Serkan Şimşek

Halk sınıflarının içinde bulunduğu katlanılması zor koşulların derecesi arttıkça, eleştirel analizler ve hedefler tek bir noktada toplanmaya başlamış ve bütün eleştirilerin hedef alanı kapitalist yapının sadece dönemsel hükümetini oluşturan AKP’ye doğru daraltılmıştır. Bu durum doğal olabilir ve AKP eleştirileri tabii ki gereklidir. Ancak Türkiye’de ve dünyada, siyasal yapının nasıl kurulduğu, sistemin ne olduğu ve nasıl işlediği ile ilgili politik ayrımlarda düşünce hatlarının belirsizleşmeye başladığını ve siyasal-ideolojik perspektiflerin kaybolduğunu görüyoruz. AKP’nin aslen ne olduğu, neden orada olduğu ve geleceğin hangi yöne doğru bükülmesi gerektiği konuları tamamen üzerinden atlanır meseleler haline gelmiş durumda.

Sanki gelinen nokta Türkiye için kökü çok derinlere ve geçmişe uzanan bir sürecin sonucu değil ve sanki yoksullaşmanın, işsizliğin, gelir adaletsizliğinin asıl sorumlusu günlük kişisel kararları ile AKP bürokratları. Bütün bu olanlar da bir tür beceriksizlik ya da delilikten ibaret.

Ancak gerçekler böyle değil. Şu anda, kapitalizmin olağan günlük akışı içerisinde olmasak da doğal krizlerinden bir tanesini yaşıyoruz. İşin özünde; halka “kriz” olarak yansıyan süreç, aslında büyük sermayenin “atılım” dönemleridir. Türkiye, emperyalist-kapitalist sistemdeki güncellenmiş yerine sarsıntılarla oturtulmaktadır. Bilerek, isteyerek ve planlanarak.

Olanların, asıl olarak politik aktörlerin birtakım kişisel-rastlantısal anlık davranışları ve kararlarından kaynaklandığını düşünmek; bizleri ister istemez bu aktörlerin sürecin belirleyici özneleri olduğu kabulüne götürür. Bu da kapitalist devletlerde hükümetlerin, büyük sermayenin talepleri doğrultusunda belirlenen bir devamlılığa sahip olduğunun üzerinin örtülmesi ile sonuçlanır.

Bahsi geçen bu siyasal perspektif kaybı, günümüzde AKP iktidarına dönük eleştirilerde açıkçası Sol/Sosyalist muhalefete de hâkim olmaktadır. Bu beklenebilir bir yönelim olmasına rağmen, emperyalist-kapitalist sistemin sınıfsal hiyerarşisini ve sebep sonuç ilişkisini ters görmeyi hâkim duruma getirmiştir.

Konuştuğumuz konu tam olarak ideoloji ile ilgilidir ve burada Karl Marx’ı anmak işlevsel olabilir. Marx, hiçbir zaman doğrudan “ideoloji nedir?” tartışmasını yürüten bir eser ortaya koymamıştır. Ancak kendisi ideolojiyi, toplam insan ilişkilerinin gerçekliğini bilinçte tersyüz etme işlevi ile ele alır. İdeoloji, egemen sınıflar lehine bir kamera obskura(1) gibi çalışır(2). Bu da hâkim tarihsel-toplumsal üretim ilişkilerince belirlenen bir tür yanlış-bilinçtir.

Bunları belirtirken amacım elbette AKP’nin yaşananlardaki sorumluluğunu göz ardı etmek değil. Ancak yapılması gereken, Türkiye’de egemen sınıfların çıkarlarına göre belirlenen politikaların AKP tarihini aşacak şekilde bir sürekliliği olduğu gerçeğinin altını çizmektir. AKP iktidarının, Türkiye’de ve dünyada egemen olan büyük sermayenin politik, ekonomik ve ideolojik hegemonyasının dönemsel bir aparatı ve varılan bir durağı olduğunu; olanların sebebi değil, tarihsel bir sonucu olduğunu vurgulamaktır.

