Serkan Şimşek
Türkiye’de gericilik AKP iktidarı ile başlamadı. Yalan, sömürü ve yoksulluk da. Bütün bu kötülüklerin yeni başlamış olması, yaşananları anlamayı ve dolayısıyla dönüştürmeyi oldukça kolaylaştırabilirdi, ancak yeni başlamadı.
Aslında bu bir seçim. Bugün içinde bulunulan çıkmazı, kafa karışıklığını, tıkanmışlığı aşmanın bir yolu var; derinlikteki sürekliliği keşfetmek. Bunu yapabilmek için temel bir koşul var; gerçekçi olmak. Gerçekçiliğin de oldukça işlevsel bir yöntemi var, kendini kandırmayı bırakmak.
Kendini kandırmanın kişisel yaşantıda da siyasette de bin bir yolu vardır ama en basit ve bu sebeple en yaygın haline çok sefer “geçmişe övgü” yapılması şeklinde rastlarız. Bu nostaljik bir romantizm arayışından çok içinde yaşanılan günde dağılıp gitmeye karşı bir referans oluşturma çabasıdır. Bugüne tutunabilmek için dinamikleri anlaşılamadığından dolayı dehlizlerinde kaybolunan geçmiş yeniden inşa edilir. Geçmişin yeniden inşası, bugün yaşananları ve gerçekliği anlamak için değil, kendini ve dünyayı anlamayı dolayısıyla yüzleşmeyi ve sorgulamayı erteleyebilmek için yapılır. Ancak tamamen işlevsizdir. Çünkü bu savunma hali ile hiçbir sorun çözülemez, sadece biriktirilir.
İnsanların geçmişleri hakkında yarattıkları kendi yalanlarına inanma arzusu, işine geleni istediği gibi hatırlayıp istemediğini baskılaması, sadece ülkemizde ya da içinde bulunduğumuz tarihte olan bir şey değildir. İnsan kadar eskidir. Örnek vermek gerekirse; çok uzun zaman önce yaşamış olan Çinli filozof Konfüçyüs, o dönemki halkın içinde bulunduğu sefaletin sebebini insanların ataları gibi yaşamayı bırakmış olmasında aramıştır. Evet, yaklaşık 2600 yıl önce. Görüldüğü üzere, olmayan geçmişe övgü, zaman ve mekân tanımıyor. Açıkçası bu savunma sistemi, oldukça insanidir ancak sonuçları tehlikelidir ve analiz edilmelidir.
Bunun ülkemizdeki yansımasını, sadece iktidardaki Osmanlıcı söylem ve Türk tarihi temalı diziler etrafında oluşturulan hezeyan ortamında aramak yanlış olur. Bu örnekleri görmek de ayrıştırmak da kolaydır. Maalesef, AKP iktidarına içtenlikle muhalefet eden insanlarda da benzer bir savunma tutumunu yoğun şekilde görüyoruz. Bunun sonucu, AKP’yi ve benzer düzen iktidarlarını var eden mekanizmayı, bunun sürekli tekrarlarını görememek oluyor. Bu sebeple, gerçek bir muhalefet inşa edilemiyor ve her seferinde daha kötüsüne açılan dalgalar ve hayal kırıklıkları yaşanıyor.
Bu çevrelerde çokça 80’li ve 90’lı yılların güzellemesine tanık oluruz. Bunu yapan kişilere göre, sanki o zamanlar her şey çok yolundaydı ve 2000’li yıllarda ortama tamamen dışarıdan gelen AKP iktidarı ile bu günlere gelindi. Ya da en azından “o zamanlar da kusursuz değildi ama güzeldi” derler. Aslında 2000’li yıllar hakkında söylenenler doğru ama eksik. Bunların geçmişten gelen bir tarihi ve devamlılığı var.
