Demir Silahtar
Yapıtlarını kaleme aldığı ondokuzuncu yüzyıldan bu yana geçen uzun zaman içerisinde yapılan bilimsel araştırmalar şüphesiz Engels’in yazdıklarından bazılarını yanlışlamıştır. Yaşamı boyunca komünist hareketi bilimsel bir zemine oturtmak için uğraşan, kendisinin ve Marx’ın çalışmalarını bir dogmaya ve değişmez birtakım şablonlara çevirme denemelerinin ısrarla karşısında duran, en güncel bilimsel veriler ışığında gereğinde kendi teorik ilkelerini gözden geçirmekte bir an bile duraksamayan Engels1 için herhalde bundan daha doğal bir şey de düşünülemez.
Öte yandan söylediklerinin bazıları yanlışlanmış olsa da Engels’in insan toplumlarının tarihsel gelişimine ilişkin olarak diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem doğrultusunda ortaya koyduklarının çok önemli bir kısmının da doğrulanmış olduğu gerçeği hiçbir biçimde inkâr edilemez. Örneğin onun çalışmalarına en fazla eleştirel yaklaşan disiplinlerin büyük ihtimalle en başında gelen antropoloji alanında yapılan araştırmalarda elde edilen güncel bulgular, Engels’in doğadan topluma geçiş konusunda bundan yaklaşık yüz elli sene önce geliştir diği tezleri tamamen doğrulamıştır.
Evrimci yaklaşımları reddeden Franz Boas’ın kültürel rölativist ekolünün halen hâkimiyetini sürdürdüğü ABD’nin önde gelen Marksist antropologlarından Patterson’a göre; Engels’in insan türünün ortaya çıkışını iki ayak üzerinde yürüme, anatomik değişimler, el becerisi, beynin genişlemesi, alet-yapımı, dil ve kültürün detaylanmasını içeren birbiriyle bağlantılı bir dizi değişimle ilişkilendirdiği Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü2 makalesinde dile getirdiği ve kıymeti antropologlar tarafından yüz otuz yıldan fazla bir süre sonra anlaşılabilen düşünceler, bugün Engels’in yaşadığı zamana kıyasla sonsuz derecede zengin ve detaylı paleoantropolojik veriler ışığında onun “tamamen doğru yaptığını” ve tezlerinin ana hatlarıyla zamanın sınamasından alnı ak biçimde çıktığını göstermektedir.3
Buna rağmen, batı solunun ve akademyasının reel sosyalizm deneyimleriyle aralarındaki mesafeyi olabildiğince açma derdindeki kesimleri tarafından daha önce sırasıyla Stalin’i ve Lenin’i Marksizm’den ayırma konusunda harcanan çabalardan sonra, epey zamandır bu kez Engels’i de itibarsızlaştırarak Marx’tan ayırma konusunda oldukça sistematik bir faaliyet yürütülüyor.
Bu bağlamda, Engels’in diyalektik anlayışının “sorunlu” olduğu, özne-nesne ilişkisini ve bilincin rolünü yeterince dikkate almadığı, doğa diyalektiğinin toplumsal alana birebir aktarılmasının “tarihin akışı sosyalizmden yana”, “işçi sınıfı, kapitalizmin mezar kazıyıcısıdır” gibi iyimser ve kaçınılmazlığa vurgu yapan yanlış görüşlere yol açtığı, Engels’in bu “sorunlu” diyalektik anlayışının Sovyetler Birliği’nde daha da dogmatik bir hale getirildiği, doğadaki zorunluluk anlayışının topluma aktarılmasının Sovyetler Birliği’nde yapılan siyasal analizlere de yansıdığı, bu yanlış diyalektik anlayış sonucu “kapitalizmin kaçınılmaz son buhranını yaşamakta olduğu ve çökeceği” türünden görüşlerin ortaya atıldığı, buna karşın Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kendi sisteminin çökebileceğini öngöremediği gibi bir takım tezler4 on yıllardır oldukça yaygın bir biçimde işleniyor.
Yani özetle deniyor ki: “bilimsel sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde Stalin eliyle dogmatik bir resmi teze dönüştürülerek donuklaştırılmasının” ve “böylelikle yirminci yüzyılın sosyalizm deneyimlerinin kaçınılmaz hale gelen yenilgisinin” esas sorumlusu Engels’tir.
Bu konuda başlığı Iraksayan Yollar, Marksizm’de ve Engelsizm’de Hegel şeklinde Türkçeye çevrilebilecek bir kitap da yazan Norman Levine ise çıtayı daha da yükseltiyor ve Stalin tarafından bütün dünyada Marksizm olarak yaygınlaştırılan şeyin Marksizm değil Engelsizm olduğunu ileri sürüyor. Yazarın iddiasına göre: Hegel’in tamamen bozulmuş bir versiyonunu sunan Engels, Hegel ile Marx’ı birbirinden ayırarak diyalektik materyalizmi icat etmiş, Stalinist teorinin hem diyalektik materyalizme hem de Hegel ile Marx’ın ayrılmasına dayanması nedeniyle felsefi Stalinizmin doğmasına yol açmış5, Sovyet Marksizminin katılığına katkıda bulunmuş ve Sovyetler Birliği’nde komünizmin çöküşüne yol açan da bu katılık imiş.6
Engels’in diyalektik anlayışına dair bu tür cevher yumurtlama kabilinden eleştirilerin tek tek yanıtlanması gibi başlı başına bir kitap konusu olabilecek bir işe kalkışmadan, burada Levine’i saçmalıklarıyla baş başa bırakarak, günahı Engels’e yüklenen meşhur beş aşamalı “şematik” tarih anlayışının ve Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde yerleşiklik kazanan tarih anlatısının hangi koşulların ürünü olduğunu genel hatlarıyla masaya yatıralım.
