Aşiyan’dan geleceğe bakan bir şair: Tevfik Fikret

Kültür Sanat Sayı 32 (Kasım-Aralık 2025)

İshak Muhaciroğlu

Tevfik Fikret, Türk edebiyat tarihinde yalnızca bir şiir ustası olarak değil, aynı zamanda bir düşünce devriminin öncüsü olarak yer alır. Onu anlamak, yalnızca dizelerindeki ahengi çözmekle olası değildir; Fikret’i anlamak, aynı zamanda bir çağın vicdanını okumaktır. Çünkü o, yaşadığı dönemin karanlığında yalnız kalan, fakat karanlığa rağmen ışığın yerini gösteren ender karakterlerden biridir. Baskının nefes gibi hissedildiği, düşüncenin sınırlandırıldığı bir dönemde, özgürlüğü savunmak başlı başına bir cesaret meselesiydi. Fikret bu cesareti taşıdı ve bedelini ödedi.
İstibdat yıllarında (31 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909) özgürlüğü savunmak romantik bir hayalperestlik değildi; hayat memat meselesiydi. Fikret’in “Sis” şiiri bu bağlamda okunmalıdır. İstanbul’un üstüne çöken sis, yalnızca doğanın kaprisi değil; bir yönetim anlayışının, bir zihinsel atmosferin metaforudur. Bu karanlık, sadece sokaklara değil, insanın ruhuna da çökmüştür. Şair, bu ruhsal boğulmuşluğu anlatırken, “yağmur” gibi yağan zulmü de eleştirir. Bugün bu dizeler hala tazedir yenidir çünkü karanlık, toplumların tarihinde ne yazık ki sık sık geri dönmüştür.
Ancak Fikret’in en çok eleştirilen yönlerinden biri, dine karşı tavrı olduğu söylenen yaklaşımıdır. Hâlbuki o, bireyin özgür iradesini savunan bir aydındı. Tepkisi dine değil, dinin arkasına saklanarak iktidar kuranlara karşıydı. Bu ayrım, gerici zihniyetin ısrarla görmezden geldiği bir ayrımdır. “Tarih-i Kadîm” şiiri, sorgulamanın, düşünmenin ve aklın övgüsüdür.

“Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!”

Bu dizeler, insanlığı ezen bütün sistemlerin, hiyerarşilerin ve tapınma ilişkilerinin ortadan kalktığı; yalnızca özgür ve eşit bireylerin ‘ben’ ve ‘sen’ olarak var olduğu bir dünya özlemidir. Tevfik Fikret’in aydınlanmacı, laik ve radikal özgürlükçü düşüncesinin en kısa, en yoğun manifestosudur. Fikret, dogmanın karşısında bilimi, bağnazlığın karşısında eğitimi, kör itaatin karşısında özgürlüğü savunur. Onun asıl savaş alanı fikirlerdir; insanın zihnini ve vicdanını zincirleyen yapılardır.
Bu mücadeleyi anlamak için oğluna duyduğu beklentiyi okumak gerekir. “Haluk’un Amentüsü” yalnızca bir şiir değildir; bir idealdir.

“Yeryüzü vatanım, insan soyu milletimdir benim,
ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.
Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
dünya dönecek cennete İnsanla, inandım.”

Fikret’in bu arayışı, aslında insanlık tarihinin ilerleme fikriyle örtüşür: Eğitim, çalışma, merak ve adalet. Bugün ilerici eğitim anlayışının yapı taşları da aynıdır; bu bile onun öncü rolünü açıkça gösterir. Şair, milliyetçilik ve sınır ayrımlarını reddederek tüm insanlığı ortak bir millet gibi görür. Kötülüğü şeytan ya da cin gibi dış güçlere bağlamaz; iyilik ve kötülüğün insandan doğduğunu vurgular. İnsan bilinçlenip ahlak ve bilimi geliştirirse, savaşların ve zulmün bittiği, dünyanın cennete benzeyen bir yer olacağına inanır. Bu, insanın sorumluluğuna ve geleceği değiştirebilecek gücüne yapılan hümanist bir çağrıdır.

