Demir Silahtar
Demir kafeste dolaşan aslana bak
Bak onun gözlerine:
çelik çıplak iki hançer gibi
taşır sarı gözlerinde kinini,
Kaybetmeden temkinini
yaklaşır uzaklaşır
gelir gider.
Bulamazsın tasma asmağa yer
tüylü kalın boynunda onun.
Yanarken sarı sırtında kırbaç izleri
gerilir bakır pençeler taşıyan dizleri
yelesi diken diken dikilir mağrur kafasında…
Yaklaşır uzaklaşır
gelir, gider
gider, gelir …
Zindanın duvarında kardeşimin gölgesi
kâh iner, kâh yükselir..
Nazım Hikmet “Demir kafeste dolaşan aslan” adlı bu şiirini 1928 yılında Hopa Cezaevi’ndeyken aynı hücrede birlikte kaldığı yoldaşı Laz İsmail’e (sonradan Türkiye işçi sınıfı partisinin Atılım yıllarının mimarı olacak TKP MK Genel Sekreteri İ. Bilen) ithaf etmişti. 1992 yılından beri tutulduğu Callao Deniz Üssü’ndeki maksimum güvenlikli cezaevinde geçtiğimiz 11 Eylül günü 86 yaşında yaşamını yitiren Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın devrimci anısına Türkiye’den selam dururken onu Nazım’ın bu dizelerinden daha iyi anlatabilecek söz bulmak mümkün mü?
Bizim kuşağın tutkuyla okuduğu Zagor çizgi romanlarındaki İspanyol kahramanların uzun isimlerini andıran tam adıyla Manuel Rubén Abimael Guzmán Reynoso, 1982’de başlattığı gerilla savaşıyla on yıllarca Peru egemen sınıflarının ve ABD emperyalizminin uykularını kaçıran Aydınlık Yol hareketinin kurucusu ve önderi, egemenlerin gözünde azılı bir “terörist”, And dağlarının yoksul köylüleri içinse sevgili Başkan Gonzalo’ydu.
Başkan Gonzalo’nun emperyalizmin gönüllü hizmetkârı Peru egemen sınıflarının yüreğinde yarattığı korku öylesine büyük, öylesine derindi ki 1992’de talihsiz biçimde yakalandığında, onu siyah-beyaz çizgili cezaevi üniformasıyla demir bir kafes içine zincirleyerek ibret-i âlem olsun diye vahşi bir hayvanmışçasına sergileyip küçültmeyi, aşağılamayı ve böylece yoksul Peru emekçilerinin kafasına emperyalizme ve sömürüye kafa tutmanın sonu budur mesajını kazımaya yeltendiler. Oysa can korkusundan yüzlerini kukuletayla gizlemiş askeri hâkimlerin ve uluslararası basının karşısında o zincirli tutulduğu kafesin içinden sağ yumruğu havada devrimci sloganları haykırdığında bu çadır tiyatrosunun bütün büyüsü bir anda tuzla buz oldu. Guzmán mahkeme salonunda tıpkı düzmece Reichstag Yangını davasında Nazi yargıçların karşısındaki Dimitrov gibi devleşirken, onu ve temsil ettiği değerleri küçültmeye yeltenenler giderek cüceleştiler.
Zindanda tutulduğu yirmi dokuz sene boyunca komünizme ve insanlığın kurtuluş davasına olan inancından ve bilincinden bir adım bile geri adım atmayan Guzmán’a egemenlerin nefreti ölümünden sonra da son bulmadı. Mezarının Peru’nun yoksul halkı için bir abideye dönüşmesi endişesiyle cenazesi yakıldı ve gizli tutulan bir yerde külleri etrafa saçıldı.
