Öcalan’ın “Demokratik İslam”ı: Laiklik yok!

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

Öcalan dinin siyasetin bir aracı olarak kullanılmasını kapitalist modernitenin bir sonucu olarak görüyor. Aslında dinin bizzat kapitalist modernite öncesi bir iktidar aracı olarak kullanıldığını ya söylemiyor ya da bilmiyor. Tersinden dini, devlet idaresinden uzaklaştıran bizzat aydınlanma, cumhuriyet, moderniteden başkası değildi. Laiklik, tam da dini iktidar aracı olarak kullanan sultanlara (krallara, soylulara) ve din adamlarına (kiliseye) karşı kuldan yurttaşa geçişin ilkesi değil midir?

Ali Ateş

“Demokrasi”, Kürt siyasi hareketinin dilinden düşürmediği kavramların başında geliyor. Neredeyse her kavramın başına getirilerek onun tamlayanına dönüşüyor. Demokratik cumhuriyet, demokratik toplum, demokratik sosyalizm gibi… Şimdi de İslam kelimesinin önüne getirilerek demokratik İslam gibi bir kavram bizzat Abdullah Öcalan tarafından yeni bir tezmişcesine dile getiriliyor. 

Başa demokrasi kelimesi getirildiğinde sanki sihirli bir değnek değmiş gibi tamladığı kavramın büyülendiği mi düşünülüyor acaba? Yani İslam tamam ama demokratik İslam bambaşka mı denmek isteniyor? Ya da sosyalizm tamam ama demokratik sosyalizm en iyisidir şeklinde bir vurgu mu yapılmak isteniyor? 

Yoksa tamladığı kavramın aslında eksiklerine mi işaret ediliyor? Cumhuriyetin, sosyalizmin, İslam’ın demokratik olanı makuldür, olmayanı değildir mi denmek isteniyor? Daha önce laiklik yerine “özgürlükçü laiklik” kavram çiftini seçenler aslında laikliği sulandırmanın yolunu bu şekilde bulmuşlardı. Ne de olsa Kemalist laiklik katı, radikal, jakoben, sert idi; tarikatlara alan bırakmıyordu vs. Sağ ve sol liberallerin gericiliğe alan açmak için laikliği adım adım likide etmenin yolunu yaptıkları ve her yerde maymuncuk gibi kullandıkları “özgürlük” kavramını kullanmaları gibi demokrasi kavramı da Kürt siyasetinin bir nevi maymuncuğu haline gelmiş durumda.

Cumhuriyet mi? ”Ama demokratik olanı…” Çünkü cumhuriyet kavramının ağırlığı altında kalmamanın yolu, “reel cumhuriyetin” kazanımlarının sahiplenilememesi nedeniyle ona bir eksiklik atfederek mümkün oluyor. Demokratik Cumhuriyet, aynı zamanda eleştirdikleri cumhuriyet anlamına geliyor. Benzer akıl yürütme, sosyalizm için de geçerli… Reel sosyalizmi ve özelde SSCB’yi reddiyeye varan yaklaşım, tarihsel ve teorik olarak sosyalizmin ağırlığı altında kalarak ancak bu kadar ve utangaçça dile getirilebiliyor. 

Ama bununla birlikte demokrasi kavramı aynı zamanda her yere gül atmaya da dönüşüyor. Sosyalistlere ya da İslamcılara seslenmek için kavramların başına konan demokrasi kavramı aslında pragmatist siyasetin aracı haline getiriliyor. Ulusalcı siyasetin bu pragmatist yapısı, bazıları için normal sayılabilir. Kürt siyaseti açısından sosyalizm de İslam da ulusal hareketin araçsallaştırdığı siyaset alanı olmasına rağmen özellikle liberal kesim tarafından bu araçsallaştırma meşru görülüyor. Çünkü bir siyasi hareketin doğruluğunun ve yanlışlığının ilkelerini ortaya koymak yerine Kürt siyasi hareketine “a priori” ve kategorik kesin doğruluk atfı, her teorik, ideolojik ya da politik kesitlerde yalpalamasının ya da yanlış yapmasının görmezden gelinmesine neden oluyor. 

ABD ile işbirliği mi? “Ama ulusal hareket…”. Patronlarla masaya oturmak mı? “Ama ulusal hareket…”. AKP ve MHP ile ortaklık kurmak mı? “Ama ulusal hareket…”. Şeriatçı Şeyh Said’i sahiplenmek mi? “Ama ulusal hareket…”. 

