AKP’nin 20 yılı: Asla yalnız yürümedi

Dergi Dosya Sayı 21 (Kasım 2022)

Nevzat Kalenderoğlu

AKP’nin 20 yıllık serüvenine mercek tutarken; kuşkusuz onu Türkiye’nin başına getiren içeriden ve daha ziyade dışarıdan dönüşüm ihtiyaçlarını iyi okumak gerekir. Girdiği ilk seçimlerde ipi göğüsleyen, görece ‘sürpriz’ aktör AKP’nin 20 yıllık serüveninde gücü ve sınırları da en başından bugüne varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla 20 yılın kaba muhasebesinde köşe taşlarını beklentiler, sınırlar, zor ve zorunlu ittifaklar oluşturuyor. Bu köşe taşlarını somutlamaya çalışacağız.

Hem ulusal hem küresel bir krize doğan AKP’nin sandık bazında başarısının en büyük sebebinin ekonomi olduğunu söyleyebiliriz. Yerel ya da küresel ihtiyaçlar, bölgeye dönük orta ve uzun vadeli planlar bir yana; seçmenin AKP’ye ilk teveccühünün nedeni en başta ekonomi idi. Yani bugün onu götürmesi beklenen etmen, onu siyaset sahnesine taşıdı. 

Koalisyon hükümetlerinin zaaflarından, taşranın taleplerinden, dinden ve sağ tarihin mirasından yararlanarak yoksul ve muhafazakâr bir kesime umut olan AKP, 2002’de tek başına iktidar olmayı başardı. 

AKP, merkezi otoriteye karşı çok kuvvetli ve bir o kadar da geniş bir kesimin desteğini arkasına alarak ve bir karşı devrim süreci başlatarak; geleneksel rejimi değiştirirken kendi otoritesini kurdu.

AKP, iktidar yürüyüşünde kendi parti kimliğini İslamcı-muhafazakâr olarak kodlarken; diğer kesimlere de ılımlı yaklaşacağını vaat etti. 

AKP’nin ilk dönemi bu ‘yeni’ siyasi ve dinsel kimlik ile geleneksel yapının gerilimine sahne oldu. Mevcut düzenle uyumlu-ılımlı kimliğinden hem uzlaşı hem de mağduriyet yaratmayı başaran AKP; sonrasında uzlaşı karakterinden vazgeçerek daha ziyade nobranlıkla birlikte mağduriyetini de aynı siyasi bünyede barındırıp pazarlamayı başardı.

AKP’nin en büyük mağduriyet üretim kanalı ‘Kemalist vesayet’, darbe ve din ile devletin mesafesi başlıklarında oldu.

2002 seçimleri sonrasında Başbakan Erdoğan, ilk Bakanlar Kurulu’na Meclis’te güvenoyu alırken şu konuşmayı yapıyordu:

“…partimizin kimliği doğrultusunda, siyasete, topluma ve hükümet kavramına nasıl yaklaştığımızı açıklamak istiyorum. Bunu önemsiyorum. Çünkü, bir Hükümet hangi siyasal yöntemle hükümet edeceğini açıklamaya girişmeden önce, nasıl bir siyasal perspektife sahip olduğunu açıklamalıdır diye düşünüyorum. Bugün iktidarda AK PARTİ var, ana muhalefet partisi olarak ise CHP bulunuyor.

Bu isimlendirmenin gerisinde ise, iktidarda “muhafazakar demokrat” bir partinin olduğunu, ana muhalefette ise “sosyal demokrat” bir partinin olduğunu hatırda tutmak gerekir. Bu nedenle, sözlerimize, geleceğin siyaseti açısından çok önemli gördüğümüz siyasal perspektifimizi açıklama ile başlamanın gereğine inanıyoruz. Böylece, hükümet etme mantığımızı, Yüce Meclis’in bilgilerine sunmuş ve aziz milletimize arz etmiş olacağız.” [1]

Kendilerini ‘muhafazakâr demokrat’ olarak tanımlayan Erdoğan bu konuşmasına “AK PARTİ kendi düşünce geleneğimizden hareketle, yerli ve köklü değerler sistemimizi evrensel standarttaki muhafazakâr siyaset çizgisiyle yeniden üretmek amacındadır. Yeni Muhafazakâr Demokrat çizginin muhafazakârlığın genlerine ve tarihi kodlarına uygun şekilde, ama siyaset yaptığımız coğrafyanın toplumsal ve kültürel geleneklerine yaslanarak ortaya konması Türk siyasetine yeni bir soluk getirecektir.” diyerek devam ediyordu.