ÖNCE YENİ BİR DÜNYA KURULDU, TÜRKİYE DE ORADAKİ YERİNİ ALDI [3]

Türkiye’nin, kapitalist blokla kurduğu ittifakın kökenleri çok daha öncelere dayansa da hem bu yazının hacmini aşacak başka bir konu olması hem de tartışmanın ekseninin kaymaması için süreci daha yakın zamanlardan itibaren izleyebiliriz. 

Emperyalist-kapitalist sistemin yetmişli yıllarda içinde olduğu ekonomik krizin, siyasal ve ideolojik bir krize dönmemesi için merkezdeki ülkelerde sosyal sübvansiyonları güçlendirme zorunluluğu doğmuştu. Bir tehdit olarak orada duran Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, başa çıkılamayan Küba Adası gibi problemlerden dolayı sosyalist bloklarla da siyasal yumuşama yoluna gidilmiş ve sistemin çevre ülkelerini oluşturan Türkiye gibi ülkelerde de sosyal demokrat politikalara söylem oluşturma, kapitalist sınırlar içinde kalmak koşulu ile ara ara da iktidar olma imkanlarıimkânları verilmiştir.  

Sosyalist bloklar arasında çıkartılan çatışmanın da etkisiyle, emperyalist-kapitalist rejim ideolojik kanallarını ve söylem alanını güçlendirmiş, her ne kadar kulağa şimdilerde komik gelse de kitleleri “hür dünya” safsataları ile etkisi altına alabilmiştir. Kurulan nizamın ideolojik ve politik dayanıklılığı ölçeğinde de seksenlere neo-liberalizmin kusursuz saldırısı altında girilmiş ve halkın mücadele ve emek ile kazandığı bütün kazanımlar sermaye lehine yok edilmek üzere hedef tahtasına konmuştur. Bu rotayı izlersek ne 12 Eylül 1980 Darbesi ne de Özallı yıllar tesadüftür.

 TEKELLEŞMEDE TONTONLU YILLAR

Emperyalist-kapitalist sistemin merkez sermayeleri lehine olacak şekilde merkez–çevre entegrasyonu o zamanlar “dünya ile bütünleşmek” propagandası altında yapılıyordu. Sistemin merkez ülkelerinde oluşan açıkların, çevre ülkelerin borçlandırılması ve bu borçların ödenmesi için yine çevre ülkelere kredi verilmesi şeklinde kapatılmaya çalışılması hız kazanmıştı. 

Ancak o zamanlar rejim kendisine; girişimci, kurnaz, sözde “ideolojik” kamplarla işi olmayan, eski ve sıkıcı politik tiplere benzemeyen bir yüz olarak Özal gibi bir kimliğe ihtiyaç duymuştu. Darbe öncesi ve sonrası ekonomi ile ilgili aldığı kritik görevlerden sonra seçim sürecinde medya tarafından söylenen ve kendisinin de dillendirdiği bir tabir ile “Tonton”. Tabii ki bir tarikat üyesi olması da önemliydi. Bu bir yandan liberal-sivil toplumcu ideolojinin devlet yönetim kademesinde işleme alınması ve özelleştirmelerin ideolojik söyleminin inşası için gerekliydi. Diğer taraftan da Ortadoğu coğrafyasında yıllar sonra gerçekleştirilecek askerî-siyasi-mali operasyonlar için gerekli olacak olan Türkiye ayağındaki büyük muhafazakârlaştırma adımları için gelecekte imkân sağlayacaktı.

Bu yıllarda, yolsuzluğun ve kayıt dışı ekonominin daha da derinleşmesi sağlanırken uyuşturucu trafiğinin de Türkiye’den geçişi arttırıldı. Bugün amaçlanana benzer bir şekilde batı pazarına ucuz ihraç yolları aranırken, bu yönde işgücü ucuzlaştırılıp, emekçiler yoksullaştırılırken hedef hep cari açıkları kapamaktı. Tekelleşme süreci kesintisiz sürdürülürken ve emek gücü emperyalist-kapitalist sistem içerisinde daha sert bir negatif hiyerarşiye girerken, sürekli daha da yoksullaşan halka, dünyaya açılma ve normalleşme masalları anlatılıyordu.

