Alacakaranlıktan zifiri karanlığa: Avrupa solu

Dergi Dosya Sayı 7 (Eylül 2021)

Irmak Ildır

Okuyucu için yazıya farklı bir noktadan başlamak istiyorum. Bir düşünce deneyi yaparak şunu kendimize soralım: eğer dışarıda rastgele seçilmiş 100 kişiye “21. yüzyılın politikasını nasıl değerlendirirsiniz?” sorusunu yöneltecek olsaydık, en çok verilecek yanıtlar neler olurdu? Kaotik, ruhsuz, yüzeysel, gelişen, teknolojik, baskıcı, özgürlükçü, kimlik çatışmalarının merkezde yer aldığı, geçişken vb. şeklinde cevaplar arttırılabilir.  Görüldüğü gibi cevapların çeşitliliği ile çelişkisi birbiriyle yarışacak düzeyde.

Şimdi aynı soruyu biraz değiştirerek ve özel bir alana uyarlayarak soralım: “Avrupa’daki sol siyaseti nasıl değerlendirirsiniz?” Muhtemelen bu soruya daha sınırlı sayıda kişi tarafından yanıt verilecektir. Hatta rastgele 100 kişi seçebilmek bile mümkün olmayabilir. Ancak çoğunluk açısından “etkisiz”, “kimlik merkezli”, “yönsüz” ve “dağılmış” gibi sıfatlarla tanımlamak kolaylıkla mümkün olabilirdi. Gerçekten de yakın zamana kadar çıkan kimi yayınlarda Avrupa’da solun “nasıl” ve “neden” düşüşe geçtiği ve yerini “popülizmin” nasıl doldurulduğuna ilişkin yorumları okuyoruz. [1]

Bu yorumların büyük oranda şu anda okumakta olduğunuz yazıda geçen 21. yüzyıl ve Avrupa solu sorularına verilen cevaplarıyla yakın ilişkisi var. Yorumcularının birçoğunun 21. yüzyıl siyasetinde “belirsizliğin hâkim olduğu” görüşü ile bu belirsizliğin popülizm tarafından doldurulduğuna ilişkin genel ve yaygın bir kabul var. Ancak bu yaygın kabul, gerçeğin sadece yüzeysel bir okumasından ibarettir. O yüzden, Avrupa solunun bugünkü konumunu anlamak için, Avrupa solunun dünden bugüne çerçevesini çizmek gerekiyor.

Elbette bu yazıda “Avrupa solu nedir?” sorusunu cevaplandırdığımız bir çerçeve ele alınmayacak. Avrupa solunun iki ayrı bölmesi, sosyal demokrasi ve yeni sol, bu yazının ana eksenini oluşturacak. Bunun dışında kalan Marksist akımın farklı biçimlerini, Batı Marksizm’ini dışında tutarak, bu yazıda ele almayacağız. O yüzden ana akım Avrupa solunun iki kaynağıyla, sosyal demokrasi ve yeni solun çerçevesiyle yetineceğiz.

İLK BÜYÜK KIRILMA: DEVRİM/REFORM İKİLİĞİ

Avrupa solunun ilk kırılması Birinci Dünya Savaşına verilen tepkiyle alakalıydı. Sosyal demokrasinin geri dönüşsüz bir biçimde kapitalizmi reforma tabi tutacağı anlayışına sürüklenmesi ilk kırılma anıdır. Reform/devrim ikiliğinden beliren Ekim Devrimi, Avrupa solunun yön arayışını hızlandırdı. Her ne kadar Avrupa solunun üzerinde yükseldiği felsefi, düşünsel ve ideolojik zemin köklü gibi gözükse de, sınıf mücadelesindeki etkisi cılız kaldı. Yükselen devrimci dalga önce Almanya’da sonra da Kıta Avrupası’nın pek çok ülkesinde sönümlenince, devrim/reform ikiliğinde ilk seçenekte kararlı kalanlar teorik cephanelerini farklı biçimlerde çeşitlendirmeye çalıştı.