Şematik tarih anlayışının sorumlusu Engels mi?
Günümüzde, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’in “tüm siyasi gücü kendinde merkezileştirmek için hem komünist partisini hem de Sovyet toplumunu monolitik bir kalıba döktüğü, şahsî iktidarını konsolide etmek amacıyla ülkedeki her türlü bilimsel tartışmayı baskı altına alarak tarihsel gerçekleri bir takım kendinden menkul ideolojik doğrulara uydurabilmek adına çarpıttığı”, “Engels’ten devraldığı pozitivist fikirleri ve lineer tarih tezini daha da uç noktalara vardırarak Marksizm’i donuklaştırdığı”, “tarihsel ilerleme konusunda farklı düşünceleri olan bilim insanlarını ezip yok ettiği”, sonuç olarak Sovyetler Birliği’ne ve dünya komünist hareketine “şematik ve de dogmatik bir tarih anlayışını armağan ettiği” türü iddialar, tekrarlana tekrarlana artık adeta galat-ı meşhur halini almış durumdadır.
Nitekim kendilerini Marksist kabul edenler de dahil olmak üzere batı akademyasının geneli, bunların sorgulanmasına gerek dahi olmayan tarihsel birer “hakikat” olduğu düşüncesindedir. Örneğin Maurice Bloch, Stalin’in Sovyet antropolojisini kuramsal olarak ortodoksluk ve fosilleşme sürecine soktuğunu iddia ederek şunları söyler: “Birçok çalışma içinde Stalin, ancak Engels’in biraz daha basitleştirilmesi olan çalışmalara onay vermiştir. Beş-evre kuramı olarak bilinen şey budur. Buna göre insanoğlu, her zaman beş aşamadan, ilkel toplum, eski toplum ya da köleci toplum, feodalizm, kapitalizm ve komünizm evrelerinden geçmiştir ve bu böyle olmaya devam edecektir. Bu sıra, Engels tarafından ortaya konmuştur ve sorgulanamaz.”7
Bu gibi iddiaların başlıca kanıtı olarak özellikle; “SBKP (Bolşevik) Tarihi” adıyla tanınan kitabın, taslağı bizzat Stalin tarafından kaleme alınmış olan ve daha sonra ayrı bir kitap olarak da baskıları yapılan diyalektik ve tarihsel materyalizm bölümünde yazılanlar gösterilir: “Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.”8
Sadece Sovyetler Birliği’nde değil bütün dünyada yüzlerce kez basılan ve uzun dönem dünya komünist hareketinin temel başvuru kaynaklarından biri sayılan söz konusu kitabın şüphesiz Stalin adının etkisiyle büyük bir ağırlık kazandığı ve büyük ölçüde dönemin ruhu gereği, kitabın her satırını tartışılmaz doğrular olarak kabul etme eğiliminin de oldukça yaygın olduğu inkâr edilemez.
Bolşevik Partinin tarihine ve parti içinde yaşanan siyasi görüş ayrılıklarına dair dönemin -elbette Stalin önderliğindeki parti çoğunluğunun görüşleri doğrultusunda şekillenmiş olan -resmî bakış açısını yansıtan kitabın bu yönleri ayrı tartışmaların konusu. Buradaki konumuz bakımından ise öncelikle dikkat edilmesi gereken husus, özgün adı “Tüm-Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi – Kısa Kurs” olan bu kitabın (yazının devamında “Kısa Kurs” olarak anacağız)9, adından da anlaşılacağı üzere her şeyden önce bir ders kitabı oluşudur.
Sovyetler Birliği’nde daha sonraki tarihlerde hazırlanan başka bazı ders kitaplarında da aynı “beş temel toplum biçimi” formülasyonunun tekrar edildiği doğrudur. Nitekim ülkemizde uzun dönem Türkiye solunun kapitalizm öncesi toplumlara dair başlıca başvuru kaynağı olan İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum adlı eser bunun tipik örneklerinden biridir.10 Çünkü bu kitap da aslında SSCB Bakanlar Kurulu tarafından Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden gelen yoksul öğrencilerin öğrenim görmesi için 1960 yılında kurulan Patrice Lumumba Halkların Dostluğu Üniversitesi’nde okutulmak üzere çalışma rehberi formatında hazırlanmış bir ders materyalinden ibarettir.11
Kuzey Kutbundaki Eskimolardan Doğu Afrika’daki Masailere kadar istisnasız bütün insan topluluklarının evrensel olarak geçmek zorunda oldukları ve aksi sorgulanamaz lineer bir tarihsel ilerleme şemasının Engels’in izinden giden Stalin tarafından Sovyet bilim insanlarına ve dünya komünist hareketine dayatıldığına dair tevatürün arkasındaki gerçek payının ne kadar olduğunun anlaşılabilmesi için, kanımca öncelikle ders kitaplarında ve kitle eğitimi için hazırlanan el kitaplarında yazılanlardan hareketle bu tür genellemeler ve suçlamalar yapmanın ne kadar isabetli olduğu bir hakkaniyet terazisine vurulmalıdır. Bunu yaparken aynı zamanda söz konusu kitapların hangi tarihsel konjonktürün ürünü olduklarını ve hangi ihtiyaçlara cevap vermek üzere hazırlanmış olduklarını da hesaba katmak gerekir.