AYDINLIK YOL
1992’de Guzmán yakalandığında iktidarı almasına neredeyse ramak kaldığı düşünülen, gerilla savaşını And dağlarının sık ormanlarından başkent Lima’nın kenar mahallelerine kadar taşımış durumda olan Sendero Luminoso ya da kısaca Sendero olarak bilinen Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol hareketi oldukça zengin, farklı ve karmaşık bir siyasi tarihi olan Peru’nun özgün koşulları içerisinde ortaya çıkmış ve başta dağlık bölgelerdeki yerli halk toplulukları olmak üzere yoksul emekçiler arasında giderek güç kazanmıştı.
Aydınlık Yol’un bu başarısının ve kuşkusuz en sondaki yenilgisinin nedenlerini Peru’nun siyasi tarihinin ve sosyo-ekonomik yapısının ayırt edici yanlarında aramak gerekir. Peru, Güney Amerika’daki en gelişmiş yerli uygarlıklarından biri olan İnkaların ülkesi ve daha sonra da sömürgeci İspanyol Krallığının kıtadaki merkeziydi. Güney Amerika’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtuluşunu sağlayan tayin edici savaş da 1824’te Peru’da ve tam da ileride Aydınlık Yol’un kurulacağı Ayacucho’da gerçekleşti. Neredeyse üç yüz yıl süren İspanyol sömürge yönetimi, bağımsızlıktan sonraki dönemde de Peru’nun siyasi kültürünü şekillendiren faktörlerden biri oldu.
Bağımsızlık mücadelesi gerçek bir halk hareketinden çok, yerel elitlerin kendi çıkarlarını İspanya merkezinin müdahalesinden kurtarma çabasının ürünü olarak ortaya çıktığından, bağımsızlık sonrasında kimi liberal düzenlemelerin yapılmasına karşın Peru 1824’ten sonra da sömürgeci geçmişinden kopamadı. Bağımsızlığın ardından bu kez neo-merkantilist ekonomi politikaları ile Peru’nun en büyük ticaret ortağı ve çoğu sermaye ve yatırımın asıl kaynağı haline gelen İngiltere, İspanya’nın yerini aldı. Bir ara deniz kuşlarının dışkısından yapılan ve hem tarımda hem de cephane imalatında kullanılan bir gübre olan guano ticareti sayesinde Peru’da ciddi bir ekonomik yükseliş yaşansa da Şili, Peru ve Bolivya arasında 1879’da başlayıp dört yıl süren ve Pasifik Savaşı adı verilen paylaşım kavgası bu yükselişe son verdi.
Savaş ülkeyi ekonomik iflasa sürüklerken, Şili uçsuz bucaksız guano birikintilerine sahip Tarapaca adlı kıyı bölümünü Peru’dan aldı ve başkent Lima da dâhil olmak üzere ülkenin büyük bir bölümünü işgal etti. Böylece Peru İngiliz emperyalizmi başta olmak üzere dış pazarlara, yabancı girişimciliğe ve dış kredilere daha da bağımlı hale geldi. 1889’da ülkenin demiryolları, Titicaca Gölü buharlı gemi hattı, geniş bir orman arazisi, büyük limanların ücretsiz kullanım hakkı, Peru hükümetinden bir sübvansiyon ve büyük miktarlarda guano karşılığında İngiltere Peru’nun 200 milyon doları aşan savaş borçlarını silmeye razı oldu.
İzleyen dönemde de ülke emperyalizmin hizmetindeki birtakım karizmatik liderler etrafında kümelenmiş oligarşik ve nepotist iktidarlar elinde sık sık askeri darbelerle kesintiye uğrayan istikrarsız ve çalkantılı bir siyasi hayata mahkûm edildi. 1960’larda İngiliz emperyalizminin yerini bu kez -özellikle Standard Oil Company’nin Peru’daki yan kuruluşu International Petroleum Company (IPC) aracılığıyla- ABD emperyalizmi aldı.