Yine bugünkü gibi apolitikleştirilmiş bir siyasal ortam ve farklı siyasi eğilimleri birleştirmekten bahseden tarikat üyesi bir başbakan vardı. Özal da 2000’lerin AKP’sinin yaptığından başka bir şey yapmıyordu. Ancak ilgili dönemde hem Türkiye’nin özel şartları hem de bütün problemlerine rağmen uluslararası kamplaşmada varlığını sürdüren sosyalist blok, büyük sermayenin altın vuruşunu yapmasını sağlayacak AKP tipi bir iktidarı engelleyen unsurlardı.

Darbe sonrası her ne kadar seksenlerin sonlarını beklemek zorunda kalsak da başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi mücadeleleri tekrar etkin bir güç haline dönüştü. 1989 yerel seçimleri de gösterdi ki tekelleşmenin “Sevimli Tonton” tipinin idaresi artık zorlaşmıştı. Medyada artık daha çok “Çankaya’nın Şişmanı” olarak anılır olmuştu.

BABA(!) VE MİRAS YEDİCİLER

Özallı yıllardaki pervasız saldırılar sonucu dağılan kaynakların ve devlet nizamının kontrol altına alınması tanıdık ve güvenilir bir isim olan Süleyman Demirel’i tekrar gündeme taşıdı. Türkiye’nin her noktasındaki orta sınıf aileye aynı anda seslenme becerisine haiz olan Demirel, çalkantılar içerisindeki halka güven veren “baba” imajı ve kendi tarihine göre oldukça sol kalacak vaatlerle seçimlerde başarılı oldu. Hareketlenen emekçilerin ikna edilmesini kolaylaştırmak için yanına eklenen sosyal demokrat ortak ile büyük sermayenin kesintisiz taarruzları için gereken yeni iktidar kadrajı kurulmuş oldu.

Temel ekonomik programda aslında hiçbir şey değişmemişti, sermaye lehine olacak şekilde halkın yoksullaştırılması, piyasalaşma ve özelleştirmeler şimdi bu söylem yüzü ile idare edilecekti. Turgut Özal’ın vefatı ile boşalan cumhurbaşkanlığı koltuğuna çok doğal olarak Demirel geçti. Özal’ın başbakanlığı sonrası kitleleri uzun süre konsolide etmeye Mesut Yılmaz’ın karizmasının yetmemesi gibi, şimdi de Demirel sonrasında Tansu Çiller iktidar tartışmalarının ana aktörü oldu.

Doksanların hemen başında Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye’yi birinci dereceden etkiledi. Artık “küreselleşme” dönemi idi. Reel üretimin tamamen ve azgınca ortadan kaldırılarak finans-kapitalin tek güçlü mali diktatörlüğe evrilme süreci, bir çevre ülkesindeki kapitalist tekelleşmenin zorunlu kuralı olarak devam ediyordu. “Sosyalizmin mağlubiyeti” retoriği ve artık tek gerçeğin piyasa olduğunun kabulü, gümrük birliği gibi tam entegrasyon (sömürgeleşme diye okuyun) anlaşmalarının önemli dayanakları yapıldı. Yolsuzluk ve kontrolsüzlük, sanki bu sürecin doğal bir bileşeni değilmişçesine “mesele özelleştirme değil, mesele denetlememek” söylemi her yerde hâkim oldu. Denetleme denen şeyin zaten büyük sermayenin kontrolünde olduğu bilerek göz ardı edildi, hedef şaşırtıldı.

Bu yıllardaki sosyalist blok ile ilgili hâkim retorik, kapitalist ideolojinin kendisini yeniden üretimini kolaylaştırdı. Özelleştirmeler “demokratikleştirme” söylemi ile düzenli ve sürekli olarak aynı anda anıldı. “Yaşasın serbest piyasa, yaşasın serbest düşünce” temel slogandı. 

