Dergimizin bu sayısında, Türkiye’de burjuvazinin anatomisini mercek altına alıyoruz. Kapitalizmin 1980’lerden bu yana geçirdiği mutasyonları, onun “kanatlarını” –bir yanda TÜSİAD’ın kurumsal yüzünü, öte yanda “Beşli Çete”nin şantiye-rant düzenini– aynı sınıfsal çerçeveye oturtarak okuyoruz. Bu iki uç, aynı gövdenin farklı uzuvlarıdır; biri salonlarda liberalizm nutukları atarken, diğeri betonu kamuya fatura ederek birikimini katmerleştirir. Aradaki mesafe, yalnızca üslup farkıdır.

İzzettin Önder, Cumhuriyet’in ilk 15 yılını Marksist bir neşterle açıyor. 1929 krizi sonrası dış ticaret fazlası veren, yabancı işletmeleri millileştiren, Sovyet esintili beş yıllık planlarla demir-çelikten dokumaya hızlı sanayileşen bir devletçilik nasıl inşa edildi; 1938’den itibaren Celal Bayar’la başlayan özel sermaye yanlısı kırılma, 1946-50 arası Marshall Yardımı ve DP iktidarıyla nasıl lime lime edildi? Bugünkü bağımlılığın kökü, 1930’ların başarılarında değil, tam da o dönemin birikimini emperyalizme teslim eden savaş sonrası teslimiyet çizgisinde yatıyor.

Nevzat Kalenderoğlu, aynı bağımlılığın güncel fotoğrafını çekiyor: Sanayiden şantiyeye, üretimden rant düzenine savruluşun öyküsü. 24 Ocak, Özal, 2001 krizi, AKP’nin 23 yılı, imar afları, TOKİ, KÖİ’ler ve nihayet “Beşli Çete”… Hepsi aynı beton balonunun tuğlaları. Balon şiştikçe, toplumun sırtına binen yük de ağırlaşıyor.

Ali Rıza Çelik’in “İslâmcı sermayenin neo asr-ı saadeti” yazısı, bir zamanların “yeşil sermaye” diye anılan kesimin, Yimpaş-Kombassan mağduriyetlerinden MÜSİAD’ın 14 bin üyesi ve 3 milyonluk istihdamına, Özallı özelleştirmelerden AKP’li KÖİ’lere, faiz yerine “kâr payı” numarasından sığınmacı ucuz emek bağımlılığına uzanan 50 yıllık yolculuğunu, bugün TÜSİAD’la aynı localarda oturan, İsrail’le ticaret yapan, tarikat-holdingleşen tam teşekküllü bir burjuva kanadı haline geldiğini ve “İslâm’ın yeşili ile doların yeşili”nin artık tamamen örtüştüğünü ilan ediyor.

Deniz Olcay, dijital çağın parlak yalanını deşiyor: “Girişimcilik” masalları, düşük başarı oranı, 7/24 kölelik ve yatırımcıların kurduğu sahte umut endüstrisi. Bireysel “başarı hikâyeleri” büyüsünü bozuyor; çözümün bireyde değil, toplumsal planda, üretimde ve eşitlikte olduğunu hatırlatıyor.

Irmak Ildır, 150 yıllık anayasacılık tartışmalarını topa tutuyor: “Yanlış Cumhuriyet”çilerden “demokratik cumhuriyet” tezlerine uzanan bütün yaklaşımlar, sonuçta egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre yeniden ambalajlanmış siyasal projeler üretiyor. Çözüm, rejim mühendisliğinde değil, sınıfsal dinamikleri merkeze alan yeni bir toplumsal-siyasal kuruluştadır.

Haluk Hepkon’un Sincan gözlemleri, Batı’nın “Uygur soykırımı” yalanına yerinde bir tokat. Bölgede soykırım değil, kalkınma hamlesi gördüğünü anlatıyor; sorunun kaynağı olarak da ABD destekli radikal İslamcı grupları işaret ediyor. Çin’e yönelik oryantalist kampanyalara güçlü bir karşı-anlatı sunuyor.

Behiç Oktay, Nepal’de patlayan Gen Z protestolarını yeni nesil “renkli devrim” modeli olarak okuyor. Hiyerarşi karşıtı, dijital, jenerasyon kimliğiyle ambalajlanmış bu hareketin, Çin’e yakınlaşan Nepal’i yeniden Batı-Hindistan eksenine çekme aracı olduğunu gösteriyor. Gençliğin öfkesini sınıf temelli anti-emperyalist bilince çevirmenin aciliyetini vurguluyor.

