkezi noktasında herhangi bir devletin, ulusun, halkın, mezhebin ya da kişinin kendisinin bulunduğunu önermesi mümkündür ancak doğru değildir. Öcalan’ın bu anlamıyla sürecin merkezine “Kürdistan”ı koyması o açıdan tutarsızdır. Başka bir pencereden bakıldığında olayların merkezine Filistin’i, Lübnan’ı, İran’ı, Yemen’i, Türkiye’yi, Arapları ya da Şiileri koymak meşru ya da reel sayılabilecektir. Oysaki, emperyalizmin bölgeye dönük müdahalesi bütünlüklüdür, uluslararası sermayenin çıkarları ile doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla süreçler tüm halkları yüksek düzeyde ilgilendirmektedir. (Konu ile ilgili benzeştirmek açısından, güncel olarak Yemen’de Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail’in nasıl bir paylaşım savaşına girdikleri ele alınabilir. Örneğin Yemen’in başkentini ve tüm batısını elinde tutan Şii Husilerin lideri örneğin “Üçüncü Dünya Savaşı”nın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin Yemen’de yazıldığını iddia etmesi ne kadar abes olacaksa Öcalan’ın bu sözleri de abesle iştigaldir.)
Bu noktada Öcalan ve Kürt siyasi hareketinin emperyalizmi geri plana atarak, beraberinde emperyalizmle işbirliğini gündeme getirmesinin arka planındaki olguları yazmamız gerekirse şu noktaları ifade etmek gerekir:
- Marksizmin reddiyesi.
- Sosyalizmin geri çekilişi ile birlikte anti-emperyalizmin terk edilmesi. Ulusal mücadeleler üzerinde emperyalizmin belirleyici rolünün mutlak kabulü.
- Küreselleşme ideolojisinin baskın karakterine ve bunun uzantısı olan sınıflar mücadelesinin terkine teslim olunması.
- Kapitalizmin sömürgecilik dönemi ile emperyalizm dönemi arasındaki farklılaşmaların belirsiz hale getirilmesi ve 21. yüzyılda bunun liberal tezlerle harmanlanması.
- Bunun uzantısı olarak mücadelenin üst yapıda dönüşümlere odaklı reformist bir çizgiye hapsedilmesi, Kürt siyasi hareketi açısından ise bunun adresinin kimlik siyasetine odaklanması. Kurtarıcı odakların ise uluslararası sermaye ve başta AB olmak üzere kurumların bellenmesi.
- Sınıflar mücadelesinin reddi aynı zamanda kapitalizme karşı mücadeleyi de gündemden düşürmektedir. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele de gündemden düşmektedir. Yerine konulan şey ise 1990’lı yılların eskimiş “devlet toplum ikiliğine” dayalı olan “liberal merkez çevre tezleri”dir. Öcalan da güncel olarak asli mücadeleyi “devlet ile komün” arasındaki karşıtlığa odaklamaktadır. Bu bahsedilenin bir ucu özerklik arayışına giderken, diğer ucu ise “belediye sosyalizmi” olarak adlandırılan ama özünde ise küçük burjuva sosyalizminin yeniden üretilmesi olan bir yola yönelmektedir.
- Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelesi denilen tarihsel olayının, statü kazanımı ve bu statü üzerinden yürütülecek pazarlıklara endeksli bir güncel stratejiye dönüşmesi. Reel politik alanda ise bunların “Kürtlerin talepleri” olarak lanse edilmesi.
- Ulusal baskıya ya da asimilasyona karşı mücadele ile emperyalizme –ve kapitalizme- karşı mücadelenin arasının açılarak ikincisinin ihmal edilmesi. Leninizm’in uluslar politikası (ya da UKKTH) sosyalist devrimlere koşut, egemen gericiliğe karşı bir koyuşu içermesi bağlamında anlam kazanmıştır. Gelinen aşamada görülen şey ise emperyalizme bağımlı bir şekilde ortaya çıkan devletleşme pratikleridir. Örnekleri için parçalanan Yugoslavya’ya, Irak’ta Barzani yönetimine ya da Suriye’de Rojava’ya bakmak yeterli olacaktır.
- Emperyalizm, mali sermayenin dünya ölçeğindeki egemenliğine, pazarların paylaşılmasına ve sermaye ihracına dayalıdır. Bunun için ulus devletler ölçeği günümüzde çeşitli başkalaşımlar geçirmek ve emperyalizmle uyumlu olmak kaydıyla gerekli olmaya devam etmektedir. Bunu görünmez hale getiren liberal tezler emperyalizmin her türlü müdahalesini perdelemek için ortaya atılmış ya da atılmaktadır. Kürt siyasi hareketinin repertuarında “sömürgeciliğe karşı bağımsızlık için devlet kurma” iradesi yerine “demokrasi ve özgürlük için ‘emperyalizmle’ uyumlu konfederal rejimler kurma” söylemine geçilmesinin arka planında bu olgu yer almaktadır. Abdullah Öcalan’ın yaklaşık otuz yıldır uzun uzun anlattıkları, Batılı anarşist ekolojist çevrelerden kopya edilmiş tezlerdir.
