Kamil Tekerek
Erdoğan’ın çıkışı ile birlikte gündeme gelen tartışmanın köklerine göz atmak gerekirse birkaç noktayı belirginleştirmek gerekmektedir. Kökleri önce Oslo görüşmelerine, devamında ise 2011-2012 döneminde devletin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelere giden ve 2015 yılına kadar devam eden çözüm süreci, bu noktada bir dönem olarak ele alınmalıdır. Bir diğer nokta ise ara bir aşama olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin tekrarından hemen önce Öcalan ile yapılan bir dizi görüşmenin sonucunda ortaya çıkan mektubu ve bunun devamında yaşananlar olarak ifade edilebilir.
Gelinen noktada, AKP iktidarının önümüzdeki seçimleri de veri alarak Kürt siyasi hareketinin yönelimleri ya da HDP’nin pozisyonu üzerinde belirleyici olmak, Türkiye’deki Kürtlerin tercihlerini yönlendirmek için arayış içerisinde olduğu ise açıktır. Bunun içinse, bir dizi aracın devreye alınması olasılık dahilinde görünmektedir.
AKP’NİN ARAYIŞLARI
Anketlerin ortaya koyduğu sonuçlar, HDP’nin önümüzdeki seçimlerde Millet İttifakı’na destek vermesi durumunda Cumhur İttifakı’nın özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerde işinin zora girmesi gibi bir durumu ortaya koyuyor. Dolayısıyla, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’nin bu durumu tersine çevirmek için arayışta olduğu açık gibi görünmektedir.
Bu noktada, 2015 yılında ortadan kalkan son “çözüm süreci”nin bakiyesi üzerinden bir yol haritası çıkması ne kadar mümkün, bu bir tartışma konusu olarak ortada duruyor. Hatırlanacağı üzere, 2015 yılında çıkan Dolmabahçe Mutabakatı ile “çözüm süreci”nde yeni bir evreye geçilmesi beklenirken işler tersi yöne dönmüş ve bugünkü Cumhur İttifakı’nın temelleri atılmış, devlet açısından da süreç sona ermişti.
Bugünden o döneme bakıldığında, AKP kaynakları tarafından süreci Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” açıklamasının bitirdiğine dair yapılan girdiler işin görüntüsel boyutunu oluşturuyor. Bugün cezaevinde tutulan HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın o dönemki tercihi, HDP’nin doğrudan liberaller ile kurduğu ittifakın yüzü olarak ortaya çıkmış ve 2015 seçimleri sonrasında da bunun üzerinden çokça gelişme yaşanmıştır. İmralı görüşmelerine göz atmak gerekirse, “çözüm sürecinin” çözülmesindeki temel faktörün o dönem Suriye’de yaşanan gelişmeler olduğu, devletin güvenlik konseptinin devreye girmesine paralel olarak özellikle Abdullah Öcalan’ın Suriye’deki kazanımlardan taviz verilmemesi yönündeki tutumu olduğu, hatırlanacaktır.
Tersinden ve bunlara paralel olarak, 2015 Haziran seçimlerinden sonra başlayan çatışmalı sürecin arka planında verili seçim sonuçlarının AKP iktidarı tarafından kabullenilmemesi ve Türkiye’yi kaosa sürükleme arayışı olduğu Kürt siyasi hareketi ve liberal kesimler tarafından çokça dile getirilmektedir. Bu konunun da işin görüntüsel boyutunu oluşturduğunu ifade etmek gerekmektedir. Yine bu noktada da, Suriye’de yaşanan gelişmelerin belirleyici olduğunu, Kürt siyasi hareketi tarafından başlatılan özerklik ilanları ve PKK gerillalarının da katıldığı hendek siyasetine paralel olarak devletin yükselen güvenlik konseptinin sonucunda bir dizi kentte hendek savaşları yaşandığını ifade etmek doğru olacaktır. Bu süreç AKP’nin işine gelmiş ve 2015 seçimlerinin tekrar edilmesinin yolu açılmıştır.