Sovyetler Birliği’nde tarih öğretimi meseleleri
1917 Büyük Ekim Devrimi’nden önce çarlık Rusya’sında sadece beş buçuk milyon çocuk orta öğrenim görebilmekteyken, 1934’te bu sayı yirmi altı buçuk milyona çıkmıştı, 1937’de ise en az otuz altı milyona ulaşması beklenmekteydi.12 1933-34 öğretim yılında on dört ayrı bölgedeki yüz yirmi okulda, yaklaşık yüz bin öğrencinin dahil edildiği bir araştırmanın sonuçları, ülkede tarih eğitiminin içler acısı bir halde olduğunu gözler önüne sermişti. Öğrencilerin en temel bazı tarihsel gerçeklerden habersiz oldukları, kronoloji ve coğrafya bilgilerinin zayıf olduğu, hatta geçmişteki olayları sıklıkla güncel olaylarla karıştırdıkları ortaya çıkmıştı.13
Devrimden sonra, “artık tarih kitaplarında çarlar, bakanlar, reformcular ve benzerleri asla öğretilmeyecek!” diyen Mikhail Nikolayeviç Pokrovskiy’nin başını çektiği Marksist tarihçiler tarafından kaleme alınmış olan, sosyoekonomik soyutlamalarla dolu, tarihsel kişiliklerden ve insan yüzlerinden neredeyse tamamen arındırılmış, adeta yapısalcı bir tarih anlatısı gibi duran ders kitapları öğrenciler tarafından tamamen anlaşılmaz bulunuyor, daha ziyade somut kavramlarla düşünebilen çocukların ve gençlerin seviyelerine uygun, pedagojik yeterliliği yüksek yeni ders kitaplarına acilen ihtiyaç duyuluyordu.14
Ayrıca, kullanımdaki ders kitapları; Avrupa’da devrimci dalganın geri çekildiği, az çok eş zamanlı bir dünya devrimi beklentisinin gerçekleşemeyeceğinin artık belki de Trotskiy ve taraftarları dışında hemen herkes tarafından idrak edildiği, emperyalist kuşatma altındaki Sovyetler Birliği’nin sosyalizmi tek başına inşa etmeye girişmek mecburiyetinde kaldığı, üstelik yeni bir dünya savaşının ayak seslerinin en sağır kulaklar tarafından bile işitildiği 1930’lu yılların yeni ihtiyaçlarına da cevap veremez durumdaydı.
Almanya, İtalya ve Japonya başta olmak üzere dünya çapında yükselmekte olan ırkçılık, faşizm ve militarizm dalgasının damgasını vurduğu bu konjonktürde, her işçinin ve her Sovyet yurttaşının ülke ve dünya tarihi konusunda ilgili ve bilgili olması, fanatik milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmin yanı sıra yurtsever bilincin de yükseltilmesi zorunluydu. Bu nedenle Sovyet tarih dergisi İstorik-Marksist, emperyalizm ve faşizmden kaynaklanan bu yaklaşmakta olan tehlikeye karşı dünya proletaryasının devrimci uyanıklığını arttıracak ve tüm dünyanın emekçilerinin ortak vatanı olan Sovyetler Birliği’ni savunmaya hazır hale getirecek bir dizi yeni tarih kitabının hazırlanması için Bolşevik tarihçilere çağrıda bulunuyordu.15
Çok sayıda komünist bilim insanının uzun ve hummalı çalışmalarıyla hazırlanmasına katkıda bulunduğu Kısa Kurs, her şeyden önce işte bu siyasi konjonktürün ve ihtiyaçların ürünüydü.
Beş aşamalı tarih anlayışı gerçekte kimin eseri?
Kısa Kurs’un diyalektik ve tarihsel materyalizm bölümündeki “beş temel üretim ilişkisi tipi” üzerine açıklamalardan hareketle bütün dünyada komünistlerce şablon haline getirilen evrensel beş aşamalı tarih anlayışının (pyatiçlenka – пятичленка), Stalin’in “skolastizminin” ve “tarihe ve Marksizm’e dair bilgisinin sığlığının” mirası olduğu liberal Batı solunda ve akademyasında yaygın bir iddiadır.