Fikret’in Aşiyan’daki hayatını da bu perspektifle değerlendirmek gerekir. Toplumsal hengâmenin uzağında, Boğaz’a bakan yalnız bir ev… Bu yalnızlık, bir kaçış değil; düşünceyi berraklaştıran bir sığınaktır. Zamanının polemikçi siyasetçileri, gazetecileri ve dalkavukları arasında; sessiz bir çalışma odasında geleceği düşünen bir şair vardı. Kimi ona “mutsuz”, kimi “karamsar” dedi. Oysa Aşiyan’dan göğe yükselen bakış, geleceğe duyulan umudun bakışıydı. Bugün müzeye dönüştürülen bu ev, aslında sembolik bir anlam taşır: Düşünce korunursa, kültür devam eder.

Ömrü boyunca saldırılarla karşılaşan Fikret’in bugün hâlâ eleştirilmesinin sebebi, birçoğunun hissettiği fakat adlandıramadığı rahatsızlıktır: Okumayanların eleştirisidir bu. Oysa Fikret’in şiirleri, döneminin fotoğrafıdır. İnsan ruhunun karanlık yönlerini de, toplumsal ayıpların görünmeyen yüzlerini de olduğu gibi gösterir. Bunu yaparken sanatsal inceliğini, dil ustalığını ve duygu derinliğini asla kaybetmez. Türkçenin ritmini modern bir kurguyla birleştirerek yeni bir estetik dünya kurar. Bu estetik; Servet-i Fünun kuşağının en güçlü damarlarından biridir.

Bugün genç kuşaklar Fikret’i okuduğunda, onun cesaretinden bir parça alabilir. Sorgulamanın, çalışmanın, bilimin, insanlığın evrensel değer olduğunu fark edebilir. Bu nedenle Fikret’i savunmak, aslında özgür düşünceyi savunmaktır. Dün ona yönelen haksız saldırılar, bugün de farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ama ilericilik, her dönemde aynı ilkeleri korur: Akıl, vicdan, adalet ve özgürlük.

Asım Bezirci’nin dediği gibi, Tevfik Fikret tam anlamıyla sosyalist bir şair olmasa da, 1900’lerden sonra yazdıklarıyla ütopik sosyalizme belirgin bir yakınlık göstermiştir; hümanizmiyle, laikliğiyle ve radikal eşitlik özlemiyle, dönemin çok ötesinde bir aydınlanmacı figür olmuştur.

Bu yaklaşma, özellikle İstibdat rejiminin en karanlık yıllarında kaleme aldığı eserlerde kendini gösterir. “Tarih-i Kadîm” serisinde dinî ve siyasi otoriteyi tarihin çöplüğüne gönderirken, “Sis”te İstanbul’u saran baskı ve riya perdesini yırtar; “Balıkçılar ”da ise ezilen halkın acısını bireysel bir isyana dönüştürür. “Ne saltanat ne yoksulluk, ne ezen ne ezilen” dizeleriyle, sınıfsız ve hiyerarşisiz bir toplum hayalini en saf hâliyle ortaya koyar. Bu hayal, Marx’ın bilimsel sosyalizminden değil, Saint-Simon ve Fourier’nin ütopik sosyalizminden beslenir; kolektif devrimden çok, bireyin ahlaki uyanışına dayanır.

Tevfik Fikret yalnızca bir şair değildir. O, bir bilinçtir; bir kültür tavrıdır; bir direniş biçimidir. Geçmişine takılıp kalan toplumlara, geleceği işaret eden bir parmak gibidir. O parmağın gösterdiği yön hâlâ aynı: çalışmak, üretmek, düşünmek, sorgulamak. Dizeleri bugün hâlâ taze; çünkü hedefi insanlığın özüdür. Zamanın ruhu değişse de, Fikret’in savunduğu değerler değişmez. Bir toplum, kültürel mirasını bu tür seslerle geleceğe taşır; yok etmeye çalışanlarla değil.

Kaynakça

A. Kadir, ve Asım Bezirci. Bugünün Diliyle Mevlana. Gözlem Yayınları, 1980.

Related Posts