Daha öncelere gitmek gerekirse, 2010 referandumunda Öcalan’ın önermesi ve o dönem Selahattin Demirtaş’ın başkanlık ettiği Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) tercihiyle alınan boykot tutumu ve Gezi Direnişi döneminde arka planda işleyen “çözüm süreci”nin çıktısı olarak Demirtaş’ın “Gezi’de darbe gördük” yönündeki açıklamaları günümüzde yaşananlarla çelişkili gibi görünüyor. Ancak mesele bu kadar basit görülmemeli. Devletin Öcalan ile yaptığı görüşmelerin bir çıktısı ve çözüm sürecinin partisi olarak kurulan HDP’nin bugün o misyonunun ortadan kalkması gerek Öcalan gerekse Erdoğan açısından bir veri olarak ortada duruyor. Kürt siyasi hareketi açısındansa HDP çatısı altında liberaller ile kurulan ittifak Türkiye’deki rejimin restorasyon projesinin bir kanadı olarak kimlik kazanmış durumda. Dolayısıyla rejim ve restorasyon tartışmalarından bağımsız bir HDP ya da Demirtaş düşünmek pek de mümkün değil. Hâl böyle olunca, HDP’nin verili pozisyonu ile Abdullah Öcalan’ın yaklaşık yirmi yıldır devlet ile yürüttüğü mesai arasında açı oluşması doğal olarak karşımıza çıkıyor. AKP’nin bu açıya oynamak istediği açıktır. Ancak bunun kendisi yeni bir uzlaşma düzlemini getirmediği sürece anlam ifade etmeyecektir.
Bu açıdan uzlaşmanın birincil özneleri ve düzlemin kurucu unsurları olarak sermaye devletinin ve Öcalan’ın girmesi, bunun devamında ise HDP’nin üzerindeki basınç arttırılarak Kürt siyasetinin sürece eklemlenmeye davet edileceği bir yola girilmesi olasılık dahilinde görülmelidir. Eğer ki, HDP bu yola girmeyecekse AKP iktidarı tarafından farklı yöntemlerle zemin kaybı yaşamaya doğru itilecektir. AKP’nin bu açıdan Kürt emekçileri üzerinde havuç-sopa politikasını devreye sokması, HDP’nin “terörle iltisaklı” ve gayri meşru gösterilerek özellikle Kürt meselesinde ulusal demokratik haklar propagandasına ağırlık vermesi beklenmelidir. Ek olarak bir parantez açmak gerekirse, toplumsal güçlerinden bağımsız olarak Türkiye’deki Barzanici partilerin AKP lehine devreye girmesini, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile Suriye’nin kuzeyindeki PYD arasındaki yakınlaşmayı ve emperyalizmin bölgesel politikalarının yansımaları üzerinden yaşanacakları da hesaba katmak gerekmektedir.
Bunların çıktısı olarak, “yeni bir çözüm süreci”nin kavramsal olarak siyasal alanda lanse edilmesi, bir taraftan Abdullah Öcalan ile AKP iktidarı arasındaki uzlaşma zeminini perdelemesi, diğer taraftan AKP’ye yandaş bir Kürt partisinin şekillenmesi açısından zemin sağlayabilir. Bu anlamıyla, Ayhan Bilgen’in son süreçte ortaya koyduğu tutum değişikliğinden tutun AKP’nin bir dizi arayış ve çalışma içerisinde olduğu biliniyor. Kürtlerin demokratik haklarına paralel olarak yine AKP ve tarikatlar eliyle “Kürt-İslâm sentezinin” bir taraflarda hazırda tutulması da, özellikle Kürt emekçilerinin yönelimlerinin manipüle edilmesi açısından önem taşıyacaktır.
Bahsettiklerimizin Cumhur İttifakı’nda bir çatırdamaya yol açıp açmayacağı ise mekanik bir değerlendirmeye tabi tutulacaksa sonuçsuz kalacaktır. AKP ve Erdoğan’ın şu aşamada iktidarda kalabilmek için MHP ile yaptığı ittifakı bozması için bir neden bulunmuyor. Ancak, tekrar edilen İBB seçimlerinin öncesinden de hatırlanacağı üzere yukarıda bahsettiğimiz çerçeve açısından MHP’nin kolaylaştırıcı bir noktada durması olasılık dahilindedir. Örnek olarak o dönem Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin sıfırlandığı bir dönemde Bahçeli’nin avukat görüşmesine yeşil ışık yakması, Osman Öcalan’ın TRT’ye çıkarılmasına sessiz kalması ve doğrudan Öcalan-HDP-PKK arasındaki çatlaklara işaret etmesi verilebilir. Önümüzdeki dönem yaşanacaklarda da MHP’nin benzeri bir çizgide durması beklenebilir.
HDP VE DEMİRTAŞ NEREDE DURABİLİR?
