Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir
İşçi sınıfın sesi var mıdır? Vardır. Fabrikanın uğultusunda, tezgâhın başında, vardiya çıkışında, servis beklerken edilen sohbette vardır. Grev çadırında, yürüyüş kolunda, meydanda vardır. Bazen bir türküye, bazen bir marşa, bazen birkaç sözcüğün binlerce insan tarafından aynı anda söylendiği bir slogana dönüşür. İşçi sınıfı hem üretir hem yaratır hem anlatır hem söyler.
İşçiler ortak deneyimler içinde karşılaştıklarında, birlikte mücadele ettiklerinde, ortak bir dil oluşturduklarında sınıf tarihsel ve siyasal bir varlık kazanır. E. P. Thompson’ın İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adlı kitabında sınıf üzerine düşünürken yaptığı önemli vurguyu hatırlayalım: Sınıf hazır halde değildir, sınıfın üyelerinin yaşadıkları ortak deneyimler ve mücadeleler içinde oluşur. Sınıf kültürü içinde şekillenir. Sınıf kültürünün hafızası ve elbette müziği vardır. Grevlerde söylenen türküler, meydanlarda yükselen marşlar, sömürüyü ve direnişi anlatan şarkılar ortak deneyimi ortak bir sese dönüştürür. İşçi sınıfının müziği, sınıfın kendisini “biz” olarak kurmasının yollarından biridir.
Türkiye işçi sınıfının tarihini ücretlerden, grev ve direnişlerden, sendikalaşma oranlarından okumak eksik olur. O tarihin bir de şarkıla rı, marşları ve türküleri vardır. İşçi sınıfının müziğine bakmak, sınıfın kendisini nasıl gördüğüne, nasıl “biz” olduğuna, yenilgilerini nasıl hatırladığına, umutlarını nasıl diri tuttuğuna bakmaktır. Türkiye işçi sınıfının şarkı defteri aynı zamanda onun mücadele tarihidir. Sınıfın müziğine kulak verdiğimizde farklı dönemlerde farklı sesler duyarız: 1960’larda ayağa kalkmaya başlayan işçi sınıfının sesi, 1970’lerde meydanları dolduran örgütlü sınıfın sesi, 1980’lerde bastırılmış ama susmamış sesi, 1990’larda yeniden ayağa kalkan sınıfın sesi, 2000’lerde parçalanmış, güvencesizleştirilmiş ama hala direnmenin yolunu arayan işçilerinin sesi.
Sınıf sahneye çıkıyor
Türkiye’de işçi sınıfının müziğini düşündüğümüzde ilk akla 1960’lar ve 1970’ler gelir. Bu yıllarda fabrikalar çoğalır, işçi mahalleleri oluşur, sendikalar güçlenir, grevler yaygınlaşır. Bu yıllar, işçi sınıfının siyasal ve sendikal olarak güç kazandığı ve sınıf kültürünün dayanışmacı, adalet ve hakkaniyet arayışına dayanan niteliklerinin toplumsallaştığı yıllardır. 1961 Saraçhane Mitingi’nden Kavel’e, Paşabahçe’den 15-16 Haziran’a uzanan mücadeleler… Türkiye’nin büyük toplumsal dönüşümü müzikte de kendine bir dil bulur.
Bu yıllarda halk müziği ile toplumsal dönüşüm arasında güçlü bir karşılaşma yaşanır. Halk müziği geleneğinde eskilere uzanan yoksulluk, ağalık, zulüm ve başkaldırı temaları, yeni bir siyasal içerikle buluşur. Aşık İhsani bu dönüşümün en önde olanlarındandır. Onun türkülerinde yoksulluğun nedeni sömürü düzenidir. Sömürülen insan yalnızca acı çeken değil, hakkını arayan ve mücadele eden olarak belirir. Sömürü, patron, işçi, köylü, emperyalizm ve düzen eleştirisi onun türkülerinin içinde açıkça yer alır. Bir diğer isim ise Aşık Mahzuni Şerif’tir hiç kuşkusuz. Onun türkülerinde yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik ve halkın gündelik hayatı güçlü bir toplumsal eleştiriyle iç içe geçer. Diğer yandan Ruhi Su ve Dostlar Korosu, halk türkülerini geçmişten devralınmış folklorik bir miras olmaktan çıkararak yaşayan halkın acısını, öfkesini ve umudunu dile getiren bir mücadele sesine dönüştürür. Gelenek nostaljiye değil bugünün kavgasına açılır.