Fransız antropolog Maurice Godelier bu iddiayı daha da ileri götürerek Stalin’i Marksizm adına dogmatik bir sahtekârlık yapmakla suçlar ve şunları söyler: “Bu sahtecilik esasen insanlık tarihini beş temel üretim ilişkisi türüyle karakterize eden beş aşamanın zorunlu ardışıklığına indirgemekten ibaretti: İlkel Komünizm, Köleci, Feodal, Kapitalist ve Sosyalist Üretim Tarzları. Bu indirgemeyle birlikte Marksizm bilimsel karakterini yitirdi ve bir kez daha tarih felsefesine, bir reçeteye, tarihsel çağların uydurulabileceği bir şemaya dönüştü.”16
Oysa gerçekte Sovyetler Birliği’nde söz konusu beş aşamalı tarih anlayışının yaratıcısı zannedildiği ve iddia edildiği gibi Stalin değil, tam tersine Stalin muhalifi bir tarih profesörü ve Trotskist olan Abram Grigoryeviç Prigojin’dir.17
İlkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olmak üzere meşhur beşli sıralama, Kısa Kurs’un kaleme alınmasından ve yayımlanmasından çok önce, Prigojin’in 1933 yılının mart ayında Karl Marx’ın ellinci ölüm yıldönümü vesilesiyle düzenlenen “Marx Günleri” kapsamında Komünist Akademi’nin Tarih Enstitüsü’nde ve ekonomist Konstantin Vasilyeviç Ostrovityanov’un aynı yılın eylül ayında bu kez söz konusu Akademinin İktisat Enstitüsü’nde kamuya açık olarak gerçekleştirdikleri konuşmalarla resmî tez olarak Sovyet beşerî bilimlerinin tüm branşlarına aktarılmıştı. Bu nedenle Kısa Kurs’un yayınlandığı 1938 yılına kadar olan beş yıl boyunca Sovyet akademyasının çeşitli mecralarında etraflıca işlenmiş olan söz konusu sıralama, Kısa Kurs’u hazırlayan çalışma grubunda yer alan bilim insanlarının bilincinde bir “bilimsel hakikat” olarak zaten yerleşik durumdaydı.18
1923’ten Trotskiy’nin Partiden atıldığı 1927 yılına kadar faaliyetini sürdüren Trotskist “Sol” Muhalefeti aktif biçimde destekleyen Prigojin, 1935’te partiden ihraç edilmiş, aynı yıl tutuklanarak Ufa’da üç yıl sürgüne mahkûm edilmiş, nihayet Mart 1937’de SSCB Yüksek Sovyeti tarafından karşı-devrimci bir Trotskist örgüte üyelik gerekçesiyle kurşuna dizilmiştir. Bilahare 1956’da SSCB Yüksek Mahkemesi’nin Askeri Kollegyumu tarafından itibarı iade edilmiştir.19 Prigojin tarihçiler arasındaki tartışmalarda savunduğu farklı görüşler nedeniyle değil, Kirov’un öldürülmesi ve Stalin’e suikast planları gibi terörist eylemlerde rol oynama suçlamasıyla ve esas olarak Radek ve Smilga başta olmak üzere Trotskist muhalefetin en önde gelen isimleriyle olan yakın ilişkileri nedeniyle idam edilmiştir.20
Sovyetler Birliği’nde tarih yazımı tartışmaları
Batı literatüründe – en azından konumuz itibarıyla tarihçi, antropolog, arkeolog gibi beşerî branşlarda çalışan Sovyet bilim insanlarını, sırça köşkünde salt akademik meselelerle meşgul olurken Parti ve devlet aygıtları tarafından sistematik bir ideolojik baskı ve sansüre maruz bırakılan kendi halinde bir burjuva bilim insanı tipolojisine göre resmetmek şeklinde bir çarpıtma söz konusu. Bu çarpıtmaya cevaben, toplumsal hayata işçi sınıfının gözlüğünden ve devrimci bir perspektiften bakıldığında bilimden, özellikle de sosyal bilimlerden ne anlaşılması gerektiği, sosyalist bir ülkede bilimsel faaliyetin esaslarının neler olduğu ve sair bağlamlarda elbette söylenebilecek çok şey var. Ancak bu yazının konusu ve kapsamı bakımından burada sadece, başta tarihçiler olmak üzere Sovyet bilim insanlarının bir çoğunun, ülkelerindeki siyasal süreçlerin birer nesnesi değil öznesi olduklarını ve gerek Bolşevik Parti gerekse Komintern içinde yürütülen tartışmalarda aktif tutumlar alan Marksistler olduğunu hatırlatmakla yetinelim.
Sovyet akademik dünyasında gerçek manada herhangi bir bilimsel tartışmaya izin verilmediği, beş aşamalı şematik tarih anlayışının da Sovyet tarihçilerine Stalin tarafından diktatoryal yöntemlerle yukarıdan aşağıya dayatıldığı efsanesinin aksine, gerçekte Sovyet tarihçiliğinde beş temel üretim ilişkisi ve toplumsal formasyon tipinin kanonik hale gelişi, Komintern ve Bolşevik Parti içinde 1925-1927 Çin devrimi konusunda yaşanan siyasi görüş ayrılıklarının damgasını vurduğu hararetli Asyatik üretim tarzı tartışmaları ile Rusya tarihinin periyodizasyonu konusundaki farklı görüşler etrafında yürütülen diğer bilimsel tartışmaların ürünüdür.