Özelleştirmelerin bir yolu olan “yap-işlet-devret modeli” bugün hâkim olan “kâar garantili kamu-özel iş birliği modeli”nin öz olarak kendisidir. KİT’lerin özelleştirilmesi büyük bir saldırıydı ve bunu yaparken Tansu Çiller “son sosyalist devleti de yıkıyoruz” diyebilmişti. Ülke ekonomisindeki cari açığı kapamak için iç ve dış kredilerle halk yoksullaştırılırken ithalat lehine açıklarla, enflasyon ve kur dalgalanmalarıyla (günümüzdeki kur dalgalanmaları ile TL’de oluşan değer kaybı, hala 5 Nisan 1994 Kararları ile yaşanan değer kaybı seviyesine ulaşamadı.) geçiyordu yıllar. Bu yıllarda peki sosyal demokratlar ne yapıyordu? İktidarın ortaklığını…

Tabii ki AB üyeliği arzusu buna paralel olarak gündemde tutuluyordu. Bunun için Türkiye’nin imajı hep tartışılır oldu. Burada bir parantez de dönemin “Atatürkçü” söylemi için açılmalı. Sovyetler Birliği’nin dağılması pek tabii, doksanlar boyunca ülkeyi “Türkiye’de kurulan kapitalist düzenin ne kadar da doğru bir karar olduğu” safsataları ile doldurdu.  

Ülke kaynaklarının emperyalist-kapitalist sisteme dolaysız entegrasyonu; modernleşme, çağdaşlaşma gibi retoriklerle yürütülüyordu. Bu süreçte Atatürkçüler, sosyalist fikriyata ya da sınıf mücadelesine karşı, o zamanlar daha tam şekil almamış olan sol-liberallerin işlevini yerine getirdi. Popüler ve baskın olan “açık toplumcu” ve “sivil toplumcu” söylemler, Atatürkçüler tarafından rahatlıkla muasır medeniyetler hedefine ve AB hayaline bağlanıyordu. Kapitalist ilişkiler içerisinde sanki emperyalizm yokmuşçasına AB’nin parçası olmak ve batı hukukuna kavuşmak hayali (içlerinin doluluğunu tartışmıyorum) büyük bir komediydi ya da içinde bulunduğumuz dönemin popüler bir ifadesiyle siyasal öforiydi.

O zamanlar içinde yüzülen hâkim “batı rüyası”; bir arada bulunan siyasal duruşlar olan Atatürkçüleri ve sosyal demokratları, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller ya da genç ve dinamik Mesut Yılmaz etrafında kısa dönemli, dayanıklı olmayan koalisyonlar etrafında tutmaya ya da payanda yapmaya yetti.

“Sekülerlik” o zamanlar kamu kaynaklarının kapitalist dönüşümleri için gerekli olan “demokratikleşme” söylemini tamamladığı için gerekliydi. Ama bir yere kadar… Gelir dağılımındaki adaletsizlik, siyasal skandallar ve yolsuzluk gibi meseleler Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz gibi karakterlerin “miras yediciler” olarak adlandırılmasına sebep vermişti. Artık başka bir şey denenmeliydi.

BALANS AYARI

Sermaye sınıfı bugün olduğu gibi o zaman da mutluydu ancak sistem dengesizdi. Gelir adaletsizliği kitlelerin, yüzünü sola dönmesine sebebiyet verebilirdi. Ancak devlet tarafından alttan alta beslenen ve yol verilen dinci gericilik de boşu boşuna orada tutulmuyordu. Sola kayabilecek kitleler için sermaye sınıfının güvencesiydi. Hem dikkatleri kapitalistliklerinden çok, görünüşlere çekmeye ve serbest piyasayı eleştirinin uzağında tutmaya yarıyordu hem de kitleleri pasifize ediyor ve sınıf mücadelesinin üzerini örtelebiliyordu.

Sovyetler Birliği dağıldığında memnuniyet gösterilerinde bulunan seküler-kapitalist orta sınıflar şimdi muhafazakâr-kapitalist görünümle kavga halindeydiler. Aslında emperyalist-kapitalist sistem içerisinde, Türkiye gibi bir ülkede laiklik, uluslararası alandaki sosyalist bloğun varlığına muhtaçtı. Ancak artık “yeni dünya düzeni” söylemi vardı ve aydınlanma geride bırakılmıştı.