Örneğin Cumhuriyet’in kuruluş döneminin özgünlükleri ya da reel sosyalizmin zorunlu tercihleri söz konusu olduğunda kılı kırk yaran “eleştiri özgürlüğü”, söz konusu Kürt siyaseti olunca “Ama ulusal hareket…” haline dönüşüyor. 

Bunun, açık bir siyasal ve ideolojik tercih olduğu ortada. 

Kürt siyasi hareketinin “araçsallaştırdığı” alanlardan birisi de din alanı. Genel olarak bölgede İslamcılığın varlığı ve gerici toplumsal doku gerekçe gösterilerek Kürt siyasetinin doğrudan şeriatçı figürleri sahiplenmesi sorun dahi edilmiyor. Ancak şeriatçı Şeyh Sait’in açıktan sahiplenilmesi, “sivil cuma” adıyla meydanlarda toplu namaz gösterileri, “Melelere” yönelik laiklik karşıtı taleplerin dile getirilmesi, Kürt siyasi hareketinin İslamcı zemine seslenmesi mazur sayılabilecek politik tutumlar değildir. Tersinden gerici zeminin meşrulaşmasına ve laiklik karşıtı politik-ideolojik tutum ve söylemin güçlenmesine hizmet eden bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. 

Benzer tutumun bir örneği yakın zamanda Öcalan tarafından bir kez daha sergilendi. Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu 1. Olağan Kongresi adıyla düzenlenen toplantıya Öcalan tarafından iletilen mesaj, demokratik İslam makyajıyla bir kez daha gericiliğin meşrulaşmasına hizmet etmektedir. 

Abdullah Öcalan’ın mesajında dile getirilen “İslam’ı ne devletin ne de herhangi bir grubun siyasi aracı yapmadan, toplumun tabandan örgütlenen özgür yaşamına hizmet ettirelim” sözü dinci siyasete yönelik bir eleştiri olarak okunabileceği gibi aslında bir başka açıdan Kürt siyasetinin “tıpkı dinciler gibi dini siyasete kurban ettiği” için samimiyetsiz duruyor. Çünkü tam da Öcalan’ın mesajında eleştirdiği gibi dini, iktidar ya da siyaset aracı haline getirmenin bir benzeri hem bu toplantıyla hem de Öcalan’ın mesajıyla ortaya çıkmaktadır. Öcalan, devlet ile Hizbullah’ı kastederken benzerini kendisi yapmaktadır. Ama bunun ötesinde Öcalan’ın tarih okuması ve din kurumuna yönelik yaklaşımı tarihsel gerçeklikten tamamen kopuk bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Mesajında şunları söylüyor: “İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir. Kapitalist modernitenin iktidar ve talan aracı haline getirdiği resmi devlet İslam’ı ya da cemaatçi yapılar, bu özü yitirmiştir. Demokratik İslam ise, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir. O sözleşme farklı inançların, halkların ve kültürlerin öz iradesiyle, baskısız bir arada yaşama sözleşmesidir.”

İslamiyet’in özgürlük, adalet ve eşitlik gibi toplumsal sorunlara ne kadar çare olduğu ayrı bir tartışma konusu. Mevcut İslam ülkelerinin hali ortada. Demek ki özgürlük, adalet ve eşitlik gibi “dünyevi” sorunlara din çare olamıyor. Kaldı ki İslamiyet’in çıktığı ve geliştiği dönemlerin de eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan tarihsel dönemler olduğu özel olarak belirtilmelidir. Öte yandan Medine Vesikası’nın da tarihte farklı inançların, halkların ve kültürlerin birlikte yaşamasına örnek teşkil etmesine yönelik sözleri tarihi gerçekler örtüşmez. Ne Medine Vesikası tarihte gerçeklenmiş ne de aşiret kavgalarıyla ilişkili bir olay bugün Ortadoğu’da halkların kardeşliğine hizmet edebilir. Daha önce İslamcı Ali Bulaç’ın çokça dile getirdiği Medine Vesikası meselesi, İslamcıların uydurduğu bir başlık. Ne Muhammed ne Dört Halife döneminde ne de herhangi bir İslam devletinde savaşsız ve taht kavgasız bir model yaşanmıştır. Bugün Ortadoğu’daki sorunları Medine Vesikası’yla çözüleceğini düşünmek saflık değilse, ucuz politikadır. 