Nitekim ülkemizde konunun uzmanları tarafından dahi hakkında çok az şey bilinen Sovyet arkeolojisini tanıtmak üzere meslektaşı Sidar Gündüzalp ile birlikte kaleme aldıkları değerli çalışmada arkeolog Töre Sivrioğlu, beş aşamalı şemalaştırmanın arka planında Çin devrimi konusundaki politik saflaşmaların yanı sıra, Sovyet tarihçileri arasındaki köleci toplum tartışmalarının ve bunlara ilaveten o dönemde batı ülkelerinde zuhur eden difüzyonist tarih anlayışına karşı verilen mücadelelerin de bulunduğunun altını çizmekte, söz konusu tartışmaların zaman zaman politik yönünün gölgesinde kalan bilimsel kalibresi konusunda da oldukça dengeli bir yaklaşım sergilemektedir. Kısa Kurs’un yayınlanmasından önce, Sivrioğlu’nun dikkat çektiği üzere, Marksist Sovyet tarihçileri arasında köleci toplum konusunda iki farklı görüş etrafında bilimsel tartışmalar yürütülüyordu. Tarihçilerin bir kısmı ilkel komünal toplumun dağılışı sonrasında köleciliğin bütün insanlığın evrensel olarak geçirdiği bir evre olduğu ve insanlık tarihinin beş aşamadan oluşan tek bir toplumsal evrim çizgisi izlediği görüşündeydiler. İkinci görüşü savunanlara göre ise kölecilik antik çağda sadece Akdeniz havzasında ortaya çıkmış özgül bir toplumsal yapıydı. Kaldı ki bütün insanlığın evrensel olarak aynı beş aşamalı evrim çizgisi üzerinde ilerlediği düşüncesi de doğru değildi, Çin’de feodalizm ya da Orta Asya göçebe toplumlarında kölecilik keşfetmeye çalışmak beyhude çabalardı. Bu görüşteki tarihçiler dünyanın farklı bölgelerinde, lineer bir evrim çizgisi üzerinde sıralanmaları mümkün olmayan farklı sosyoekonomik formasyonların ortaya çıktığı düşüncesindeydiler.21
Sovyetler Birliği’nin en önde gelen şarkiyatçılarından, Antik Mısır ve Asur medeniyetleri uzmanı Vasiliy Vasiliyeviç Struve, ilk görüşü savunanların başında yer alıyordu. Stalin’in 19 Şubat 1933’te öncü kolhoz emekçilerine hitaben gerçekleştirdiği ve aslında sınıf mücadelesinin tarihin her dönemindeki anlam ve önemini vurgulama amacını güden bir konuşmasının akışı sırasında, köleci toplumdan feodalizme geçişin de sahiplerine karşı ayaklanan kölelerin gerçekleştirdikleri bir “köle devrimi”nin sonucu olduğu mealinde bir cümle kurması, Struve başta olmak üzere kimi tarihçilerin köleci toplumsal formasyona ilişkin görüşlerini daha hararetle savunmaya başlamalarına yol açmıştı.22
Bununla birlikte Struve’nin kendisinin de zaten öteden beri bu görüşte olduğunun altını kalınca çizmek gerekir. Hatta Struve’ye ve görüşlerine “baş düşman” denebilecek kadar muhalif olan ilkçağ Yakındoğu uzmanı tarihçi İgor Mikhailoviç Diyakonov anılarında; Kısa Kurs adlı yapıtında köleci toplumsal formasyonu Stalin’in icat ettiği, Struve’nin de onun sözlerini tekrar ettiği zannının yanlış olduğunu, tam tersi asıl Stalin’in bu düşünceyi Struve’den ödünç aldığını, Struve’nin ise fikir babalığında ısrarcı olmadığını yazmıştır.23 Ayrıca Struve’nin köleci topluma dair bu görüşlerini Stalin’in ölümünden sonra da, hatta Hruşçov tarafından başlatılan destalinizasyon döneminde bile savunmayı sürdürdüğü bilinmektedir.
Çin devrimi ve Asyatik üretim tarzı tartışmaları
Çin Devrimi’nin 1925–1927 yıllarında başlayan ilk aşaması hem Komintern hem de Sovyet tarihçileri nezdinde Çin’in ve diğer Asya ülkelerinin sosyoekonomik yapısının çözümlenmesini öncelikli bir konu haline getirmişti. Ülkede sanayi proletaryasının cılızlığı, hatta neredeyse hiç olmayışı dikkate alındığında sömürgeciliğe karşı yükselen devrimci dalgada komünistlerin düşmanlarının ve olası müttefiklerinin kimler olduğunun doğru bir şekilde tanımlanması devrim stratejisi ve taktikleri bakımından açısından elzemdi.