Yeni-sömürgeci ABD emperyalizmi ile olan çelişkilerin yanı sıra ülke içerisindeki sınıfsal ve kültürel çelişkiler de giderek derinleşiyordu. 1970’lere kadar Peru emekçilerinin çoğunluğunu oluşturan yerli halk topluluklarının ekonomik ve toplumsal hayattaki konumları tarım işçiliği, gündelikçilik ve hizmetçilik gibi işler haricinde son derece sınırlıydı. Üstelik ekonomik ve toplumsal hayata entegre olabilmeleri için kendi kültürel miraslarını reddedip egemen Hispanik kültür içinde asimile olmaları gerekiyordu. Ülkede okuma yazma bilmeyenlere -haliyle ağırlıklı olarak yerlilere- ulusal ve belediye seçimlerinde oy kullanma hakkı ilk kez 1979 gibi geç bir tarihte tanındı.
1968’deki darbe ile işbaşına gelen askeri hükümet ülkenin dış bağımlılığını sona erdirme söylemiyle ulusal kalkınmacı birtakım reformlar uygulamaya girişse de anti-komünist ve korporatist bir siyasi çizgide olan darbecilerin izlediği politikalar ülkeyi 1980’lere doğru ciddi bir borç krizine sürüklediği gibi, artan ekonomik ve siyasi baskılar halk kitleleri nezdinde rejime karşı güçlü bir antipati doğurdu. Bunun üzerine askeri rejim kademeli olarak sivil yönetime geri dönüş adımlarını atmaya mecbur kaldı. 1978’deki Kurucu Meclis seçimlerinde bir dizi solcu partinin başarılı sonuçlar elde etmesi ülkede toplumsal hareketliliğin yükseldiği yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Aydınlık Yol Peru’da toplumsal uyanışın ve solun yükselişinin gerçekleştiği bu dönemde, ilginç sayılabilecek biçimde söz konusu toplumsal hareketliliğin periferisinde küçük bir yöresel hareket olarak ortaya çıktı. Aslında hareketin tarihsel kökleri Ayacucho’da 1677 yılında kurulan ama 1885 yılından beri kapalı bulunan San Cristobal de Huamanga Üniversitesi’nin 1959 yılında yeniden açılışına kadar götürülebilir. Üniversitenin yeniden açılmasının ardından Peru Komünist Partisi’nin o zamanlar oldukça cılız durumdaki yöre komitesi bir dizi profesörün saflarına katılmasıyla canlanmıştı. Komitenin başkanı olan genç felsefe profesörü, daha sonra Aydınlık Yol’un efsanevi lideri olacak olan Abimael Guzmán’dan başkası değildi.
1964’te PKP Sovyet-Çin ayrışması sırasında ikiye bölündüğünde, Guzmán ve grubu partinin Maocu kanadına katılarak kısa sürede bölgede parasız eğitim talebiyle mücadele eden öğrenci hareketi içerisinde etkisini arttırdı. Ancak grup 1969 yılında üst üste iki darbe aldı. Guzmán’ın da içinde olduğu liderleri tutuklanan öğrenci hareketi bir daha kendini toparlayamazken, ikinci darbe partinin içinden geldi. Guzmán cezaevindeyken PKP’nin Maocu kanadı içinde şiddetli bir iç kavga patlak verdi. 1970’te Guzmán partiden ihraç edilmiş, Ayakuço hariç diğer yerlerdeki etkisini kaybetmiş hatta oradaki konumu bile oldukça zayıflamıştı. İşte bu şartlar altında Guzmán ve etrafındakiler PKP-Aydınlık Yol olarak yola devam etme kararı aldılar. Aydınlık Yol adı, Peru’da komünist hareketin temellerini atan ve PKP’nin de kurucusu kabul edilen Jose Carlos Mariategui’nin “Marksizm-Leninizm devrime giden aydınlık yolu açacaktır.” sözünden alınmıştı.