Mustafa Tunçay, Gürcistan’daki Tiflis protestolarını Soros-NED fonlu komprador liberallerin öfkesi ile Ivanishvili’nin ulusal burjuvazi hamlesi arasındaki emperyalist vekâlet savaşının son perdesi olarak okuyarak, Gürcistan halkının gerçek kurtuluşu, ancak her emperyalist saldırganlığın sömürü mekanizmasını reddeden ve aynı zamanda oligarşik kesimlerin hâkimiyetine son veren bölgesel bağımsız bir sosyalist yolun inşasıyla mümkün olacağını söylüyor.

Çağlar Tekin, Suriye’nin çöküşüyle birlikte Yeni Ortadoğu’da İsrail-ABD hegemonyasının önündeki tüm engellerin temizlendiğini ilan ediyor. Direniş aksanının son kalesi İran; Gazze-Lübnan hattında yaklaşan doğrudan savaş, artık yalnızca bölgesel değil, Rusya ve Çin’in stratejik derinliklerini de hedef alan küresel bir hesaplaşmadır.

Erkin Öztok, savunma sanayiindeki yerlilik iddiasını soğukkanlı verilerle masaya yatırıyor: %20’den %80’e çıkış, ASELSAN, TUSAŞ, Baykar… “Milli ve yerli” söyleminin ardındaki somut ilerlemeyi kabul ederken, bu başarının hangi sınıfsal ve jeopolitik bağlamda anlam kazandığını da unutmuyor.

Mahmut Aslan’ın yazısı, Alevi açılımı adı altında yürütülen politikaların Alevileri devletin ideolojik denetimine hapsetmeyi amaçladığını, gerçek çözümün ise laiklik, ibadethane statüsü, eğitim ve yüzleşme taleplerini içeren örgütlü bir halk hareketiyle Cumhuriyet’i savunmak olduğunu tek cümlede özetliyor.

Mustafa Tunçay, Meta’nın 16 milyar dolarlık dolandırıcılık reklamı gelirini ve şikâyetlerin %96’sını reddetme pratiğini ifşa ediyor. Astroloji kampanyalarıyla sorumluluğu bireye yıkan dijital kapitalizmin en iğrenç yüzlerinden biri.

Cengiz Kılçer, 1934’te Sergey Yutkeviç’in Abidin Dino ve arkadaşlarına yazdığı coşkulu mektubu gün yüzüne çıkarıyor. Genç Cumhuriyet sanat ortamına duyulan hayranlık ve “ressamın halka ihtiyacı vardır” uyarısı, doksan yıl sonra hâlâ taptaze.

Hikmet Yaman, 1950’lerde Amerikan baskısıyla Kore’ye gönderilen Türk tugayının hikâyesini, 95 yaşındaki Kuzey Koreli devrimci Ahn Hak-sop’un trajedisiyle birleştiriyor. Emperyalizmin “vasal devlet” yaratarak halkları nasıl böldüğünün, nasıl yok ettiğinin yürek burkan bir belgesi.

Selin Aksoy’un “NOBEL: Kimin Barışı?” yazısı, 2025 Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’nun ödülü Trump’a adaması, İmamoğlu’nun kutlaması ve Netanyahu’nun adaylık çağrısı gibi ironik gelişmeler üzerinden, ödülün dinamit miraslı kökeninden CIA etkisine, Obama-Kissinger gibi tartışmalı sahiplerine uzanan politik meşruiyet aracılığına dair keskin bir eleştiri sunarak, asıl soruyu soruyor: Barış, kimin barışı?

Son olarak İshak Muhaciroğlu’nun “Aşiyan’dan Geleceğe Bakan Bir Şair: Tevfik Fikret” yazısı, İstibdat yıllarında özgürlüğü, aklı ve insanlığın evrensel birliğini savunan radikal bir aydınlanmacı olarak Fikret’i, “Sis”ten “Tarih-i Kadîm”e, “Haluk’un Amentüsü”nden “ne ezen ne ezilen” hayaline uzanan şiirleriyle, hâlâ yaşayan bir düşünce devrimcisi olarak yeniden keşfediyor. 

Bu sayı, burjuvazinin iki kanadını da aynı sınıfsal gövdeye oturtarak, bağımlılığın tarihini, bugünkü rant düzenini, dijital yalanları, emperyalist müdahalelerin yeni kılığını ve direnişin hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin yolu, ne TÜSİAD’ın salonlarında ne de Beşli Çete’nin şantiyelerinde çizilir. O yol, ancak üretimden, eşitlikten ve bağımsızlıktan geçen bir toplumsal mücadeleyle açılır.

İyi okumalar.

Related Posts