Tayyip Erdoğan tarafından Öcalan ve Demirtaş’ın hesaplaşması bağlamında yapılan açıklamaya HDP tarafından verilen yanıt “O zaman İmralı’nın kapılarını açın açıklamaları duyalım” şeklinde oldu. Ancak devamında ise HDP Eş Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar tarafından yapılan açıklamalar, HDP’nin parçalı siyasetinin ilk sinyalleri olarak değerlendirilebilir. Konu ile ilgili Buldan “Toplumsal barış için, demokratik çözüm için diyalog ve müzakereye dayalı yöntem tek çözüm yoludur. Bu çerçevede İmralı’da yürütülecek diyalog görüşmelerini sonuna kadar destekleriz” derken, Sancar ise “Millet İttifakı da dahil bütün muhalefet partileriyle belli bir zeminde müzakere etmek istiyoruz. Seçimlere kadar özgürlükleri yok etmek ve muhalefet güçlerini sindirmek amacıyla pek çok adaletsizlik yaşanabileceğini, kirli oyunlar oynanabileceğini, iktidarın bu konuda pek çok hamle yapabileceğini öngörüyoruz. İktidar, çok çeşitli manevralarla toplumu germeyi sürdürecek, bu politikayla demokrasi güçlerini, muhalefet çevrelerini birbirleriyle çatışma içine sokmayı hedefleyecektir. Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş konusunda biz de muhalefetle aynı şeyleri düşünüyoruz ancak eskinin tekrarını veya ufak tefek düzeltmelerle yeniden uygulanacağı bir sistemi kabul etmiyoruz. Muhalefete, güçlü demokrasi, kalıcı barış ve gerçek adalet şeklinde üç başlıkla bir müzakere önerisinde bulunuyoruz. Bu konularda tümüyle bir mutabakat oluşursa muhalefetin ortak aday fikrine açığız” şeklinde bir açıklama yaptı.
Önümüzdeki seçimlere giderken HDP’nin, Millet İttifakı’na dışarıdan destek vermesi ihtimalinin oldukça güçlü bir şekilde ifade edildiği bu günlerde, aynı HDP’nin Kürt meselesi üzerinden yaşanan gelişmeleri kendi lehine nasıl değerlendireceği bir soru işareti olarak ortada duruyor. Düzen muhalefetinin bir kanadı olan HDP’nin verili pozisyonunu belirleyen çokça faktör mevcut. Bu faktörleri ifade etmek gerekirse; sağ ya da İslâmcı bazı Kürt partileriyle yürütülen bölgesel ittifakları, Millet İttifakı ile kurulan ilişkiyi, Türkiye solu ile yapılan görüşmeleri, sermaye sınıfı ile kurulan bağları ve emperyalizmin bölgesel açılımlarına verilen desteği ilk akla gelenler olarak yazabiliriz. Bunların hepsinin Demokrasi İttifakı torbasına doldurularak nasıl yol alınacağı ise çok açık görünmemektedir.
Dolayısıyla, Erdoğan tarafından İmralı ve Edirne arasındaki hesaplaşmaya işaret edilerek atılan adım Kürt siyasi hareketinde yeni gelişmeler yaşanmasını beraberinde getirecektir. Meselenin Öcalan ile Demirtaş arasındaki hesaplaşmaya indirgenmesi işin görüntüsel boyutunu oluşturuyor. Öyle ki, bir hesaplaşma yaşansa dahi bunun devamında bir uzlaşmanın kaçınılmaz olacağı ve bu bağlamda Kürt siyasi hareketi açısından yeni bir sentez ihtiyacının kapıya dayandığı gerçeği değişmiyor. Kürt hareketinin bu sentezi yukarıda bahsettiğimiz torbanın içerisinden çıkartmaya çalışmak dışında bir seçeneği de bulunmuyor.
Meseleyi “Öcalan ne derse o olur” ya da “Artık Öcalan’ı takan yok” basitliğinde ele almayacaksak, HDP üzerinde cisimleşen ve AKP iktidarı tarafından kullanılmaya çalışılacak olan siyasi vektörleri ele alarak değerlendirmek önem taşıyor. Bu haliyle ve bahsedilen tartışma düzleminde, Kürt siyasi hareketi içerisindeki fay hatlarının kırılmasından başta Kürt emekçileri olmak üzere ülkemizdeki tüm emekçilerin istifade etmesi ne yazık ki pek de mümkün değil.
O yüzden, Erdoğan’ın hesapları boşa çıkarılmak isteniyorsa hesaplaşma düzlemini doğru bir şekilde tarif etmek, sermaye ve emperyalizme karşı bir çizginin ayakları üzerine doğrulmasına çalışmak gerekiyor.