“Bizim, yeni siyaset anlayışımıza zemin olan muhafazakâr demokrat kimliğimize göre siyaset bir uzlaşı alanıdır. Toplumsal alandaki çeşitlilik ve farklılığı siyasal alanda da kabul ediyor ve siyasetin taraflarını her zeminde uzlaşıya davet ediyoruz. Bize göre farklılıklar tabii bir durum ve zenginliktir. Toplumsal ve kültürel çeşitlilikler demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılmalıdırlar.” diyen Erdoğan’ın ve partisinin gerçekten de alamet-i farikası oluyordu siyasi uzlaşı, buna türlü refleksif ittifak deneyimleri ya da pragmatizm de denilebilir.

Partisi ile ülkenin kriz dinamiklerini sezen Erdoğan, benzer bir biçimde hukuki veya siyasi meşruluğun yerine toplumsal meşruluğu da koyuyordu. Bu konuşma, AKP’nin ilk dönem ruhunu anlamak ve 20 yıllık serüvenin çıkış noktasını kavramak için oldukça yeterli ve kapsamlı bir metin olarak arşivlerde yerini aldı. Üstelik tozlu bir tarihi metin ya da hepten unutulmuş ilkeler manzumesi de denemez; hala geçerlidir. Birkaç gün önce Erdoğan “ben devrimciyim, ama muhafazakar devrimciyim” dedi, CHP’nin devrimciliğini eleştirirken.

İSLAMCILARI DEVLETLE BARIŞTIRMAK

Emperyalizmin bölgedeki arayışı ve ihtiyaçları ile başlatacağı yeni pratiğe uyumlu/ılımlı bir Türkiye ve de darbe-Özal-koalisyonlar sonrası Türkiye sermayesinin ihtiyaçlarına doğan AKP’nin toplumsallaşması ve bugün de üzerine yaslandığı desteği daha kuruluş zamanından kavramak gerekiyor.

Toplumsal gerçeklik olarak sunulan Türkiye’deki muhafazakâr-gelenekçi-İslamcı kesimin siyasi temsilcisi olarak AKP, devlet ile bu kesimin uyumsuzluğunu gidermek üzere kollarını sıvadı. Devletin mağdur ettiği edebiyatının bugün de sürdüğü kesim, AKP sayesinde devletle barıştı ve hatta istihdam edilmeye başlandı.

‘İstanbul Sermayesi’ne karşı 70’lerde yükselen İslamcı burjuvazinin hamiliğini de üstlenen AKP, bu anlamda orta sınıfa dayanan bir ekonomi-politik ile küresel iktisadi düzene de entegre olmaya çalıştı. Sermaye değişimini ya da sermaye birikimindeki alternatif modeli devlete rağmen zorladı. Kamu kaynaklarının dağılımında dışlandığı önermesiyle pozitif ayrımcılığa tabi tuttuğu küçük-orta sermaye neden sonra AKP döneminde ekonominin motor gücü oldu. ‘İstanbul Sermayesi’ amentülerini terk ederek cebren ya da gönüllü olarak AKP dönemine uyum sağladı. 

Yine çıkış anında AKP, Kürt sorununu kalkınma hamlesi ile çözmeye niyetlendi. Pratikte Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) olarak propaganda edilecek program, teoride Kürtler ile İslam çatısı altında buluşarak güçlenme önermesi idi. Ki 2015 tarihine kadar PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da bu önermeyi sık sık ısıttığı; İslam bayrağı altında sınırlarını büyütme ihtimali olan Kürt ve Türklerin devletini hayal ettiren ‘Eşme Ruhu’ ifadesiyle somutladığı hatırlanacaktır. 2005 AB ile uyum süreci toplumsal olarak bu Müslümanların barışını desteklerken; içeride Kemalizmin tasfiyesi başlığında da belli grupların uzlaşısını içerdi.