Diğer sol hareketler giderek üniversite kampüslerinden dışarıya doğru açılarak serpilip gelişen toplumsal hareketler içerisinde yer almaya başlarlarken, Aydınlık Yol’un belkemiğini oluşturan profesörler ve öğrenciler tam aksi istikamette, teorik-ideolojik çalışmalar yürütmekle, Maoizm temelinde bütünlüklü ve kapsamlı bir yol haritası ortaya koymakla ve sıkı örgütlenmiş bir kadro toplamını yetiştirmekle meşguldüler. Bu nedenle 1976-1979 arasındaki büyük toplumsal eylemlerde Aydınlık Yol’un bir rolü olmamıştı. Oysa 1980’e gelininceye kadar hükümet dâhil kimsenin aldırış etmediği bu bir avuç devrimci, izleyen on yıl içerisinde Peru’nun siyasi kaderini tayin edecek bir toplumsal güce erişecekti.
AYDINLIK YOL’UN PERU DEVRİMİNİN YOLU HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Guzmán, 1974 yılında Ayacucho’da Humanga Öğretmenler Sendikası tarafından düzenlenen konferansta yaptığı “Ulusal Sorun” başlıklı konuşmasında özetle ileride Aydınlık Yol’un çizgisinin temeli haline gelecek olan şu görüşleri dile getiriyordu:
“Peru yarı feodal ve yarı sömürge bir toplumdur. Bağımsızlık mücadelesi ile sadece İspanya ile olan bağlar kırılmış ama kısa süre sonra ülke kendisini büyük bir kapitalist güç olan İngiltere’nin kontrolünde ve egemenliğinde bulmuştur. İngiltere’nin kapitalist üretim yöntemini getirmesi nedeniyle bir yandan feodalizmin çözülüşü hız kazanırken diğer yandan da yeni bir sömürgeleştirme süreci başlamış ve ortaya yarı feodal, yarı-sömürge bir toplumsal formasyon çıkmıştır. XX. yüzyılda Peru kendisini başka bir dünya gücünün, ABD emperyalizminin egemenliği altında bulmuştur. Yankee egemenliği altında, toplumun yarı-feodal yarı-sömürge karakteri daha da pekişmiştir.
Ülkenin temel sorunları toprak ve ulus olmak üzere iki sorundur. Toprak sorunu, sömürünün feodal biçimlerinin hala varlığını sürdürmesi ve tüm toplumu sarmalamasıdır. Dolayısıyla, bilim dışı ve batıl zihniyet, genel olarak egemen toplumsal ideoloji, sosyal ve siyasi ilişkiler hala birçok feodal boyuta sahiptir. Ulusal sorun, Peru’nun ezilen bir ulus olmasından, görünüşte özgür olmasından, ama aslında birçok yönden boyun eğdirilmiş olmasındandır.
Sonuç olarak, bilimsel olarak Peru devrimi olarak adlandırılan Peru toplumunun dönüşüm sürecinde yerine getirilmesi gereken iki görev, yarı feodalizmi ve yarı sömürgeciliği tamamen yok etmektir. Peru devriminin ilk aşamasındaki iki görevi bunlardır. Bu, Peru devriminin anti-feodal ve anti-emperyalist olduğu anlamına gelir. Feodal kalıntıları ve emperyalist egemenliği yok etmelidir. Bu nedenle Peru devrimi zorunlu olarak demokratik ve ulusaldır. Bilimsel olarak ifade edilecek olursa, Peru devriminin karakteri ulusal demokratik bir devrimdir; demokratiktir çünkü ulusun feodal ilişkilerini yok edecektir ve ulusaldır çünkü Yankee emperyalist baskısını yok edecektir. Böylece, çağdaş yarı-feodal ve yarı-sömürge Peru toplumunda, yalnızca ulusal-demokratik, anti-feodal ve anti-emperyalist bir devrime yer vardır. Ülkede proletarya, partisiyle birlikte harekete önderlik etmelidir, aksi takdirde ulusal demokratik devrim gerçekleşemez.