Avrupa solunun bu ilk kırılmasında Ekim Devrimi’ne sempatiyle bakan ama kuşku duyanlar ile bu devrimin yarattığı olanakları karşısına alanlar arasında bir ayrım oluştu. Kuşkulu destekçiler Marksizmin özüne dönüş şeklinde özetlenebilecek “teorik” bir arayış içindelerdi. Korsch, Gramsci, Lukasc gibi isimler erken sayılabilecek bir dönemde Marksizm’in özüne dönüşle ilgili farklı yaklaşımlar sergilediler. Özellikle Korsch’un Marksizm’in Hegelci bir öze geri dönüşe ilişkin beslediği teorik saplantı, erken sayılacak bir dönemde Avrupa solunun ilgisini siyaset-ideoloji düzleminden teori-felsefe düzlemine doğru çekecekti. [2]

Avrupa solunun bugünkü teorik, siyasi ve felsefi çerçevesinin belirlendiği bu ilk kırılmanın esas yürütücü öğesi devrim/reform ikiliğinde yükselen devrim arayışı ile bu arayışın geriye çekilişidir. Ana akım gibi görülen sosyal demokrasinin mevzi kaybettiği bu döneme denk düşecek bir devrimci yükselişten söz etmek fazla abartılı olur. Tersine, faşizmin Avrupa’daki zaferi ile birlikte Avrupa solu “daha savunmacı” bir çizgiye çekilmiş, demokratik bir rejim arayışı ön plana çıkmıştır.

TEPKİ HAREKETİNDEN KURUMSAL SİYASETE: SOSYAL DEMOKRASİ NASIL ANA AKIM OLDU?

İkinci ve bugüne etkisi daha büyük olan kırılma ise İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Soğuk Savaşın etkisiyle Avrupa’da sınıf hareketi elde ettiği kazanımlarla daha durağan, ancak daha kuramsaldır. İşçi sınıfının büyük partileri, etkili sendikaları, geniş sosyal kazanımları vardır. Avrupa solunun ise bu dönem “olağan” mücadele biçimlerine dönük olan sarsılmaz inancı ile kabul edilmiş bir “yenişememe” hali öne çıkmaktadır. Emperyalizme dönük gelişen tepkiler ise bağımlı ülkelerde yükselen bir ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini tetiklemişti.

68 kuşağı olarak bilinen evrede dünyadaki bu gelişmeler, politik olarak Avrupa soluna da yeni bir şekil verdi. Büyük ve resmi partilere dönük olarak aydınlardan gelen “yüksek sesli” eleştiri, politik düzlemde dağıtıcı ve geriletici bir etki yarattı. Ana akım sosyal demokrat partilerin yükselip, sınıf partilerinin kendilerini “demokrasi” ile sınırladığı bu ara evreye dönük ise iki temel yaklaşım vardır.

Birincisi, Perry Anderson “Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler” adlı eserinde Kıta Avrupa’sındaki ekonomik ve sosyal gelişmelerle solun ilgisinin ekonomik ve sosyal mücadeleden, teorik ve felsefi mücadeleye doğru kaydığını iddia eder. [3]  Strateji kayması olarak bilinen bu yaklaşım, özet bir çerçeve sunuyor. İkinci yaklaşım ise Avrupa’da sınıf mücadelesinin emperyalist merkezlerin sömürgelerden topladığı kaynakları aktarması nedeniyle devrimci barutunu tükettiği iddiasıdır. Bu yaklaşımın belki de en sakil örneklerinden birini Frantz Fannon’un “Yeryüzünün Lanetlilileri” eserinde görürüz. Fannon’un ulusal kurtuluş mücadelelerine dönük geliştirdiği kültürel bakış açısı, dönemin özgün koşullarının tek yanlı bir özeti biçimindedir.

Bu iki yaklaşımın ibresinin, Avrupa solunun devrim/reform ikiliğinde reformizme doğru döndüğünde ortaklaştığı bir gerçek.  Üstelik ister ilk yaklaşım olsun ister ikincisi, bu tespitin haksız olduğu söylenemez. Frankfurt Okulu’nun 68 kuşağında gördüğü “anti-otoriter” eğilimler, solun bu yönde yeniden kurulmasını, sınıf mücadesinin yanına kimliklerin (cinsiyet, ulus, cinsel yönelim, barış, doğa vb.) konulmasını içeriyordu.