Sekülerliği ile laikliğin güvencesi olduğunu ileri süren Tansu Çiller, Erbakan ile koalisyon kurmuş ve Erbakan’a başbakanlık yolunu açmıştı. Muhafazakârlaştırılmış yoksullar şimdi bir nebze olsun sakinleşmişti, ancak geri kalan tüm kesimler rahatsızdı. İşsizlik ve yoksulluk hızla devam ederken seküler-muhafazkâr tartışması yine kapitalist rejimin üzerini örtmeye yarıyordu. Sistem muhafazakârlaşmayı bir süre erteledi. Gerçek ve tam dönüşüm için gerekli olan siyasal ve ideolojik olgunlaşma bir süre daha bekleyecekti. 

KURTAR BİZİ KARAOĞLAN! ONDAN DA KURTAR DERVİŞ!

Doksanların sonunda uluslararası emperyalist-kapitalist sistem büyük saldırganlıklar ve dönüşümler içerisindeydi ve Türkiye’den de beklentiler vardı. Ancak bunlar için siyasal dengenin yeniden kurulması gerektiği açıktı. Siyasal dayanaklar sermaye için güvencesizleşmiş durumdaydı. Şimdi yeniden akil Ecevit zamanıydı.

1999 Seçimleri öncesinde yaratılan milliyetçi rüzgarrüzgâr artık “milliyetçi sol” olan DSP’yi iktidara, MHP’yi de onun yanına taşıdı. Halkın kazanımlarına dönük büyük saldırılar, “halkçı” Ecevit tarafından geldi. Erbakan’ı başbakan yaparken ilk kadın başbakan ve sekülerliğin güvencesi Tansu Çiller oradaydı. Şimdi de emperyalist-kapitalist sisteme büyük uyumlanma, “halkçı” Ecevit’in akil iktidarı ile yapılacaktı. 

Halk sınıflarının sosyal haklarının bir bir ellerinden alınması, emeklilik hakkının sosyal devlet anlayışının dışına çıkartılması, mali uzlaşmazlıklar için uluslararası tahkimin kabulü ve ulusal danıştayların hükmünün kalmaması gibi büyük dönüşümler bu dönemde yapıldı. Tam da sermayenin istediği gibi… Ancak kendi borçlarını ödeyemez hale gelen Türkiye, yeni borçlarla daha da çok borç batağına çekildi. Ecevit sermaye sınıfı için yapabileceğini yapmış, karizmasının yettiği yere kadar krizler yönetmiş ve geri çekilmek durumunda kalmıştı.

Ve artık, finanslaşmayı, piyasalaşmayı, denetimsiz açılmayı teknokratik bir reçete ile uygulayacak bir ara rejime geçilebilirdi. Kemal Derviş adeta gökten düşürüldü. Hâkim siyaset içerisinde kimse de bir şey diyemedi. Ülkenin mali ekonomik idaresi, Kıbrıs Fatihi Ecevit ve MHP tarafından batı sermayesinin kendi parasını kurtarması için yine oradan atanan bir teknokratın yönetimine verildi.

Buraya kadar anlatılanlar aslında AKP’nin tarihiydi…

Gelinen yerde, büyük sermaye sınıfı adına tekelleşmenin bir sonraki sıçrayışında ihtiyaç olan siyasal ve ideolojik yapının baştan kurulabilmesi için ortam hazırdı. Birinci Cumhuriyet’in sahipleri ülkeyi artık İkinci Cumhuriyetçi idareye teslim ediyordu.