İçinde bulunduğumuz yılların zorlukları oldukça açık. Özgürlükler, demokratik haklar, aydınlanmanın toplumsal kazanımları, emeğin ekonomik-sendikal korunumu gibi hemen her konuda katlanılması zor koşullar ve artan baskılar altında yaşıyoruz. AKP iktidarının buradaki rolü tartışılmaz; ancak bu durumda olmamızın gerçek kaynaklarına eğilmek yerine bütün problemleri, tarihi yokmuşçasına bir anda AKP iktidarıyla karşımıza çıkan meseleler olarak ele almak gerçekçi bir arayıştan çok kişisel ideolojik konfor alanını koruma çabasıdır.
İşkencelerin, katliamların, faili belli ve meçhul cinayetlerin, köy yakmaların ve boşaltmaların, Kürtlerin yaşadığı baskının, Alevi mahallelerindeki kontrterör operasyonlarının, her türlü demokratik muhalefete dönük gözaltıların ve gözaltında kaybolmaların, siyasal skandalların, aydınların ve akademisyenlerin üzerindeki basıncın, sosyalist öğrenciler için hapishaneye çevrilen üniversitelerin, maden facialarının ve tabii ki yoksullukların hepsi 80’li ve 90’lı yılların temel gündemiydi. Bu başlıklar altındaki hiçbir tekil olayın ismini vermedim. Okuyucu hafızasını biraz tazelerse yüzlerce tekil olayı rahatlıkla sıralayabilir. İsimler haricinde her şey ne kadar da aynı!
İsimler değişse de devamlılığı sağlayan mekanizmayı görmek gerekiyor: Kapitalizmi. Bütün bunlar olurken sermaye sınıfı hem dün hem de bugün hep çok mutluydu. Zaten onlar hep oradaydı ve bu olanlar sahibi oldukları sistemin bekası içindi. Aslında süreç farklı aşamalardan geçse de vardığı noktalar nicelik olarak değişse de tekrarları üreten sistem hep aynıydı. İçinde bulunduğumuz yapıyı anlamadan, tarihselliğine kuşatıcı bir şekilde yaklaşmadan sadece bugün yüzeyde görünenlere takıntılı bir şekilde odaklanıldıkça aynı şeyleri yaşamaya mahkûm oluyoruz. Zaten bu yüzden bu noktadayız; döngü kırılmadığı, içinden çıkılmadığı için.
Türkiye’nin siyasal iktidarlarının, NATO üyesi bir ülke olarak parçası olunan emperyalist-kapitalist sistemde kendisine verilen çevre rolünü devam ettirebilmesi için; neoliberal ekonomik programı kararlılıkla devam ettirmesi gerekiyordu. AKP iktidarı da elinden geleni yaptı. Para kontrolünün sağlanması için Hazine ile Merkez Bankası arasındaki yapının düzenlenmesi, iş kanunu üzerinde gerekli değişikliklerin yapılması, emek değerinin güvensizleştirilmiş bir ortamda piyasa koşullarına kurban edilmesi, halkın alım gücünün kademeli olarak düşürülerek batılı ülkelerdeki emekçiler ile negatif hiyerarşiye girmesinin sağlanması ve finans yapısındaki bütün diğer dönüşümler emperyalist-kapitalist sistemdeki konumun korunması için gerçekleştirildi. Ayrıca yine aynı şekilde, Cumhurbaşkanlığı rejimine geçişi de ekonominin iyice mafyalaşması ve tekelleşmenin doruk noktasına ulaşmasından bağımsız düşünmek yanlış olur.