İkinci kırılmadan sonra ortaya çıkan yeni solun, bir tür erken anarşist Rönesans’a dönüşmemesi, Avrupa’da beklenebilir bir durumdur. Anarşizmin, 19. yüzyıldan itibaren yaşadığı zemin kaybı, bu yeni anti-otoriter ve kimlikçi solu sosyal demokrasinin “reform” çizgisine doğru itti.

BATAN GÜNEŞ, YENİ BİR GÜNÜN HABERCİSİ OLABİLİR Mİ?

Soğuk Savaş sonrasında sosyalizmin gerilemesi ve boşluğu sosyal demokrasinin tüm gövdesi ile doldurması, Avrupa solunun tüm renkleriyle, burada bir dizi Marksist akımı bir kenara bırakarak söylüyoruz, ortak bir zeminde kaynaşmasına neden oldu. Serbest piyasanın kazandığına duyulan sarsılmaz inanç, “düzenlemeci” sosyal demokrasiyi piyasanın değişmezliğine ikna etti. Yeni solun sosyal demokrasiye kazandırdığı kimlikler ise bu siyasetin sadece çeşitli renklerinden biri haline dönüştü.

Öte yandan, Soğuk Savaş sonrası kapitalizmin ebedi zaferine duyulan sarsılmaz inanç kısa sürdü. Emperyalizmin klasik yüzü kendini daha çok gösterirken, AB tipi “ulus üstü egemenlik biçimleri” hızla yerini uluslararası rekabeti ve krizleri tetikledi. Kapitalizmin 2008 kriziyle birlikte Avrupa solu son büyük kırılmasını yaşadı. Ana akım sosyal demokrasinin 90’larda İngiliz İşçi Partisi ile başlayan sosyal-liberal bir hale dönüşü, 2008 kriziyle birlikte dağılmayı getirdi.

Bu dağılmanın en net halini Yunanistan’da sosyal demokrat PASOK yaşadı. PASOK’un yarım yüzyıla yakın %40’lık oy miktarı, %10 düzeylerine düştü. “Pasoklaşma” olarak bilinen bu olgunun, sınıf yapısının Avrupa’da değişmesiyle bağlantılı olduğu iddia ediliyor. [4] Bu iddiaya göre Avrupa’da işçi sınıfı kazanımlarını korumak konusunda artık daha muhafazakâr ve dolayısıyla kimlik politikalarına (özellikle göçmenlere) ve küreselleşmeye tepki duyuyor.

Avrupa’da işçi sınıfının “artık kaybedecekleri var” söyleminin bir benzeri olan bu yaklaşım, politik bir gerçekliği unutuyor; ana akım sosyal demokrasi kapitalizmin krizi döneminde liberalizmden farklı bir şey söylememiştir. 2008 krizi sonrası “daha fazla yeniden düzenleme” dışında özel bir şey söylemeyen ve çoğu zaman iktidarda ya da iktidardaki partilerin kemer sıkma politikalarına destek veren sosyal demokrasinin, kaybetmek dışında başka bir şansı var mıdır?

Kemer sıkma politikalarına dönük Avrupa’da yükselen bu tepki popülist sağ ve sol olarak tabir edilen partilerin öne çıkmasına neden oldu. Bu genelleştirme her ne kadar kaba ve ayırt edici bir yaklaşım sunsa da, gerçeği anlatmaktan uzak. Gerçekte kapitalizmin restore edilmesine dönük ortaya çıkan reformist eğilimler, sosyal demokrasinin büyük çöküşünün boşluğunu doldurmaya çalıştı. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos, kısmen İtalya’da Beş Yıldız Hareketi’nin temeli; yeni solun son büyük stratejisi olan “radikal demokrasi” arayışının politik ifadeleridir. Bu çıkışların sonu büyük oranda hüsran olmuştur. Radikal demokrasi yeni solun son büyük stratejisi olarak maça başlamadan kendi kalesine gol atmıştır.

Ancak bu gene de Avrupa’da solun yüzünü bambaşka ve farklı arayışlara çevirdiği anlamına gelmemektedir. Syriza’dan kopan Varoufakis, İngiliz İşçi Partisi’nde James Corbyn, kısmen de ABD’de Bernie Sanders, 2008 krizi sonrası yükselen tepkilerin, ana akım sosyal demokrasi ile radikal demokrasinin harmanlanmasını temsil etmektedir. Bu politikanın ana ekseni, kapitalizmin son 30 yıldaki pratiği olarak finansallaşmanın etkilerinin azaltılması ve ekonominin “yeni bir tarzda” düzenlenmesini içeriyor.