VE ALTIN VURUŞ

Türkiye’de sermayenin muhafazakâr-demokrat bir hegemonyası için siyasi-ekonomik-ideolojik koşullar adeta adım adım hazırlandı. Sermayenin özlemini çektiği güçlü iktidar için gerekli karizmatik lider artık bulunmuştu. Bu sefer kitleleri bir arada tutmak için Cumhuriyet’in faziletleri değil; ezdiği, ayrıştırdığı, yok saydığı gruplar diye başlayan bir retorik kullanıldı. Liberal destek hemen soldan payanda yapıldı. Ulusalcı–liberal, seküler–muhafazakâr ikilikleri ile sahne, AKP’nin rahat dans edebileceği bir şekle dönüştürüldü. İktidarıyla ve sistem içi muhalefetiyle; gündeme sınıf mücadeleleri yerine kimlik mücadeleleri yerleştirildi. Tekelleşmenin kusursuz sahnesi sonunda hazırlanmıştı.

AKP iktidar olduğundan beri, özünde tarihteki diğer sermaye iktidarlarından hiçbir şeyi farklı yapmadı. Ancak büyük sermayenin büyük atılımı, AKP gibi hegemonya kurma becerisi yüksek bir iktidar ile mümkün olabilirdi. Sol/Sosyalist muhalefetin kendisine söz ve hareket imkânı vermeden kitleleri büyük bir yoksullaşmaya götürecek piyasalaşma, sadece kamusal alanı muhafazakârlaştırma ile yürüyebilirdi. Öyle de oldu.

Demokratikleşme diye satılan “yap-işlet-devret modeli” ile bugün milli-yerli diye satılan “kamu-özel iş birliği modeli” arasında hiçbir fark yoktur. Sanayisizleşme de tarımsızlaşma da AKP’nin bulduğu politikalar değildir, hatta ellerine Dünya Bankası reçetesi olarak Kemal Derviş tarafından verilmiştir. Reel ekonominin yerini rant ekonomisinin alması kapitalizmin doğal gelişim sürecidir. Türkiye gibi, emperyalist sistem içerisinde yer alan bir çevre ülkesinde kapitalist olan yolun tek oluru budur. 

Sol/Sosyalist muhalefetin etkisizleşmesi, sınıf siyaseti yerine kimlik siyasetini yerleştirmek de bu dönemin öforisiydi. Bir zamanlar AB hayali kuran Atatürkçülerin, kendilerini AKP iktidarında bulmaları gibi; şimdi de İkinci Cumhuriyet’in radikal demokrat hayallerini kuranlar kendilerini tüm idari güçlerin tek elde birleştirildiği Cumhurbaşkanlığı Rejimi’nde buldular.

AKP’nin “Arap Baharı” içerisindeki pozisyonu, Suriye’de aldığı rol; ayrıca Mısır, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle köşe kapma oyunu, dünyanın içinden geçtiği sıcak para darboğazı ile ilgilidir. Sadece Türkiye kapitalizmi değil; tüm batı kapitalizmi, şehirlerine ve sanayilerine hatta futbol takımlarına bile Arap sermayelerini bağlama peşindedir. Buradan bakılınca Türkiye kapitalizminin ayakta kalabilmesinin de bu kaynaklara bağlı olacağını düşünmek zor değil. Bu sebeple diyebiliriz ki Tayyip Erdoğan, kişisel dünya görüşü Arap coğrafyasındaki hâkim rejimlerle uyum sağlayabildiği için oralara gitmiyor; oralara gidebilsin diye Tayyip Erdoğan gibi bir lider kapitalist aygıtın başında duruyor.

AKP’nin “erken” döneminde olduğu gibi “geç” dönemindeki politikaları belirleyen de yine emperyalist-kapitalist sistemin ve büyük sermayenin çıkarları oldu. Büyük sermaye için AKP’li yıllar hiç olmadığı kadar kârlıydı. 