Peru’da gelişen kapitalizm bürokratik kapitalizmdir. Bürokratik kapitalizmden ne anlaşılmalıdır? Bu emperyalizmin geri kalmış bir ülkede desteklediği kapitalizmdir; ister yarı-feodal ister yarı-sömürge olsun, emperyalist bir ülke tarafından geri bir ülkeye dayatılan kapitalizmin türü, kapitalizmin özel biçimi.”
Aydınlık Yol işte tam da bu tespitlerin belli bir maddi gerçekliğe sahip olduğu And dağlarında, ülkenin en yoksul ve geri bölgelerinden biri olan ve toprak ağalarının yerli halk üzerinde feodal bir baskı kurmuş olduğu Ayakuço’da ortaya çıktı.
Çin Komünist Partisi ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi arasında yaşanan polemik sonrasında ÇKP’nin özellikle 1970’li yıllarda keskin söylemlerle ve temelsiz suçlamalarla polemiğin dozunu giderek arttırarak Sovyetler Birliği’ni “sosyal-emperyalist” ve hatta “faşist” bir ülke olarak nitelendirmeye başlaması, dünya komünist hareketinin bölünmesine, “üç dünya teorisi” gibi Marksizm-Leninizm’in bilimsel öğretisine aykırı, hatalı veya dogmatik birtakım görüşlerin dünya devrimci hareketi içerisinde kök salmasına, karşılıklı çatışmalar yaşanmasına neden oldu. Maocu geleneğin sadık bir takipçisi olan Aydınlık Yol’un da kendisi dışındaki devrimci hareketlere karşı benzer hatalı yaklaşımlar içerisine girdiği, sol içi şiddeti körüklediği hatta Çin’de Mao sonrası izlenen yeni siyasi çizgiyi de karşı-devrim olarak niteleyerek Lima’da sokak köpeklerini trafik ve aydınlatma lambalarına asıp üzerlerine “O. çocuğu Deng Şiaoping” yazmak türünden tuhaf birtakım eylemler gerçekleştirdiği bilinmektedir.
Bu tür hatalı bazı yaklaşım ve eylemlerine, kendini dünya devriminin yeni meşalesi, Guzmán’ı da Marx, Lenin ve Mao’dan sonra “Marksizmin dördüncü kılıcı” olarak görmek biçimindeki aşırılıklarına karşın, 17 Mayıs 1980 tarihinde And dağlarındaki küçük Chuchi kasabasında başkanlık seçimi için hazırlanan oy sandıklarını ve seçmen listelerini kasaba meydanına toplayıp ateşe vererek halk savaşını başlattığını ilan eden Aydınlık Yol kısa süre içerisinde özellikle yoksul köylüler arasında kendisine güçlü bir toplumsal destek buldu.
Solun geri kalanı işçi sendikalarını dışarıdan etkilemek, köylü federasyonları veya bölgesel cepheler oluşturmak gibi açık faaliyetlerle uğraşırken Aydınlık Yol, küçük ama ideolojik olarak sıkı ve partiye organik olarak bağlı hücreler kuruyor ve kitle örgütleri içinde kendi eğiliminin bunlar aracılığıyla temsil edilmesini sağlıyordu. Oluşturduğu bu grupları özellikle hükümet otoritesinin zayıf kendisinin ise güçlü olduğu kırsal alanlarda, gelecekte kurulacak yeni devletin tohumları olarak gören Aydınlık Yol, adım adım kendi tabiriyle “her yerde binlerce gözü binlerce kulağı olan” bir partiye dönüştü.
Bu sırada ülkede siyasi ve ekonomik kriz de giderek derinleşiyordu. 1980’de ülkenin dış borcu 8,4 milyar dolarken 1985’te 13 milyar doların üzerine çıkmıştı. Uluslararası Para Fonu (IMF) anlaşmaları ile yeni dış kaynaklar ve borçların refinansmanı sağlanmaya çalışılsa da IMF’nin dayattığı kemer sıkma politikaları emekçi halkın daha da yoksullaşmasına ve düzene karşı muhalefetinin artmasına neden oldu.