HEM NALINA HEM MIHINA

2007 yılında Trabzon jandarmasına ihbar gelecek, İstanbul’da bir gecekonduda 27 el bombası bulunacak; Erdoğan ise Ergenekon adı verilen davanın savcısı olduğunu ifade edecekti. Fethullahçılar, Liberaller ve Kürt siyaseti gelişmelere alkış tuttu. Türkiye’nin bağırsaklarını temizlediği söylendi; tam 9 yıl sürdü, neticede ‘örgüt bulunamadı’. 2010 yılında, Ergenekon süreci devam ederken, Fethullahçıların operasyonel gazetesi Taraf’ta 2003’te düzenlendiği iddia edilen seminerde AKP hükümetini devirmeyi amaçlayan askeri darbe planı hazırlandığı iddia edildi. Taraf’ta Mehmet Baransu, Yıldıray Oğur ile Yasemin Çongar gazetelerinde ‘belgeler’ yayımladı; Baransu bavul bavul belgeleri mahkemelere taşıdı!

Fethullahçılar, bir başka operasyon aparatı Zaman’da “Balyoz darbe planının altında, hükümete yönelik operasyonlar arasında Hava Kuvvetleri’nin tasarladığı Oraj ve Deniz Kuvvetleri’nin hazırladığı Suga eylemleri bulunuyor. Bu planlara göre Türkiye’ye ait savaş uçaklarını Yunanistan düşürmüş gibi gösterilerek Ege’de düşük yoğunluklu çatışma çıkarılması amaçlanıyordu. Yine Balyoz darbe planın alt eylemleri arasında dini grup liderlerine yönelik ‘Döküm’, gayrimüslim cemaat önderlerine yönelik ‘Sakal’, darbe karşıtı akademisyenlere ‘Tırpan’ ve darbe karşıtı liberallere yönelik de ‘Testere’ planının uygulanması hedeflenmişti.” haberini yaydılar. 5 yıl sonra askeri darbe yapacak bir cemaatçi ekibin 2010’da yarattığı bu korku iklimine, yukarıdaki senaryoda davet edilen hemen bütün kesimler katıldı. HDP’den, ‘davayı derinleştirin’ ve ‘sonuna kadar gidilsin’ yorumu yükseldi. Liberallerin buraya taşıdığı destek satırlara sığmaz; ki Yetmez Ama Evet aptallığı bu dönemde büyümüştür, AKP’nin fabrika ayarlarına dönmesine dair büyüttükleri hülya da. 

AKP – ORDU İLİŞKİSİ

Uzun bir parantez açarak muhafazakâr demokrat AKP ile Kemalist TSK’nın ilişkilerine yakından bakmak gerekiyor. AKP ile TSK’nın ilk dönem kontrollü bir gerilim içerisinde olduğunu ama doku uyuşmazlığını her kertede ifade ettiklerini söylemek gerekir. Henüz er meydanına çıkmamış AKP’nin ordu heyulasından korkusu dönemin gerçeğiydi. Yine de AKP’nin ajandasında ordunun etki alanının azaltılması, Milli Güvenlik Kurulu’nun şimdiki siyasi-sivil formuna dönüştürülmesi, ‘vesayet’ kaygısının toplumsal tabana yayılması ve akabinde ‘eski’ Türkiye’nin garantörü bütün kurumların mümkünse siyaset tarafından ele geçirilmesi; değilse tasfiye edilmesi planlarını uyguladığı bugünden bakılınca daha iyi anlaşılıyor. 

Avrupa Birliği’ne giriş için planlanmış Siyasi Reformlar programı bu başlıkta oldukça açık. Kitapçıkta “Sivil – Asker İlişkileri” başlığında MGK kararlarının ‘tavsiye’ niteliği taşıdığının altı çizilirken; gizlilik kuramının yerini şeffaflık ve denetlenebilirliğe bıraktığı, bazı suçların askeri mahkemelerden sivil mahkemelere havale edildiği, genel sekreterlik atamasının siyasi irade tarafından yapılacağı, “Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişileri Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne gerekli olan açık ve her derecede gizli bilgi ve belgeleri sürekli veya istenildiğinde vermek zorundadırlar” hükmünün yürürlükten kaldırıldığı, “görevde yükselme ve unvan değişikliği yönetmeliği” ile kurulun sivilleşmesinin sağlandığı, EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) Protokolünün yürürlükten kaldırıldığı ifade ediliyor. [2] 

İslamcı iktidar ile TSK arasında süregelen soğuk savaş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sona ermesine yakın alevlenmiş; TSK, Cumhurbaşkanı profili üzerinden kimi maddelerin altını kalınca çizmişti.