Şuradan bakalım: AKP’nin yürüttüğü ekonomi politikaları AKP iktidarından önce yok muydu? Yakın zamanlarda iş kanunu ve emeklilik sistemi hakkında yapılan düzenlemelerle en büyük değişiklikleri yapan iktidar, 1999 seçiminin galibi olan Ecevit iktidarıydı. O dönemde son yılların en kitlesel işçi emekçi eylemleri gerçekleştirilmekteydi ancak iktidarın yardımına Marmara Depremi koştu. Eylemlerin önünün kesilmesini fırsat bilen iktidar, finansal dönüşümleri ve hak gasplarını hızla devam ettirdi. Pandeminin yarattığı eylemsizlik ortamında AKP iktidarının gerçekleştirdiği esnek çalışma ve diğer mali operasyonları hatırlatmıyor mu? Sonunda 2001 krizi ile bir gecede TÜSİAD sermayesi daha da zenginleştirilirken halk daha da yoksullaştırıldı. AKP’nin ekonomi politikalarını CHP ve DSP yöneticileri “aslında bunlar bizim politikalarımız” diyerek zaten çok defa olumladılar. Doğrudur, AKP’nin yıllardan beri uyguladığı politikalar, aslında Bülent Ecevit Hükümeti’nin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olan ve sonrasında CHP’ye katılan Kemal Derviş’in oluşturduğu reçeteye uygundur.
Bütün bunlar Bülent Ecevit iktidarı ile de başlamadı. Öncesinde Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz iktidarları ile doruğa çıkan ve devletin baskı güçlerinin sınırsızca devreye girdiği yolsuzluk ekonomisinde yine varlardı, ama orada da başlamadı. Bu politikalar, sosyal demokrat Murat Karayalçın’ın masada olduğu ve 1994 yılında açıklanan 5 Nisan Kararları ile de başlamadı. Mesela; Tayyip Erdoğan’ın, kamu birikimlerinin özelleştirilmesi konusunda yanında sadece döküntü bir özenti olarak kalacağı ve yüz binden fazla maden işçisinin, karşısına dikilmek için yollara döküldüğü Cumhurbaşkanı Turgut Özal vardı.
Yaklaşık kırk yıl önce; ekonomik darboğazı, kârlarını arttırarak geçmek isteyen tekelci sermayenin çıkarları için 24 Ocak Kararları oluşturuldu. Bahsi geçen ve ekonomik istikrar programı olarak lanse edilen ancak özünde sermaye sınıfının daha keskin şekilde tekelleşmesi programı olan bu politikaların merkezinde Turgut Özal bulunuyordu. Bunların devlet politikasına dönüştürülerek kararlılıkla uygulanabilmesi ise 1980 askeri darbesi ile mümkün oldu. Baskılanması gereken Sol/Sosyalist muhalefet açık devlet şiddeti ve işkenceler ile etkisizleştirildi. Turgut Özal’ı “sevimli tonton” olarak hatırlayan geniş kitle, günümüzde istifası öncesinde aynı pozisyonda olan Berat Albayrak’a tepkiyle yaklaşıyor. Oysa, eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Özal’ın ekonomi programını devam ettirebilmek için oradaydı. İdare olarak uygulamayı bildiği ve yürürlüğe koyduğu Orta Doğu tipi yönetim anlayışının amacı, Özal’ın darbe yönetimini arkasına alarak ortaya koyduğu “tonton” yönetiminin amaçları ile aynıydı: Sermayenin tekelleşmesini Türkiye koşullarında regüle edebilmek, yani hâkim ve olağan kapitalist ekonomiyi ayakta tutabilmek. Ancak bu politikalar Turgut Özal ile de başlamadı. Geriye doğru gittiğimizde, 1980 Askeri Darbesi de tesadüf değildi çünkü 70’li yıllar boyunca tüm kıtalarda neoliberal politikaların uygulanması için benzer müdahaleler gerçekleştiriliyordu. Emperyalist-kapitalist sistemde sıra Türkiye’ye de geldi.
Peki, ya 70’li yıllar… Benzer tartışmalar o zamanlara da hâkim olmalı ki değerli gazeteci Uğur Mumcu şunları söyleme ihtiyacı duymuş: “Devrimcilerin, sadece kişisel görüşlerle bir Demirel, bir İnönü, bir Feyzioğlu ile başlayıp bitecek sorunları yoktur. Demirel, bu düzenin sebebi değil, ancak olgusudur. Kapitalizmin gücü kırılmadıkça, bu Demirel gider başka Demirel gelir.” [*]
“Özlenen 90’lı yıllar”ın başında öldürülen Uğur Mumcu bunları 1971’de söylüyor. Türkiye’nin bir Yeşilçam filmi atmosferi gibi hatırlanmaya çalışıldığı 70’li yıllar. Alıntı, döneminin siyasi ortamının güzel bir özeti, ancak aynı zamanda günümüzde Tayyip Erdoğan etrafında başlayıp biten tartışmalara da aynı güçle ışık tutuyor. O günden bugüne bir Demirel gitti, bir Demirel geldi, en yenisi de hâlâ iktidarda.