ZAFERDEN YENİLGİYE
Hükümet Aydınlık Yol tarafından başlatılan silahlı eylemleri başlangıçta ciddiye almazken hareketin gücünü ve halk nezdindeki desteğini giderek arttırması üzerine paniğe kapılarak Ayacucho bölgesinde olağanüstü hâl ilan etti ve orduyu gerillaların üzerine gönderdi. Hükümetin ve ABD emperyalizminin devrimcilere karşı kullandığı kontrgerilla taktikleri insan hakları ihlallerini hızla artırdı, örneğin sadece 1983 ve 1984’te 1.700’den fazla kişinin “kaybolduğu” bildirildi.
Hızla halk desteğini yitiren hükümet seçimlerde ağır bir yenilgiye uğrayarak iktidarı kaybetti ama yerini alan Alan Garcia hükümetinin akıbeti de bundan farklı olmadı. 1987’de Peru, neredeyse tüm dış borç geri ödemelerini askıya aldı, enflasyon 1988’de %1.722’ye, 1989’da %2.600’e ve 1990’da da %7.650’ye fırladı. Ekonomi %20’den fazla küçüldü, siyasi şiddet yeniden yükseldi. Burjuva basında Aydınlık Yol ülkedeki şiddetin ve yaşanan ölümlerin baş sorumlusu olarak gösterilmeye çalışılsa da Garcia hükümetinin (1985-1990) sonuna kadar, kontrgerilla tarafından “kaybedilen” insanların 20.000’in üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.
Haziran 1990’da gerçekleştirilen seçimlerin galibi olan Fujimori göreve gelir gelmez, şiddetli bir ekonomik şok programını devreye soktu ve nüfusun %60 ila 70’ine tekabül eden milyonlarca (yaklaşık 12 ila 14 milyon) Perulu emekçiyi yoksulluk sınırının altına itti. Bu tür zorbalıklar ve IMF desteğiyle enflasyon 1991’de %134’e düşürüldü.
Kendi ülkesinin somut gerçekliğine belli düzeyde uygun bir siyasi çizgi izleyen ve Mao’nun kırlardan şehirleri kuşatma biçimindeki halk savaşı stratejisini Peru koşullarında başarıyla somuta uygulayan Aydınlık Yol, hükümete verilen desteğin dibe vurduğu 1992 yılında başkent Lima’nın kenar mahallelerine girmiş durumda iken ve emperyalist merkezlerde başkentin düşmesinin an meselesi olduğu yorumları yapılırken Guzmán’ın sağlık sorunları nedeniyle mecburen kaldığı Lima’daki evde örgütsel hatalar neticesinde yakalanması, Peru egemen sınıflarına ve ABD emperyalizmine adeta en zor anda verilmiş bir hayat öpücüğü oldu. Merkezi önderliğinden yoksun kalarak geri çekilme sürecine giren Aydınlık Yol ve MRTA (Movimiento Revolucionario Túpac Amaru) başta olmak üzere sol hareketlere ve onlara destek veren yoksul halka karşı devlet terörünün şiddetini ve dozunu arttıran Fujimori nihayet Nisan 1992’de Peru’da demokrasiyi “geçici olarak” askıya alarak kendi diktatörlüğünü ilan etti.
Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Guzmán için ABD emperyalizminin en ünlü think-tank kuruluşlarından Brookings Enstitüsü’nden Vanda Felbab-Brown’ın “Fidel Castro hariç, Güney Amerikalı devrimciler arasında bir hükümeti devirip iktidarı almaya en çok yaklaşan kişiydi” demesi boşuna değildi.
Başkan Gonzalo’nun devrimci anısına saygıyla…

