Ömer Faruk Eminağaoğlu
Hukuk devletine ve yargı bağımsızlığına yönelik saldırılar her geçen gün artarken, Yargıtay’da düzenlenen 2021-2022 adli yıl açılış töreninde yaşananlar, bu saldırılardan bir yenisi olarak ortaya çıktı. İşin en kabullenilemez tarafı, bu saldırıyı yapan ve yaratanın bugünün Yargıtay Başkanı olması idi.
ADLİ ARA VERME
Cumhuriyetin hukuk devrimleri uyarınca kabul edilen hukuk ve ceza yargılama yöntem yasalarında, 20 Temmuz-6 Eylül arası adli ara verme (adli tatil) olarak benimsendi. Amaç, Türkiye’nin bir tarım toplumu olması nedeniyle, yaz döneminde yargılamaların yapılmayarak kimsenin işinden alıkonulmaması idi. Bu gerekçe ile kabul edilen adli ara verme genel kabul görerek uygulandı. AKP döneminde çıkarılan yasalarda ara vermenin süresi değiştirilse de, halen 20 Temmuz ve 1 Eylül tarihleri arasında “adli ve idari yargı” alanında adli ara verme uygulaması sürmektedir.
Adli ara vermenin, konuluşunda düşünülmeyen ancak uygulamada adil yargılama yönünden ortaya çıkan bir diğer yararlı yönü ise, kural olarak yargıçların bu dönemde toplu izin kullanmalarının sağlanması, böylece her yargıcın bakmakta olduğu davaya, izin döneminde bir şekilde görevlendirilen bir başka yargıcın bakmaması, her yargıcın kendi görmekte olduğu davayı yine kendisinin sonuçlandırması olmuştur.
ADLİ YIL AÇILIŞ KONUŞMALARI
1943 yılı 6 Eylülünde dönemin Yargıtay Başkanı düzenlenen törende bir açılış konuşması yapmıştır. Böylece, adli yılın açılışında Yargıtay başkanlarının konuşmaları uygulaması başlamış ve bu durum bir yargı geleneği halini almıştır. O dönemde adli yıl açılış törenleri için çağrılar Adalet Bakanlığı tarafından yapılmakta, tören Bakanlık tarafından düzenlenmekte idi. 1956 yılından 1960 yılına kadar Bakanlık çağrı yapmayınca bu törenler yapılamamıştır. 1960 yılında tören tekrar yapılmıştır, 1961, 1965, 1973, 1975, 1979 yıllarında törenler, seçim dönemlerine gelmesi nedeniyle yapılamamıştır.
1983 yılında yürürlüğe giren Yargıtay Yasası’nda, adli yılın törenle Ankara’da açılacağı, açılışta Yargıtay Başkanı’nın bir konuşma yapacağı hükmü konulmuştur. Bu hükme dayalı olarak törenler yapılagelmiştir. Sonraki yıllarda Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı’nın da aynı törende konuşma yapması benimsenmiştir.
2014 yılında Yargıtay Yasası’ndaki, adli yılın törenle açılacağı ve Yargıtay Başkanı’nın da bu törende bir konuşma yapacağına yönelik hüküm kaldırılmıştır. Kaldırılma gerekçesi olarak, idari yargıda da adli yılın söz konusu olduğu, bu törenin Yargıtay’da yapılmasının doğru olmayacağı gerekçesine dayanılmıştır. Bu hüküm kaldırılsa da, bir yargı geleneği olarak bu konuşmalar devam etmektedir.
Adli yıl açılışlarında Yargıtay Başkanlarının yapacakları konuşmalar merakla beklenir, bu konuşmalarda yargının içinde bulunduğu sorunlar ve çözüm önerilerine yer verilir.
Adli yıl açılışında Yargıtay Başkanı, Danıştay’ın kuruluş günü olan “10 Mayıs’ta” Danıştay Başkanı, yine Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş günü olan “24 Nisan’da” Anayasa Mahkemesi Başkanı düzen-lenen törenlerde benzer içerikte konuşmalar yapmaktadır.
YARGITAY’DA YAPILAN VE TARİHE GEÇEN KONUŞMA VE TÖRENLER
1957 yılında dönemin Yargıtay Başkanı İmran Ökten adli yıl açılış konuşmasında, hukuk devleti, laiklik, laik hukuk, hilafet ve şeriata vurgu yapan bir konuşma yapmış, konuşmasında, Voltaire’nin “tanrıyı da insanlar yaratmıştır” sözüne yer vermiştir.
İmran Öktem görev başında 1 Mayıs 1969 yılında ölmüştür. İmran Öktem’in Ankara Maltepe Camisi’nde kılınacak olan cenaze namazı saatlerinde, çember sakallı nurcular etrafta çoğalmış, imamlar cenaze namazını kıldırmamıştır. Cenaze namazına katılan dönemin CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, CHP İl Başkanı’na “bu namaz kılınacak“ diyerek, tutumunu ortaya koymuştur. Gerici tutum değişmemiş, bunun üzerine 1961’de Adalet Bakanlığı yapmış olan Abdullah Polat Gözübüyük’ün orada bulunan ve ilahiyatçı olan kardeşi cenaze namazını kıldırmıştır. İmran Öktem’in tabutuna ve İsmet İnönü’ye yönelik saldırgan tutumlar sürünce, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda topçu general olan ve orada bulunan Naci Alpartun silahını çekerek İsmet İnönü’yü korumuştur. İsmet İnönü bu olayı bir 31 Mart vaka’sı olarak, dönemin başbakanı Demirel ise, “üzücü bir olay” diye nitelemiştir.