Son zamanlarda yaşanan faiz-kur-enflasyon sarmalı ve akabinde yaşanan hızlı yoksullaşma da Türkiye’nin ve dünyanın dönemsel iktisadi ilişkilerinden ve Türkiye’nin sistem içerisinde aldığı yeni pozisyonlanmadan bağımsız değildir. Büyük cari açığın hem dış kaynak çekmeye çalışarak hem de ihracat atılımı yaparak kapatılabilmesi için acımasız bir program yürürlüğe girmiştir. [4]

Peki, şimdi muhalefete sormak gerekir. İktidar bunları gerçekleştirirken hiçbir mantıksal çerçevesi olmayan kişisel bir takıntı ile mi davranmaktadır, yoksa büyük sermayenin çıkarlarını nasıl koruyacağı ve arttıracağı ile mi ilgilenmektedir? Dini referansların kendileri mi bu politikaların asıl motivasyonunu oluşturmaktadır, yoksa bu referanslar ilgili politikaların uygulanabilmesi için halkta gerekli rızayı yaratabilmek için mi dillendirilmiştir?

Ne demiştik, her şey büyük sermaye lehine; bilerek, isteyerek ve planlanarak yapılıyor.

EMPERYALİZM VE TEKELLEŞME

Emperyalist-kapitalist sisteme entegre olan Türkiye’nin emekçi halkı her seferinde biraz daha işsiz kalacak ve yoksullaşacaktır. Alım gücünün azalması ve batılı emek gücü karşısında negatif hiyerarşiye girmesi sürecin doğal uzantısıdır. Bu, kapitalizmin tekelci aşaması olarak emperyalizm tanımına uygundur. [5]

Türkiye gibi bir çevre ülkesi, emperyalist-kapitalist merkezlerin çıkarı için nerede olması gerekiyorsa hep oraya çekilmek zorunda kalacaktır. Ülke içindeki tekelleşmenin sınıflar hiyerarşisine etkisi, aynı zamanda ülkeler arasındaki hiyerarşi ile koşuttur. Bunun sonu da rant ve finanslaşma yoluyla tam entegrasyondur.

Türkiye’de ve dünyada kapitalist sistemin gerçek sahibi tekelci sermayedir ve temel politikalara bu sınıfın çıkarları doğrultusunda yön verilir. Tekelleşme süresince gerçek demokratikleşmenin askıya alınması neredeyse bir zorunluluktur. Yalçın Küçük, çok yerinde bir tespitle demokratik sistemi devlet idaresinin sınırlandırılması ve yasa çıkarma hızının yavaşlaması; tekelci sistemi ise idarenin hızlanması ve frensiz bir şekilde yasa çıkarılabilmesi çerçevesinde yorumlar. [6] Bu durumda, sermaye yanlısı yasalar hızla çıkarılır ve denetim ortadan kaybolur. Zamanla bürokratların da yerini bizatihi sermayedarlar alır. Türkiye’de de yaşananlar bu ilişkilerin dışında değildir.

Aynı zamanda Türkiye gibi çevre ülkelerdeki birikimlerin gitgide merkez (batı) sermayelerin kontrolü altına girmesi de sermayenin doğal eğilimidir ve varlık koşuludur. Egemen sınıflar tarafından, Türkiye’de kapitalist rejimin kuruluşundan itibaren batının işaret edilişi hiç değişmemiştir.

ŞİMDİ VE SONRASI

Büyük sermaye sınıfının temsilcisi TÜSİAD da saldırılarla yeteri kadar dağılan sistemin bu haliyle artık stabil hale getirilmesi, güvenilebilir ve tahmin edilebilir olmasını salık vermektedir. Sermaye açısından, son dönemde yapılanlar yanlış değil; sadece dengesizdir. Dengeye oturması için de şimdilik Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhalefeti ile dillendirilenler yeterli gelmektedir.

Ancak içinde bulunduğumuz anda AKP artık hegemonya oluşturamaz haldedir ve iktidarında dağılmalar yaşamaktadır. Tekelleşme lehine halkı büyük oranda yoksullaştırma ve mülksüzleştirme operasyonlarını AKP kadar iyi yapabilecek, bunu yaparken halkın geniş kısmını kontrol altında tutabilecek ve sermaye sınıfı açısından da politik sıkıntılara sebebiyet vermeyecek bir başka parti-aday çıkana kadar, egemen sınıflar eli mahkûm olduğu için AKP ile devam etmek isteyecektir. 

Tabii ki düzen dışı Sol/Sosyalist muhalefet kendisini oyunu bozan bir güç olarak sahneye çıkartana kadar.