O dönemde Çin içerisinde, ülkenin feodal olup olmadığı ve devrimin niteliği (dolayısıyla devrimin hangi güçlerle birlikte, kime karşı gerçekleştirileceği) konusundaki tartışma, başlıca üç grup arasında sürmekteydi: Çin Komünist Partisi, Trotskistler ve Sun Yat-Sen tarafından kurulan milliyetçi Kuomintang içerisindeki Marksistler. ÇKP, devrimin toprak ağalarına ve sömürgecilere karşı anti-feodal anti-emperyalist bir karakterde olması gerektiğini, Kuomintang Marksistleri Çin’in ne feodal ne de kapitalist olduğunu ve iktidarı ellerine geçirmiş eğitimli bürokrat elitlerin hedef alınması gerektiğini, ülke gerçekliğiyle alakasız apayrı bir telden çalan Trotskistler ise Çin’in feodal değil kapitalist olduğunu, dolayısıyla devrimin yerli burjuvaziyi de karşısına alan bir sosyalist devrim mahiyetinde olacağını savunuyorlardı.24
Çin’in sosyo-ekonomik yapısının özgünlüklerine ve özellikle de merkezî hükümetin yerelliklerden vergi ve kira tahsilatına aracılık ederken bir yandan da kendi cebini dolduran bürokratlara odaklanan kimi Sovyet tarihçilerine (Madyar, Kokin, Papayan ve diğerleri) göre, Batı Avrupa’daki feodal senyörlere pek de benzemeyen bu “okumuşlar sınıfı”, ülkenin hâkim sınıfıydı ve Asyatik üretim tarzının da kanıtıydı. Bu görüşe karşı çıkarak Marx ve Engels’in Asyatik üretim tarzı diye ayrı bir toplumsal formasyonu asla kabul etmediklerini iddia eden Sergey Mitrofanoviç Dubrovskiy’nin insanlığın sosyoekonomik gelişimine dair kendince on temel üretim tarzı ve ekonomik yapı önermesini ortaya attığı 1929 tarihli “Asya Üretim Tarzı, Feodalizm, Serflik ve Tüccar Sermayesinin Özü Üzerine” başlıklı kitabının yayınlanmasıyla tartışma daha da büyüdü.25
Çin’de ve diğer doğu ülkelerinde Asyatik üretim tarzının geçerli olduğunun ve bu ülkelerde ne köleciliğe ne de feodalizme rastlandığının ileri sürülmesi; o dönemdeki anlayış itibarıyla bu ülkelerde kendi iç dinamiklerine dayalı bir değişim ve devrim gerçekleşme imkânının olmadığı, bu gibi “hareketsiz ve durağan” toplumlarda batıdaki ilerlemelerin yaşanamayacağı, değişimin ancak dışarıdan (yani batıdan) gelen müdahalelerle gerçekleşebileceğini söylemekle eş anlamlıydı. Çin’de köleciliğin ve feodalizmin varlığının ispat edilmesi ise, bu ülkenin de tıpkı Avrupa ülkeleri gibi ilerlemeye ve devrimlere açık olduğu anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla Marks’ın 1859’da yayınlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı‘nın önsözünde yaptığı sıralamadan farklı olarak Engels’in 1884’te yayınlanan AÖMDK’nde Asyatik toplumdan hiç bahsetmeyişinin bilimsel sosyalizmin kurucuları tarafından Asyatik üretim tarzı ve doğu despotizmi fikirlerinin terk edildiğini gösterdiği ve beş aşamalı lineer evrim çizgisinin bütün insanlık için evrensel bir gerçeklik olduğu görüşleri kabul edildiği zaman, Çin ve dünyadaki diğer sömürge – yarı sömürge ülkelerin de devrim ve sosyalizm yoluna girmelerinin önünde yapısal ve tarihsel hiçbir engel bulunmadığı ispat edilmiş sayılıyordu.26
Çin devrimine ilişkin bu siyasi mülahazalar Sovyet tarihçileri arasındaki tartışmalara da damgasını vurdu. 1931 yılının şubat ayında konuyu bir sonuca bağlamak üzere Marksist Şarkiyatçılar Cemiyeti ve A.S. Enukidze Leningrad Şarkiyat Enstitüsü tarafından Asyatik üretim tarzı üzerine bir tartışma toplantısı düzenlendi. Toplantının ana sunumunu yapan Mikhail Solomonoviç Godes, bu tartışmanın 1926-1927 yıllarında başlamış olan Çin Devrimi’nin niteliğine dair tartışmalardan doğduğuna dikkat çekerek, Asya üretim tarzı teorisinin en üretken ve konuya en hâkim savunucusu olarak nitelendirdiği Ludvig İgnatyeviç Madyar27 ile başta Mikhail Davidoviç Kokin ve Hayk Keğamoviç Papayan olmak üzere onun ekolünde yer alan diğer tarihçilere konunun hem bilimsel hem de politik cephelerinden şiddetli eleştiriler yöneltti. Godes’e göre Madyar ekolü, Marks ve Engels’ten çok Bogdanov’un etkisi altında kalmıştı, ayrıca Asyatik üretim tarzı kavramı siyasi açıdan zararlı olduğu gibi yöntemsel açıdan da yanlıştı ve terk edilmeliydi.28
Godes’in eleştirilerine cevaben Asyatik üretim tarzı kavramını savunmak üzere söz alan Kokin ise konuşmasında; Avrupa’daki eski üretim tarzının, bazı doğu ülkelerindeki Asyatik üretim tarzına denk düştüğü düşüncesinde ısrar ettiğini belirterek, feodal ilişkilerin Marx ve Engels’e göre Asyatik üretim tarzının var olduğu ülkelerin topraklarına yapay biçimde aktarılmasının bu ülkelerin tarihini açıklamaya yeterli olmadığına inandığını ifade etti.29 Toplantıda söz alan diğer tarihçiler tarafından Asyatik üretim tarzı kavramı lehine ve aleyhine gerçekleştirilen bir dizi konuşmadan sonra ortaya çıkan baskın görüş Asyatik üretim tarzının ayrı ve bağımsız bir sosyoekonomik formasyon teşkil etmediği yönünde oldu. Godes’in kapanış konuşmasında tartışmanın neticesi şu şekilde formüle edildi: “Bilgilerimizin mevcut düzeyi itibarıyla, Asyatik üretim tarzı teorisini tarihsel gerçeklikle bağdaşmadığı için reddetmemiz gerekir. Tabiatıyla, onu aynı zamanda, nesnel açıdan yanlış bir teori olduğundan bizi sömürgelerdeki devrim mücadelesi için silahlandırmadığı için de reddediyoruz.”30