2021 yılında ise, adli yıl açılış töreni ile Yargıtay yeni hizmet binasının açılışı nedeniyle Yargıtay’da düzenlenen törende, Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca bir konuşma yapmıştır. Yeni hizmet binası Diyanet İşleri Başkanı (DİB)’nın okuduğu dualarla, partili Cumhurbaşkanı, ana muhalefet partisi genel başkanı, tüm yüksek mahkeme başkanları ve protokolün katılımı ve eşlik etmesiyle açılmıştır. Böyle bir olay Cumhuriyet tarihinde şimdiye kadar yaşanmamış, laikliğe çok ileri düzeyde saldırı niteliğinde bir olaydır. İsmet İnönü’nün 1969’daki sözüyle, yeni ve yine 31 Mart vaka’sıdır. Ancak bu 31 Mart vaka’sını yapanlar, geçmiştekilerin aksine yıllardır iktidardadır ve iktidarda olmaya devam etmektedirler. Bu durum, geçmiştekilerden farklı olarak iktidarın, üstelik Cumhuriyet kurumları olan DİB ve Yargıtay üzerinden İslamcı faşist bir gösterisidir. Orada bulunan herkesin, şimdi zamanı değil, seçimler geliyor, tahrik durumu ortaya çıkmasın düşüncesiyle sessiz kalmaları ve daha da ötesi dualarla bu İslamcı faşist gösteriye eşlik etmeleri kabul edilebilir değildir.
AKP hakkında Anayasa Mahkemesi 2008 yılında laik ve demokratik Cumhuriyete aykırılığın odaklığı kararı vermiş, ancak yaptırım olarak kapatma yerine, hazine yardımından yoksunluk yaptırımına hükmetmiştir. AKP, o karardaki eylemlerine son vermek yerine, söz konusu karardaki eylemlerini her geçen gün artırmış ve bugüne gelinmiştir. AKP, 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile de, iktidarını ve de laiklik ve demokrasi karşıtlığına yönelik eylemlerini denetleyecek anayasal organları etkisiz kılarak, bu organlar üzerinde kendi iktidar gücünü etkin kılmıştır. Böylece ülke, laikliğe aykırı, demokrasi karşıtı bir parti tarafından yönetilir hale gelmiştir. Laiklik ve demokrasi, Anayasa’da Cumhuriyetin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılınca, laiklik karşıtı ve demokrasiye aykırı bir partinin, bu koşullarda laik ve demokratik hükümet yapamayacak olması gerçeği karşısında, 2008’den bu tarafa açıkça sivil bir darbe dönemi yaşanır olmuştur.
Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır. Yeni anayasa değişikliği isteyen iktidar, 2010 ve 2017’deki anayasa değişikliklerinden dönüleceğini ifade etmemektedir. Yargıtay Başkanı da törendeki konuşmasında, anayasa değişikliğine destek vereceklerini ifade etmiş, 2010 ve 2017 Anayasa değişikliklerinin sistemden ayıklanması konusuna vurgu yapmamıştır. Her konuda önce fiilen adım atan, sonra mevzuat değişikliği yapan iktidarın bu tutumunu hatırlayınca, partili Cumhurbaşkanı’nın törende bir yanında cübbeli Yargıtay Başkanı’nın, bir yanında cübbeli Diyanet işleri Başkanı’nın yer alması karşısında, bu durum yeni Anayasa ile “laikliğe aykırılığın ve demokrasi karşıtlığının odağı İslamcı faşist iktidarın nasıl bir anayasa istediğinin resmini de açıkça göstermiştir.
VE BİR ANEKDOT
2007 yılında YARSAV başkanı olarak yaptığım konuşmadaki “…1969 yılında İmran Öktem’dik, cenazemiz tartaklandı; biz 1978’de Doğan Öz’dük, vurulduk, görevimize devam ettik; biz 1992’de Yaşar Günaydın’dık vurulduk, görevimize devam ettik; biz 1995’te Ali Günday’dık, vurulduk, görevimize devam ettik; biz 2006’da Yücel Özbilgin’dik, vurulduk, görevimize devam ettik; bugün hukuk prangalar altına alınmaya çalışılıyor…” ifadelerim nedeniyle yapılan incelemeler ve sonraki aşamalarda verilen kararlarla 2011 ve 2014 yıllarında disiplin cezası almıştım. İHAM, 9 Mart 2021 de verdiği kararla bu sözlerimin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını da belirtmiş iken, 2021 Mayıs’ında HSK seçimleri yapılırken, disiplin cezası kararında imzası olan bir kişi, uzlaşma ile ana muhalefet partisine tanınan kontenjandan tekrar HSK üyesi seçilmiştir.
2021’de gerek Yargıtay’da yapılan tören, gerekse HSK’ya yapılan seçim gibi daha ortaya yeni çıkan bu örnekler, İmran Öktemlere yeni bir saldırı niteliğindedir. İktidar zaten bu çizgide olup, asıl vahim olanı, bu saldırının yüksek mahkeme tarafından, ana muhalefet tarafından gerçekleştirilmiş olması, bu saldırılara karşı hukuk ve demokrasi çerçevesinde diğer yüksek yargı organları, muhalefet partileri, barolar ve kitle örgütleri tarafından örgütlü ve güçlü bir direniş ve karşı koymanın ortaya çıkmamasıdır.