Sezer’in ardından seçilecek yeni Cumhurbaşkanı seçimleri için Meclis toplantısına 367 toplantı yeter sayısına ulaşılmasın diye katılmayan CHP ve ANAP’sız düzenlenen seçimde, AKP’nin adayı Abdullah Gül 361 vekilin katıldığı seçimlerde 357 oy aldı. Yeter sayısının tartışıldığı gece yarısı Genelkurmay’ın internet sitesinden yapılan açıklama “e-muhtıra” olarak tarihe geçti. Dönemin Anayasa Mahkemesi, 367 vekilin gerekliliğini vurgulayarak 1. tur oylamasını iptal etti ve Türkiye erken seçime gözlerini açtı. 

MUHTIRADA LAİKLİK VE İRTİCA VURGUSU

Cumhuriyet mitinglerinin yapıldığı, yeni Cumhurbaşkanı’nın dini görüşünün ve siyasi bir simge olarak türban meselesinin tartışıldığı bu süreçte; Genelkurmay nezdinde Büyükanıt, Cumhurbaşkanı makamının TSK’nın da başkomutanı olması hasebiyle konuya dair fikir beyan etme meşruluğundan hareketle yapıldığı ifade edilen bildiri AKP-TSK arasındaki kriz başlıklarını da ortaya koyuyordu.

Laiklik ilkesine özellikle vurgu yapılan metinde, bugün artık yadsınan milli bayramların yerine alternatif – dini programlar tertiplendiğinden duyulan rahatsızlık ifade ediliyor. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile aynı gün Ankara’da kuran okuma yarışmasının tertibi hışımla karşılanıyor, “çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.” deniliyordu.

Bugün artık yadsınan “törenler” o gün “Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.” denilerek aktarılıyordu.

İrtica tehdidinden bahsedilen bildiride “Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.” deniliyordu.

Genelkurmayın metni tabii ki Anayasa hatırlatması ile devam ediyor, Cumhuriyet rejimi yeniden ifade ediliyor ve laiklik kavramının altı çiziliyordu:

“Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur.” 

Büyükanıt yıllar sonra bu bildirinin muhtıra olmadığını belirtse de “Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.” cümlesi ile biten bir bildiri Türkiye siyasetini sarsmıştı. Dönemin CHP’sinin bu tepkiye yoğun desteği vardı, toplumsal olarak ise Cumhuriyet mitinglerinde sokağa çıkmış kesim kuşkusuz bu metni destekliyordu. [3]

Eski Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri Konferansında, “Laik cumhuriyetin temel değerleri ilk kez açıkça tartışma konusu yapılmaktadır. İç ve dış güçler, bu konuda aynı amaç doğrultusunda çıkar birliği içinde hareket etmektedir. Dış güçler, Türkiye’nin İslam ülkelerine model olabilmesi için öncelikle siyasal rejiminin ‘laik Cumhuriyet’ten, ‘demokratik cumhuriyet’ adı altında, ‘ılımlı İslam cumhuriyetine’ dönüştürülmesini öngörmektedir. Ilımlı İslam, devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal düzeninin din kurallarından belli ölçüde etkilenmesi anlamına gelmektedir.” diyordu örneğin. [4]

TÜSİAD’ın o dönemki Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın “AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığının açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.” değerlendirmesi de geçerken hatırlanmalı…

2007’de laiklik, Cumhuriyet ve irtica tartışmaları eşliğinde düzenlenen erken genel seçimlerde AKP yüzde 47 ile birinci parti çıktı. Muhtıraya karşı “Genelkurmayın AB müzakere sürecini olumsuz etkileyecek bu açıklamaları Cumhurbaşkanlığı seçimine yaptıkları müdahale kadar kaygı vericidir.” görüşünü savunan Demokratik Türkiye Partisi’nin kurduğu, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun “Bin Umut Adayları”ndan 22’si de vekillik kazandı. Liberaller büyük oranda ‘ceberrut’ devlete karşı ‘mağdur’un yanında oldu

ORDU SİYASETE

Ergenekon, Balyoz süreci TSK’nın tasfiyesi ve siyasallaşması ile sonuçlandı. AKP, Fethullahçılarla ve liberallerle ittifak ederek bu tasfiye sürecini sonuçlandırdığını darbeden sonra bile açıktan ifade etmişti. Sonuç olarak, hacimli bir torbayı andıran bu operasyonel süreç sermayenin, medyanın, askerin, polisin ve yargının biçimlendirildiği, Fethullahçılara teslim edildiği bir sona ulaştı. 