- Son olarak Leninizm’in reddiyesi bu noktada ifade edilmelidir. Lenin’in düşüncesi işçi sınıfı iktidarına dayalıdır, emperyalizmin reforma tabi tutulmasını öngören küçük burjuva demokrat görüşlerin reddi Lenin’de esastır. Lenin ve Bolşevikler’in ulusların kurtuluşu için ortaya koydukları yaklaşımın ise bugün Kürt siyaseti ya da destekçisi sol çevreler tarafından uygulanan yöntem ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır.
Bilindiği üzere Abdullah Öcalan Marx, Engels, Lenin, Hegel vb… isimlerin bir dizi eserini okumadığını söylemekte ama bu konular hakkında bolca konuşmaktadır. Mademki emperyalizm ve Kürt sorununu ele alıyoruz, o zaman bu noktada öze dönüş ve kitabın ortasından konuşmak doğru olacaktır.
Lenin “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı kitabında meseleyi şu şekilde ele almaktadır:
“Emperyalizmin olanaklı en kısa tanımını yapmak gerekseydi, şöyle derdik: Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Bu tanımlama da, temel öğeyi kapsamış olurdu; çünkü, bir yandan, mali-sermaye, birkaç tekelci büyük banka sermayesinin, tekelci sanayi gruplarının sermayesiyle kaynaşmasının bir sonucudur; öte yandan, dünyanın paylaşılması da, herhangi bir kapitalist devletçe el konmamış bölgelere kolayca yayılan sömürge politikasından, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının, tekellerin mülkiyetine geçmesi için uygulanan sömürge politikasına geçişi ifade etmektedir.”
Bu temel tanımı yok saydığınız ya da reddettiğiniz zaman varılan yerin Ortadoğu’da Amerikan silahları ile pozisyon almak olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
Devam edelim. Lenin aynı eserinde Kautsky ile yaptığı polemikte şu vurguyu yapıyor:
“Burjuva bilim adamları ve yazarları, genellikle, emperyalizmi biraz kapalı bir şekilde savunuyorlar; özel emperyalizmin tam egemenliğini ve derin köklerini gizliyorlar; özel ve ikinci derecede kalan ayrıntıları, birinci plana getirmek, bankaların ve tröstlerin vb. polis denetimi gibi kesinlikle gülünç ‘reform’ tasarılarıyla dikkati temel noktalardan kaydırmak için çaba gösteriyorlar. Emperyalizmin temel özelliklerinde, reform yapma düşüncesinin saçmalığını kabul edecek kadar cesur olan alaycı ve açık sözlü emperyalistlere çok seyrek rastlanmaktadır.” (Ekolojik demokratik toplum tezlerini üreten günümüz burjuva çevrelerin tarihsel eleştirisi olarak okunabilir. –y.n.)
“Reformlar yoluyla emperyalizmin temellerini değiştirmek olanaklı mıdır? Emperyalizmdeki çelişkileri artırmak ve derinleştirmek için ileriye mi; yumuşatmak için geriye mi gitmek gerekir? Bunlar, emperyalizmin eleştirisinin temel sorularıdır. Emperyalizmin kendine özgü siyasal özellikleri şunlardır; mali-oligarşinin baskısı ve serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda gericilik ve artan ulusal baskı. Bu yüzden hemen bütün emperyalist ülkelerde 20. yüzyılın başından beri bir demokratik küçük-burjuva muhalefeti başlamıştır. Kautsky’nin ve büyük uluslararası geniş kautskici akımın marksizmden kopuşu, tamı tamına, Kautsky’nin ekonomik temeliyle aslında gerici olan bu küçük burjuva reformist muhalefete karşı koymak zahmetine girmemiş, girememiş olmakla kalmayıp, uygulamada onunla birleşip kaynaşmış olmasındadır.”
Lenin’in düşüncesi bugün de günceldir. Kautsky ve Bernstein’den başlayıp bugüne Hardt, Negri, Bookchin vb… ile taşınan düşünceler ise sınıflar mücadelesinin ve hatta sınıfların reddine, emperyalizmin reforma tabi tutulmasına ve sosyalizmin “demokrasicilik ve özgürlükçülük” oyunu ile sulandırılmasına yol açıyor. Bu düşünceler ile mücadele etmek elzemdir.
O yüzden Kürt emekçilerinin kurtuluşu için şu sorunun ve yanıtlarının yakıcılığını koruması gerekiyor: Emperyalizm nedir ve emperyalizmle nasıl mücadele edilmeli?