Bu çizginin çağrısını yaptığı “İlerici Enternasyonal”, 2018’den itibaren kapitalist ekonominin daha insancıl bir tarzda “yeni yeşil ekonomi” olarak kurulması gerektiğini ifade ediyor. Özellikle sosyal ağların ve paylaşım ekonomisinin öne çıkarılması ile iklim krizi temasının işlendiği bu yeni anlayış, 21. yüzyıl NeoKeynesyenizmi olmaya aday. [5]

Dolayısıyla Avrupa solu 21. yüzyılda son büyük kırılmasını yaşarken, bugün geldiği çerçeve başlangıç noktasından çok uzakta. 2008 krizi sonrası kapitalizmin kendini yeniden kurmaya dönük adımları başarısızlığa uğrarken, buna karşın Avrupa solunun 20. yüzyılın dahi çok gerisine düşen felsefi, düşünsel, teorik ve pratik projelerle oyalanması gerçek bir geriye düşüş olarak görülebilir. Dahası kapitalizmi aşmaya dönük bir yaklaşım zayıfladığı ölçüde, Avrupa solu da “zifir karanlığa” gömülmek zorunda kalacak.

AVRUPA’DA SOLUN YENİ BİR RÖNESANS’I İÇİN

Son bir parantezi ise, Avrupa solunun geleceğine dönük açmak gerekiyor. Avrupa soluna ilişkin çizilen bu karamsar tabloya karşın çıkış için de bir yön ve doğrultu beklentisini doğuruyor. Genel olarak Batı solunda Marksist felsefeye ve teoriye dönük son yıllarda artan ilgi ile birlikte sınıf hareketinde ortaya çıkan kimi dinamikler öğreticidir. Bir dönemin pop felsefe ikonu Zizek’in “ılımlı yeni komünizm” arayışına düştüğü dönemde, kapitalizm karşıtı beklentilerin yükselmesi olağan görülmelidir. [6]

Böylesi bir çerçevede, Batı solunda bir felsefi Rönesans’ın yaşanması ancak bahsettiğimiz kırılmaların iyi anlaşılması ile mümkün olacak. Son 40 yıllık felsefi ve düşünsel fetret devrinin, güçlü bir siyasi ve ideolojik silkinişle sona ermesi mümkün. Bunun için ise “yeni yeşil mutabakat” arayışından öte kapitalizm dışında bir alternatifin güçlenmesi dışında bir şansı bulunmuyor. Eğer öze bir dönüş gerekiyorsa; sınıf mücadelesinin öncelemesinden başlanabilir. Aksi halde zifiri karanlık Avrupa soluna egemen olacaktır.

 

NOTLAR

[1] Jackson K., Socialism declining in Europe as populism growth, https://www.independent.co.uk/news/world/europe/socialism-europe-parties-populism-corbyn-left-wing-francois-holland-snp-a9262656.html, Aralık 2021, erişim tarihi: 25.08.2021

[2] Korsch K., Günümüz Marksizmi Üzerine On Tez, 1950, çev: Taylan Erkıpçak, https://viraverita.org/yazilar/karl-korsch-gunumuz-marksizmi-uzerine-tez, erişim tarihi: 25.08.2021

[3] Anderson P., Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, s.49, 1989, üçüncü baskı, Verso

[4] Focus, The decline and fall of Europe’s centre-left, https://www.theweek.co.uk/news/world-news/952956/decline-fall-of-europe-centre-left, Mayıs 2021, erişim tarihi: 25.08.2021

[5] Bu konuda giriş türünden bir yazı için: Beckett A., The new left economics, Haziran 2019, https://www.theguardian.com/news/2019/jun/25/the-new-left-economics-how-a-network-of-thinkers-is-transforming-capitalism, erişim tarihi:25.08.2021

[6] Zizek’in doğrultusu belirsiz yazısı için: Zizek S., We need a socialist reset, not a Corparate Great Reset, Aralık 2020, https://www.jacobinmag.com/2020/12/slavoj-zizek-socialism-great-reset, erişim tarihi: 25.08.2021

Related Posts