Ama asıl ilginci yine meseleyi tutup “kapitalist modernite”ye bağlamış olması: Dini iktidar aracı olarak kullanan kapitalist modernite! 

Öcalan dinin siyasetin bir aracı olarak kullanılmasını kapitalist modernitenin bir sonucu olarak görüyor. Aslında dinin bizzat kapitalist modernite öncesi bir iktidar aracı olarak kullanıldığını ya söylemiyor ya da bilmiyor. Tersinden dini, devlet idaresinden uzaklaştıran bizzat aydınlanma, cumhuriyet, moderniteden başkası değildi. Laiklik, tam da dini iktidar aracı olarak kullanan sultanlara (krallara, soylulara) ve din adamlarına (kiliseye) karşı kuldan yurttaşa geçişin ilkesi değil midir? 

Mesele modernite değil, sınıflardır. 

Kapitalist sınıflar, devrimci barutunu tüketip gericileşirken, kendi iktidarları için dini araç olarak yeniden kullanmış ve dincilik kapitalizmle iç içe geçmişti. Moderniteden, kapitalizmden, aydınlanmadan, laiklikten, cumhuriyetten ne anlaşılması gerektiğine dair Öcalan’ın kafası karışık. Her kavram başka bir düzlemi ifade ederken örneğin laikliğin de modernitenin bir sonucu olduğunu söylemek pekâlâ doğrudur! 

O zaman hangisi? Kapitalist modernite dini iktidar aracı haline mi getiriyor, yoksa laikliği mi temsil ediyor?

Bugün dünya kapitalizmi Katoliklerden, Protestanlardan, Evanjelistlerden ve Siyonistlerden geçilmiyor! Sayılan bu “dini kimlikler” bizzat tekelci dünya kapitalizminin patronlarına ait olup iktidardaki sınıfların kimliklerini ifade etmektedir. Bu açıdan doğrudan egemenleri, egemen sınıfı, kapitalist sınıfı hedefe oturtmak ve aynı zamanda gerici düşüncenin bizzat sömürücü sınıfların ideolojisi haline geldiğini yazmak gerekmez mi? 

Ama Öcalan tersinden dini, adalet, özgürlük, eşitlik ile kutsayıp, dini bir olgu olan Medine Vesikası’nı örnek gösterebiliyor. Hem de haklı olarak “devletin dini araç olarak kullanmasını” eleştirirken… 

Öcalan da aslında bir nevi demokratik İslam diyerek, özünde kapitalizmle uyumlu bir İslam’ı kastetmektedir.  Daha önce Avrupa’da bunu Protestanlar yapmış, Türkiye’de ise Fethullahçılar temsil etmemiş miydi? Daha ötesi bugün kapitalizmle uyumsuz İslami bir tarikat-cemaat var mıdır? Din ile kapitalizm yan yana gelirken, din ve devlet işlerinin ayrılması anlamına gelen laiklikten tek kelime etmeyerek dinin demokrasi ile nasıl bağdaştığı sorusu Öcalan tarafından yanıtsız bırakılmaktadır: Laiklik olmadan demokratik din olur mu?

Uzatmaya gerek yok: Eskiden din iktidar aracıydı. Burjuva devrimleriyle kilisenin ve kralların iktidarı son buldu. Din ve devlet işleri ayrıldı, laiklik geldi. Kapitalist sınıflar, ilericilik barutunu tüketince, iktidarda kalmak üzere gericileşmiş, gericiler de kapitalistleşmişlerdir. Bugünkü iktidarlar, gerici kapitalist sınıfların iktidarı olarak dini araç olarak kullanmaya devam ediyor. Ama Öcalan, sınıflar diyemiyor!

Öcalan tarihi ters yüz ederek, bugün dini iktidar aracı olarak kapitalizmi değil “modernite”yi suçlarken, dini iktidar aracı olarak kullanan AKP ile ortak masa kurmaktan ise çekinmiyor. 

Öcalan da her siyasi erkin yaptığını yapıyor: Dini kendi siyasi emelleri doğrultusunda araçsallaştırıyor. “Dinin özü vardı, ancak kapitalist modernitenin devleti ve cemaatçi yapılar bu özü bozdu” diyor, ancak laiklik diyemiyor! 

Laiklik, dini iktidar aracı olmaktan çıkarmanın ilkesi değil midir? 

 

Related Posts