Emperyalist-kapitalist sisteme bağlı bir çevre ülkesinde, ekonomideki piyasalaşma ile toplumsal sahadaki gericileşme her zaman beraber yaşanır. Bu sebeple; Türkiye’de piyasalaşmayı tanrının emri olarak gören Demokrat Parti iktidarının hilafet söylemi ya da 1950 yılında iktidardaki CHP’nin bir bürokratının söylediği “grev isteyen işçinin Türklüğünden şüphe ederim” sözü ile bugünkü AKP iktidarının davranma şekilleri arasındaki benzerlik gözden kaçmamalıdır. Bu ekonomik liberal damar, her zaman farklı şekiller ile de olsa gericiliği beslemiştir. Çünkü bu sistem başka türlü kurulamaz. Bu damarın daha Birinci İzmir İktisat Kongresi’nden ya da 1936 yılı tarihli İş Kanunu tartışmalarından geleceğe doğru atılan bir ok olduğunu; Menderesler, Erimler, Demireller, Ecevitler marifetiyle Özal’ın başkanlığındaki İkinci İzmir İktisat Kongresi’ne kadar vardığını, oradan günümüze kadar geldiğini ve derinde yatan bu sürekliliğin, kapitalist düzendeki sermaye diktatörlüğünün doğal gelişimi olduğunu görmek gerekir.
Bu perspektifle tekrar günümüze dönelim. İçinde bulunduğumuz ve tam egemenliğini kuramadığı için bir ara-rejim olarak yaşanan İkinci Cumhuriyet, Birinci Cumhuriyet’in sahipleri yani egemen sermaye sınıfı tarafından tasarlandı ve önü açıldı. Tekelleşmenin bu momentinde, kârlarını maksimize etmek isteyen sermaye sınıfı, ülkeyi içinde bulunduğumuz tarzdaki gericiliğe teslim etti. Bu, Türkiye’deki kapitalizmin hayatta kalabilmek için yapmak zorunda olduğu şeydi.
Ancak piyasalaşma ve gericileşme arasındaki ilişki tesadüf bir ilişki değildir. Gelinen noktada AKP bütün bu düzenlemelerin başına otur(tul)urken, işçileri ve emekçi halkı baskılayabilmek ve sisteme rıza göstermelerini sağlayabilmek için kamusal sahayı muhafazakârlaştırdı. Çünkü emekçi halkın yoğunluklu ideolojik kontrolü olmadan bu dönüşümler başka türlü yürütülemezdi. Sadece Türkiye’de değil Doğu Avrupa’dan Orta Doğu’ya hemen her yerde benzer dönüşümler gerçekleştirildi. 80’ler ve 90’larda hâkim kılınan liberal-milliyetçi muhafazakâr söylem, 2000’lerde dinci muhafazakâr söylemle eklemlendi.