Sonuç
Sovyetler Birliği’nde beş aşamalı tarihsel ilerleme anlayışının yerleşiklik kazanması ve bunun bilahare dünya komünist hareketinin bir dönemki el kitabı Kısa Kurs’ta da kendine yer bulması, burada sadece en genel hatlarıyla değinebildiğimiz söz konusu tartışmaların sonucudur. Ortaya çıkan bu sonuçtan hareketle Sovyet komünistlerinin dünyanın diğer yerlerindeki farklı insan topluluklarının tarihsel deneyimlerini hiçe sayarak küçümseyen Avrupa merkezci bir tarih anlayışını benimsedikleri çıkarımında bulunmak ise, en hafif tabirle anakronizmdir. Töre Sivrioğlu’nun isabetle belirttiği gibi, gerçek bunun tam tersidir: “Tüm dünyanın Avrupa’da yaşanan tarihsel evrimi takip ettiğini/edeceğini savunan beş aşamalı evrim kuramı günümüzde, Asya halklarını küçümseyen, onların kendine özgü tarihsel yolculuğunu hiçe sayan Avrupa-merkezci bir teori olarak görülmektedir. Sovyet arkeolojisinde beş aşamalı evrim hattının ve köleci sistemin evrenselliğinin tartışıldığı 1930’larda ise Asya halklarının farklı bir tarih yaşadığı iddiası, 1960’lardaki gibi anti-sömürgeci aydınlarca değil tam aksine arkeolojide hâkim olan Avrupa-merkezci hatta Germanist ırkçı akımlar tarafından savunulmakta ve bu iddia Asyalıların asla uygar dünyanın hızına ve gelişmişlik düzeyine erişemeyeceklerini kanıtlamak amacıyla ileri sürülmekteydi.” 31
Stalin döneminde Engels’in tarihsel materyalizm anlayışının hikmetinden sual edilemeyecek bir dogma haline getirildiği ve beşli tarihsel periyodizasyona karşı çıkan bilim insanlarının salt farklı görüşleri nedeniyle kendilerini çalışma kamplarında veya idam mangasının önünde buldukları türünden şehir efsanelerine itibar edenlere hitaben son birkaç not daha düşmekte yarar var.
Örneğin Sovyet tarihçilerinin en önemli isimlerinden biri olan ve Stalin döneminde Sovyet tarihçiliğinin babası olarak bilinen Boris Dimitriyeviç Grekov, Rus tarihi üzerine çalışmalarında Kiev Rusya’sında kölecilik şeklinde bir toplumsal formasyonun hiç yaşanmamış olduğunu ortaya koymuştu. Hatta 1939 yılında kendisine Marksizm’e göre bütün insan toplumlarının kölecilik aşamasından geçmek zorunda olduğu yönünde eleştiriler getirenlere bizzat Stalin’den alıntı yaparak Marksizm’de böyle bir tek tipleştirmenin hiç de söz konusu olmadığını başarıyla savunmuştu: “Y. V. Stalin, “Marksizm ve Ulusal-Sömürge Sorunu” adlı eserinde, her halkın insanlığın bildiği tüm toplumsal ilişki biçimlerinden geçmek zorunda olmadığını ve bir halkın gelişim aşamalarının büyük ölçüde tarihsel koşullara bağlı olduğunu çok sayıda örnek aracılığıyla, gayet açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle Kırgızistan, Başkurdistan ve Kuzey Kafkasya’nın gelişimine dair somut örnekler, köleci sistem atlanarak ataerkil-kabile düzeninden feodal düzene geçişi (“yarı ataerkil, yarı feodal yaşam tarzı”) gözler önüne sermektedir.”32
Marksizmin donuklaştırıldığı ve tarihsel materyalizmin salt ekonomik altyapıdaki gelişmelerin incelenmesine indirgendiği iddia edilegelen Stalin döneminde; tarihsel ilerlemeyi salt iktisadi ilişkilerin değil, üst yapısal faktörlerin de belirlediği, dolayısıyla tarihin dönemlere ayrılmasında vülger ekonomik materyalizmden uzak durulması gerektiği görüşünü savunan İlya Solomonoviç Miller ve Anatoliy Vasilyeviç Predteçenski gibi bir dizi ismin katkılarıyla 1946-1954 yılları arasında Sovyet tarihçileri gayet canlı ve bilimsel kalibresi yüksek tartışmalar yürütmüşlerdi.33
Öte yandan Sovyet tarihçileri arasında bu tartışmaların yaşandığı yıllarda Marks ve Engels’in tarihsel materyalizme ilişkin görüşlerini geliştirdikleri, bugün hemen herkesçe Marksizmin temel metinleri arasında kabul edilen önemli çalışmalarından bazılarının henüz yayınlanmamış olduğunu da kaydetmek gerekir: 1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları ile Alman İdeolojisi’nin ilk baskısı 1932 yılında, Grundrisse’nin ilk baskısı da 1939 ve 1941 yıllarında Moskova’da Almanca olarak yayımlandı, bu eserlerin geniş çapta erişilebilir hale gelmesi ancak 1960’lardan sonra mümkün oldu. Nitekim 1960’lara gelindiğinde, Sovyet akademyasında Struve’nin köleci toplum üzerine tezleri giderek terk edilmiş ve güncel arkeolojik bulgular ve etnolojik çalışmalar ışığında köleciliğin bütün insan toplumlarının tarihsel olarak geçtikleri evrensel bir ekonomik sistem olmadığı yönündeki görüşler ağırlık kazanmıştır.34
Dipnotlar
1 Friedrich Engels-Biyografi, Haz: Sovyetler Birliği Komünist Partisi- MK Bilimler Akademisi Kolektifi / Alman Sosyalist Birlik Partisi Merkez Komitesi Marksizm Leninizm Enstitüsü, Çev. Oğuz Özügül / Süheyla-Saliha Kaya, Sorun Yayınları, İstanbul, 1997, s.15.