BAŞA DÖNERSEK…

Bu yazının başlığına ilham veren son zamanların popüler demeci, [7] her nasıl kendi tabanında yanıltıcı bir etkiye sahip olsa da muhalefet de benzer bir şekilde başka bir yanılsamanın içerisinde.

Marx’a atıfla kullandığımız, gerçekleri ters yüz eden ideoloji, maalesef tam da bu noktada çalışmakta ve muhalefette kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Gerçek, AKP iktidarının artık yürütülmesi zor ekonomik operasyonlara ihtiyaç duyan tekelleşmenin yeni momentinde, gerekleri yerine getirirken zorlandığıdır. 

Ancak; olanların bir beceriksizlikten ziyade, sermayenin doğal akışı ile ilintili olduğunu hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekiyor. Dün nasıl başka söylem ve yüzlerle tekelleşme devam ettiyse, yaklaşık yirmi yıldır da AKP tipi bir söylem gerekliydi ve bu şekilde süregeldi. Bugün olanlar da bir tür delilik ya da kişisel hezeyan değil, tekelci sermaye rejimi için yeni bir yol bulma çabasıdır.

Muhalefet, AKP tabanını iktidarın ideolojik söylemine tabi olmakla eleştirirken, muhalefet de sistemin dışına çıkış yollarını kapayan başka söylemler ile meşgul olmaktadır. Eğer sistemin dışına çıkılmak isteniyorsa önce ona dışarıdan bakabilmek ve onu görebilmek gerekir. Kopmalar içerisindeki sürekliliği görmek, bu sürekliliğin dışarısına çıkabilmek için gereklidir.

İktidarlar tutarlı politikalar ile devam etmezler. Kopuk ve anlık politikalar üretirler. Ancak bu, arkada devam eden sınıfsal bir devamlılığın olmadığı anlamına gelmez. Egemen sınıfların temel eğilimleri ne ise iktidarlar da büyük gövdeleri ile oraya doğru yön alırlar. Dönem dönem değişen paradigmalara perspektif değiştirerek baktığımızda göreceğimiz; farklı iktidarlarda ya da aynı iktidarın farklı zamanlarında, kopuk kopuk ve tutarsız bir görünüm arz eden olayların, özünde sürekli ve tutarlı bir şekilde sermayeye uyumlanış çabası olduğudur.

Neye karşı mücadele verileceğinin farkındalığı ortadan kalkarsa sonsuz bir döngüye girilir ve sistemin tekrarlarından çıkılamaz. Devrimci bir siyasetin en önemli koşullarından birisi bu farkındalığın sürekli hatırlatılmasıdır.

 

NOTLAR

1) Kamera Obskura, ön yüzünde küçük bir delik bulunan karanlık bir oda ya da kutu. Delikten geçen ışınlar karşı yüzeyde dışarıdaki nesnelerin ters görüntüsünü oluşturur. Çizim ve Eğlence için kullanılır.

2) K.Marx ve F.Engels Alman İdeolojisi adlı yayınlanmamış eserlerinde, “İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki camera obscura’daymış gibi başaşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyorsa…” ifadesini kullanırlar. (K.Marx ve F.Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları)

3) İsmet İnönü’nün Kıbrıs olayları ile ilgili olarak Time dergisine 16 Nisan 1964 yılında verdiği ünlü demeçten uyarlanmıştır.

4) Bu süreçte yaşananların özet ve analizi için özellikle İzzettin Önder’in Gazete Manifesto’da yayınlanan “BinbirBin bir yüzlü kapitalizm nelere kadir değil ki!” isimli yazısını şiddetle önermekteyim. (BinbirBin bir yüzlü kapitalizm nelere kadir değil ki!, , https://gazetemanifesto.com/2021/binbir-yuzlu-kapitalizm-nelere-kadir-degil-ki-465984/)

5) V.İ.Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1916.

6) Yalçın Küçük, Devlet ve Hürriyet, Doğu Kitabevi, 2017.

7) Tayyip Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon neticedir.” demeci.

Related Posts