Sonraki süreçte muhtıra hatırlatması sürekli yapılıp, postal sesleri ile geniş kitleler korkutulsa da AKP ilk dönemki ürkekliğinden bir hayli uzaktı. 2012 yılında artık 26. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un da “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlaması ile Ergenekon sürecine dahil edilerek içeri tıkıldığı bir döneme geçilmişti.

MİT krizi ve 17-25 Aralık süreci ile Fethullahçılar ve AKP açık savaşa başlamışken; ordu ve yargı artık cemaatin elindeydi; nitekim 15 Temmuz 2016’da Fethullahçılar AKP iktidarına karşı askeri bir darbe operasyonu başlattı. Postaldan, muhtıradan, Kemalist vesayetten kaçarken; ülkece dinci cemaatçilerin askeri darbesi ile karşılaşıldı.

Bugünkü durum ise malum. Genelkurmay Başkanı’nın adı var kendi yok, sivilleşmeden çıkan sonuç neticesinde darbe döneminde Genelkurmay Başkanı olan zat-ı muhterem şimdi AKP kabinesinde Milli Savunma Bakanı. NATO’ya samimiyetle bağlı Bakan Akar’ın Genelkurmay Başkanı’nın üzerinde olduğunu söylemeye gerek yok; yer yer Dışişleri Bakanı’nın dahi üzerinde. Bazen üniformalı, bazen takım elbiseli, eski asker, yeni siyasi. TSK, artık Akar üzerinden doğrudan siyasi iktidara bağlıdır. Sivilleşme askeri kurumların hemen hepsinin tasfiyesi sonrası tam boy siyasileşmeye de dönmüştür. Erdoğan, yine de kürsülerden “fırsatını bulsalar darbe yaparlar” diyebiliyor; NATO’dan mı kaygılanıyor, seçmenine tarihi mi hatırlatıyor, bilinmez.

AKP DÖNEMİ: KATLİAMLAR TARİHİ

28 Aralık 2012’de bir televizyon röportajında Erdoğan, Kürt sorununun çözümü için İmralı’da hapiste olan Öcalan ile görüşmeler yaptığını duyurdu. Süreç sıklıkla “sabote” edilse de hem AKP tarafı hem Kürt siyaseti tarafı ‘çözüm’ün devamında ısrarcı oldu. 

25 Nisan 2013’te, PKK bütün silahlı güçlerini Türkiye topraklarından Kuzey Irak’a çekeceğini resmen duyurdu. Hükümet anayasa değişikliği kartını açtı.

2014 yılı, 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Resmî Gazete’de yayınlanarak yasalaştı.[2]

AKP Arınç eliyle ‘entelektüel ve halkın sevdiği isimler’den oluşan “Akil İnsanlar” listesini kamuoyuna sundu. Neticede ‘Çözüm Süreci’ başladı. Gezi’den darbe kokusu alan HDP ile iktidardaki AKP ortaklığı; yanına cemaat, üzerine liberaller…

AKP, ‘çözüm’e gitmeden kanlı da bir parantez açmıştı oysa. 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyüne Türk Hava Kuvvetlerine ait F-16 savaş uçaklarıyla bombalar yağdırıldı ve 34 Kürt yurttaşımız hayatını kaybetti. Daha sonra çıkan belgelerde MİT görevlilerince Bahoz Erdal’ın sınır hattını geçmekte olduğu yönündeki ihbarlarına istinaden bu katliamın yaşandığı bizzat AKP’li İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin tarafından ifade edildi.

11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay Reyhanlı’da El Nusra’cılar araçlarla iki adet bombalı saldırı düzenleyerek 53 yurttaşımızın ölümüne yol açtı. Görkemli Haziran direnişi malumumuz… 8 tane gencimiz toprağın altına girdi hayatlarının baharında.

Sonuç olarak bugün, “hatırlamak dahi istemiyoruz” ile “yine olsa yine yapardık” türünden bir mazi kaldı geriye Çözüm Süreci’nden.