2 Engels, F., Doğanın Diyalektiği, Çev.: Arif Gelen, Sol Yayınları, 11. Baskı, Ankara, 2019, ss.186-200.
3 Patterson, T.C., Antropolog Marx, Çev. İlker Çayla, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2018, s.149 ve s.159.
4 Orkunoğlu, Y., Engels’in Diyalektik Anlayışındaki Sorunlar, 2021, https://sendika.org/2021/09/engelsin-diyalektik-anlayisindaki-sorunlar-630719 [Son Erişim: 02.08.2026].
5 Levine, N., Divergent Paths Hegel in Marxism and Engelsism Volume 1: The Hegelian Foundations of Marx’s Method, Lexington Books, 2006, s.xii.
6 Levine, s.6.
7 Bloch, M., Marksizm ve Antropoloji, Ütopya Yayınları, Ankara, 2002, s.145.
8 Stalin, J., Bolşevik Partisi Tarihi, Çev. Gaybiköylü, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 7. Baskı, Ankara, 2003, s.162.
9 История Всесоюзной коммунистической партии (большевиков) Краткий курс, Под ред. Комиссии ЦК ВКП(б), Госполитиздат, Москва, 1938.
10 Zubritski, Y.A. / Mitropolski, D.K. / Kerov, B.L., İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1971.
11 Керов, В. Л., “Университет Дружбы Народов Имени Патриса Лумумбы”, Вопросы истории, № 1, Январь 1966, C. 164-170, özellikle bkz. s.167, 7 numaralı dipnot. https://library.by [Son Erişim: 30.07.2026]
12 Dorotich, D., “A Turning Point in the Soviet School: The Seventeenth Party Congress and the Teaching of History”, History of Education Quarterly, 7(3), 1967, ss.305-306.
13 Dorotich, s.299.
14 Dorotich, ss.300-301.
15 Dorotich, s.298.
16 Godelier, M., “Préface”, in. Sur Les Sociétés Précapitalistes, (C.E.R.M.), 1973, s.14’ten naklen Kavuncuoğlu, S., Asya-Tipi Üretim Tarzı Kavram Uygulama Örnekleri ve Türkiye, İmge Kitabevi, 2. Baskı, Ankara, 2025, s.74.
17 Корсаков, С. Н., “Политические репрессии в Институте философии (1930-1940-е гг.)”, Философский журнал, 2012, №1 (8), s.159. https://cyberleninka.ru [Son Erişim: 13.08.2026].
18 Ладынин, И. А., “В.В. Струве И Государственная Академия Истории Материальной Культуры В 1932–1933 Гг. (По Материалам Рукописного Отдела Научного Архива ИИМК РАН)”, Вестник древней истории, 82/3 (2022), ss.719-720.
19 https://bioslovhist.spbu.ru/person/3148-prigozin-abram-grigorevic.html [Son Erişim: 13.08.2026].
20 Панкратова Е. Г., К Биографии «Руководителя Террористической Организации ГАИМК» А. Г. Пригожина (По Материалам Архивно-Следственного Дела), Археологические вести, 2020, S 29., ss. 376–384.
21 Sivrioğlu, U. T. , Sovyet Protohistoryasında Köleci Toplum Tartışmaları: Mezopotamya Örneği in Sivrioğlu, U. T. / Gündüzalp, S. Sovyet Arkeolojisi Üzerine Denemeler – 1, Sakin Kitap, İzmir, 2023, s.45-46.
22 Ладынин, И.А., В.В. Струве и Государственная Академия Истории Материальной Культуры в 1932–1933 Гг. (По Материалам Рукописного Отдела Научного Архива ИИМК РАН), Вестник Древней Истории, 2022, C. 83, S.3, s.720.
23 Diyakonov’dan aktaran Ладынин, s.720.
24 Kavuncuoğlu, ss.67-71.
25 Нуреев, Р.М. / Ореховский, П.А., Дискуссии об азиатском способе производства (Политэкономия социализма: когнитивный тупик 1970-х), Journal of Economic Regulation, 12(2), 2021, ss.10-11.
26 Sivrioğlu, ss.57-58.
27 Macar kökenli tarihçi ve Çin uzmanı Lajos Magyar.
28 Дискуссия об азиатском способе производства: по докладу М. С. Годеса, 2. Baskı, Книжный дом «Либроком», Moskova, 2009, ss.5-35.
29 Дискуссия об азиатском способе производства: по докладу М. С. Годеса, ss.35-54.
30 Дискуссия об азиатском способе производства: по докладу М. С. Годеса, s.182.
31 Sivrioğlu, ss.62-63
32 Греков, Б. Д., Была ли Киевская Русь обществом рабовладельческим?, Историк-марксист (1939, Кн. 4 [074], ss.134–143, https://libmonster.net, [Son Erişim: 19.09.2026].
33 Yaresh, L., “The Problem of Periodization” in Rewriting Russian History, Editör: Cyril E. Black, 2. Baskı, Vintage Books, New York, 1962, ss.34-77.
34 Sivrioğlu, s.87.