Dolayısıyla, İkinci Cumhuriyet’in resmî ideolojisi olan gericiliğin kökleri Birinci Cumhuriyet’in derinliklerine kadar uzanır. Cumhuriyet Devrimi’nin aydınlanmacı kazanımları ile kapitalist iktisat programı yan yana duramayacak iki karakterdir. Örneğin toplumsal aydınlanmanın en önemli kurumlarından olan köy enstitüleri, kısa bir süre sonra komünist yuvası olduğu iddiası ile kapatılmıştır. Emperyalist-kapitalist sisteme eklemlenme çabası ile NATO’ya giriş ve Türkiye’nin kasabalarının badem bıyıklı kaymakam ve imam despotluğuna terk edilişi arasında ilişki vardır ve bugünkü durumla direkt bağ kurmak zor değildir. Geçmişte ülkenin bütün kılcallarına kadar gidebilecek aydınlanma ve eğitimin, fazlası zarar denilerek sadece “gerektiği kadar” götürülmesi, kırsalların okulsuz bırakılması ile bugün kitlelerin sistematik olarak hem de okullar yoluyla eğitimsiz bırakılması arasında devamlılık vardır. Bir zamanların Demirel iktidarında işçi sınıfı için söylenen “eğer gelişirlerse devrim yaparlar” sözü ile bugün eğitimsiz ucuz ara eleman cenneti olmak arasında bir nedensellik ilişkisi vardır. Cahillik kendiliğinden oluşmaz, bir karşı-devrim politikasıdır. Müdahale ile oluşturulur. Türkiye’de Sol/Sosyalist muhalefetin önüne her zaman cahillik dikilmiştir ve bu, Birinci Cumhuriyet’in çok iyi bildiği bir savunma mekanizmasıdır. Bu mekanizma, İkinci Cumhuriyet tarafından nitelik sıçratılarak egemenliğinin direkt kendisi haline getirildi. Türkiye’nin aydınlık birikimi ve demokratik muhalefetinin daha fazla sıkışamayacak olduğu noktaya kadar da devam etti, sonunda tıkandı.
Ve eğer hâlâ bu noktada egemen kapitalist sistemin tarihsel sonuçları yaşanırken, geçmişin iyi ya da güzel olduğu yolunda söylencelere inanılmak isteniyorsa, bunun sebebi bu düşünceye tutunmak zorunda olunduğunun sanılmasıdır.
Bu sadece siyasal tarih değil aynı zamanda kişisel tarih söz konusu olduğunda da aynıdır. Bu kısım önemlidir, çünkü bu tutumlarda sadece benzerlik değil, birbirini destekleyen bir sahteliği yaratma ve savunma hali vardır. İnsanlar çokça ve belki de doğal olarak geçmişlerinin, yani çocukluklarının, problemlerle dolu geçen bir dönem olduğunu kabul edemezler. Bugünün içerisinde sarsılmalar yaşamamak için kendi ürettikleri söylencelere ve övgülere sarılırlar. Oysa herkesin çocukluk dönemi, bütün çocukluklarınki gibi ıstıraplarla doludur ve normal olan budur. Bunun sonuçlarını ve izlerini yaşarız. Ancak yetişkinliği inşa etmek ve geçmişten ayrışmak için bununla yüzleşmeyi öğrenmek gerekir. Kişisel hayatımızdaki siyasal tarih de benzer söylemler ile kurulur. Ancak söylenceyi bir kenara bırakmayı denemeden sorunlarımızın kaynaklarına inemez ve özgürleşemeyiz.
Yetişkinliğe direnç, siyasette ve kişisel yaşantıda sadece benzerlik göstermezler, aynı zamanda paralel işlerler ve birbirini desteklerler. Her anlamda yetişkinlik, geçmişin olduğu gibi kabul edilebilmesini gerektirir. Çocukluğunun iyi anılarını bilince çekip bugün ayakta kalmaya çalışmak gibi, burjuva siyaseti içerisinde geçmişi özlemek aslında kendini kandırmaktır, Uğur Mumcu’nun 1987 tarihli bir konuşmasında da söylediği üzere “bugünkü düzen gibi bir düzen sürsün diye.”
Tekrar edelim; bugün içinde bulunulan çıkmazı, kafa karışıklığını, tıkanmışlığı aşmanın bir yolu var, ama bu bir seçim. İç dünyada olduğu gibi dış dünyada da yetişkin olmak, çocukluk anlatılarına sarılmayı bırakıp kurulu olan sistemin dışına bakma cesaretini göstermekle başlar.
[*] Mumcu, U. (1978) “Suçlular ve Güçlüler”, Tekin Yayınevi (8. Basım)