15 Temmuz’da, KCK’nin kalekol ve baraj inşaatları gerekçe gösterilerek çözüm süreci fiilen bitirildi. “Dolmabahçe Mutabakatını tanımıyorum” diyen Erdoğan, çözüm sürecini bitirerek seçimlere gitti. Hendek, barikatlar; sokağa çıkma yasakları; bombalı saldırılar. AKP’nin Başbakanı Ahmet Davutoğlu Van’da beyaz Torosları hatırlatıp halktan oy istedi. Seçimlere iki gün kala Diyarbakır’da HDP mitingine saldırı oldu, 7 Haziran seçimleri AKP tarafından tanınmadı; Davutoğlu hükümeti kuramadı ve 1 Kasım seçimlerine ülkeyi taşıdılar. Koalisyon tekliflerine kapıyı tamamen kapatan MHP lideri Devlet Bahçeli bu sürecin önemli sorumlularından ilan edildi. Bugünkü birliktelik tam da o gün başladı.

Aradan geçen kısacık zaman diliminde yüzlerce yurttaşımız hayatını kaybetti.

20 Temmuz’da Urfa’nın Suruç ilçesinde IŞİD’cilerce bombalı bir intihar saldırısı düzenlendi ve 33 gencimiz öldürüldü. 10 Ekim 2015’te ise Ankara’nın göbeğinde düzenlenecek Barış Mitingine iki adet bombalı intihar saldırısı düzenlendi ve 109 yurttaşımız öldürüldü.

Kanlı dönem sonrası AKP yüzde 49 oy aldı. Bombalar İstanbul Sultanahmet’te, Ankara Kızılay’da patlamaya devam etti. 

AKP FABRİKA AYARLARINA DÖNSE…

AKP’nin ilk dönemine bugün hala hayırhah bakılmasının, gelinen sürecin arızi bir durum olduğunu ve AKP’nin rayından çıktığını düşünenlerin sayısının fazla olmasının bir sebebi var. 2008 yılına kadar büyük bir ittifakın AKP’yi ve onun ilk döneminde temsil ettiği her şeyi desteklediğinden dolayıdır. 

2002-2008 döneminde AKP’nin en geniş ve çok ‘renkli’ bir kesimin desteğini hissettiğini burada vurgulamak gerekiyor. AKP, yapısı ve kuruluşu ile geleneksel devletin çelişkileri gereği başkaca öznelerle ittifak kurmaya mahkum bir partidir. Bu hem gücünün sınırlarını bilmesi ama daha ziyade toplumun belli kesimleri ile onulmaz çelişkiler içermesi ile alakalıdır. AKP pragmatik bir müttefiktir ama aynı zamanda ittifaklara mahkum da bir siyasi aktördür. AKP, daha ilk döneminde liberallerin, küreselcilerin, küçük-orta sermaye sahiplerinin, İslamcıların ve Kürt siyasi aktörlerinin ilgisini çekmiş, desteğini almıştır. Muhafazakâr demokratlardan demokrasi beklenilmiş, AB ile uyum süreci memnuniyetle ve arzuyla karşılanmıştır.

ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN

Futbol devi Liverpool ve ateşli taraftarı ile özdeşleşmiş You’ll Never Walk Alone! (Asla yalnız yürümeyeceksin) sloganı, keskin virajlardaki AKP ile siyasetin beklenti içerisindeki öteki özneleri arasındaki ilişkide de geçerli bir slogan.

AKP’nin ilk döneminde tek muhalifi sosyalistler oldu; ikinci döneminde AKP-Ordu geriliminde ulusalcıların ve Cumhuriyetçilerin tepkisi, liberallerin ve aynı anlamda Fethullahçıların desteği vardı. Ergenekon ve Balyoz sürecinde bu destek arşa ulaştı; 2009 yılından itibaren açılım sürecinde bu destek Kürt siyasi hareketinden de açık bir biçimde geldi. Aynı dönemlere rastlayan KCK operasyonları sürecinde ulusalcıların desteğini aldı AKP. 2010 referandum dönemecinde AKP, liberaller, Kürt hareketi ve Fethullahçılar aynı cephede yer aldı. 2010’un sonlarına doğru ‘sonuna kadar gidilsin’ denilen orduya yönelik operasyonlar silsilesi Kürt hareketi tarafından alkışlanırken; Diyarbakır’a da uzandı ve PKK’nin şehir yapılanması suçlamasıyla onlarca Kürt siyasinin içeri alındığı KCK operasyonları başladı. Yine de ‘barış süreci’ sekteye uğramadı. Ulusalcıların desteği cabası.

2012 yılında Fethullahçılar ile AKP’nin arası açıldığında liberaller cemaatten yana kumar oynayıp gemiyi terk etti; kalan liberaller İslamcı pozu kesti. Demirtaş’ın adaylığına kadar Kürt hareketi de AKP’nin yanında yer aldı. Haziran Direnişinde Kürt Hareketi AKP ile yürümeyi tercih etti, cemaat-AKP geriliminde de çözüm sürecini bitiren süreçlerin, ‘gizli’ süreçlerin kamuoyuna jurnalleyenin cemaat olduğunu düşünerek Kürt siyasi partisi AKP’nin yanında yer aldı.

Açılım sürecinin kanlı bir biçimde kapatılması ulusalcıların da AKP’ye desteğini getirdi. MHP, açık olarak iktidarın yanına geçti ve bu birliktelik neredeyse 10. Yılına yaklaştı.

Darbe girişiminden sonra AKP’nin Yenikapı’da düzenlediği ‘Demokrasi’ mitingine CHP Lideri Kılıçdaroğlu’ndan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e kadar herkes katıldı. Kürt açılımının sonlandırılması sonrası MHP ile yürüyen; Fethullahçıların kalkışması sonrası ise ‘yerli ve milli’ propagandasında MHP ile teke tek kalan AKP, demokrasi dediğinde eski kliğini hala toplama kabiliyetine sahip. Oysa AKP, darbe girişimi sonrasını OHAL’lerle tek başına yönetti ülkeyi; desteğe ihtiyaç duymadı. 

Şimdi ise AKP’nin kendisi iktidarda ama düşünceleri hem iktidar hem de muhalefette var. Bir siyasi simge olarak ‘türban’ en çetin geçmesi beklenen seçim sürecinde bizzat muhalefet tarafından dillendirilen bir “özgürlük” vaadi oldu. AKP’den kopanlar, Milli Görüşçüler şimdilerde CHP ile bir muhalefet bloku örmeye kalksa da her fırsatta bu özetlemeye çalıştığımız 20 yıllık sürecin ‘kazanım’larından vazgeçmeye asla niyetleri olmadığını söylüyorlar. Erdoğan’a türban meselesi nedeniyle teşekkür yarışına giren yeni muhaliflerin AKP ile yan yana gelip gelmeyeceği seçimlere kadar soru işareti olarak kalacak. Keza MHP’nin yeni uzantısı İyi Parti’nin CHP ile her gerilim başlığında AKP ile görüşüp görüşmeyeceği de kafaların bir yerinde hep duruyor. Ve seçim yüzdelerinde ‘kilit parti’ olan HDP; sosyalistleri, devrimcileri yanına toplayıp bir 3. Blok kurduğunu ilan ettiği ay AKP’nin türban açılımına destek vermekten de hiç çekinmedi. Yeni bir “açılım” umudu eski Akil İnsanlar heyeti tarafından sıkça dillendirilmeye başlandı. “Masadaki muhatabının kim olduğunun hiçbir önemi olmadığı, aslolanın Kürt halkının ne kazanacağı” olduğu söylenir oldu. Ulusalcılar AKP’nin yanında, kimisi büyükelçi atanmakta. Devletiyle, yargısıyla, ordusuyla ve MHP’siyle yola devam eden AKP’nin yüzde hesaplarına geçtiğinde yapamayacağı açılım yok gibi gözüküyor. 

AKP’den beklentiler AKP’nin ittifak kabiliyetini hep canlı tuttu; öte yandan ittifak ve açılım konforuna alışmış bir AKP, 50+1 formülü olmasa dahi gücünün sınırları gereği ittifaka muhtaç bir siyasi yapılanma.

“AKP yalnız bırakılacak mı, bırakılmayacak mı; AKP’den beklentiler kesilir mi, kesilmez mi?” sorusuna yanıt aranırken bu hatırlatma bizden ufak bir katkı olacaksa, ne mutlu bize. 

 

[1] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2003/03/20030324.htm#:~:text=59.%20H%C3%BCk%C3%BCmet%2C%20milletimizin%20talebi%20olan,t%C3%BCm%20politikalar%20bu%20do%C4%9Frultuda%20%C5%9Fekillendirilecektir.

[2] https://www.ab.gov.tr/files/rehber/04_rehber.pdf

[3] Bu bildiri Genelkurmay sitesinden kaldırılmış durumda olup; dileyen okurlar internette 27 Nisan 2007 tarihli muhtıra metninin tamamına ulaşılabilir.

[4] https://www.tccb.gov.tr/konusmalari-ahmet-necdet-sezer/1721/7814/harp-akademileri-konferansinda-yaptiklari-konusma.html

Related Posts