İşçi sınıfının müziğini sanatçıların ürettiği şarkılarla düşünmek sınırlı olur. Mücadele kendi ezgisini de üretir. 15-16 Haziran bunun en güçlü örneğidir. İstanbul ve Kocaeli’nde fabrikalarından çıkarak yürüyen on binlerce işçinin ayak sesleri daha o günlerin kültürel hafızasına girmiştir. Mezarlardan Çıktılar sözleriyle başlayan, ağıt kültürünün en dokunaklı örneği olan Şerif’e Ağıt ile İşçilerin Hepsi Vardı türküsü bu büyük direnişle özdeşleşmiş türkülerdir. Aşık İhsani’nin sözlerini yazdığı ve Timur Selçuk’un bestelediği Yürüdü şarkısı da öyle: Düş değil bu, hayal değil, he hey be hey, Yetmiş bin dev işçim kalktı yürüdü.
Bu yıllarda sınıf, müziğin anlattığı hayatların içinde daha açık görülmeye başlar. Cem Karaca’nın 1975 yılında seslendirdiği Tamirci Çırağı bu açıdan çarpıcıdır. Şarkıda karşılıksız bir aşktan çok daha fazlası vardır. Bir tamirci çırağı ile başka sınıfa ait genç kadın arasındaki mesafe vardır. Aşkın önüne sınıfsal sınır çekilmiştir. Şarkının gücü de buradan gelir: Sınıf soyut bir iktisadi kategori olmaktan çıkar, insanın sevme biçimine, gururuna ve incinmesine kadar girer. Yıllar içinde Cem Karaca’nın müziğinde bireysel acılar giderek toplumsal itiraza dönüşür. 1977’de yayınlanan sözleri Bertolt Brecht’ten uyarlama olan Cem Karaca’nın Dervişan’la seslendirdiği Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini şarkısında bunu görürüz. Artık hikâyenin öznesi tek bir işçi değil, birlikte hareket eden halktır. Bireysel deneyim toplumsallaşmış, düzenle hesaplaşan ortak bir ses olmuştur.
Aynı yıllarda büyüyen işçi mücadelesi, kendi sözünü ve müziğini de yaratır. Sarper Özsan’ın 1974’te Bertolt Brecht’in Maksim Gorki’nin Ana adlı eserinden uyardığı oyunu için bestelediği 1 Mayıs Marşı, sahneden kısa sürede sokağa taşınır. 1976 1 Mayıs’ıyla birlikte işçi hareketinin ortak seslerinden birine dönüşür.
İşçi sınıfının bir başka mücadeleci şarkısını ise Timur Selçuk 1977’de Nazım Hikmet’in dizelerinden besteler. İşçi Sınıfına Selam, güçlü bestesiyle şiirin sınırlarını aşarak dönemin yükselen sınıf mücadelesinin seslerinden birine dönüşür. Şarkının işçi sınıfına doğrudan seslenmesi de ayrıca önemlidir.
Bu yılların mücadelesi yeni şarkılar üretirken, eskilerine de yeni anlamlar kazandırır. Kurtuluş Savaşı yıllarında ortaya çıktığı kabul edilen Gündoğdu Marşı, 1960’ların sonlarında devrimci gençlik ve sosyalist hareket tarafından yeni sözlerle sahiplenilir. Marşın sözleri değişir, işçi, köylü ve emperyalizm marşın diline taşınır. Böylece eski bir askeri marş, 1970’lerin marşlarından birine dönüşür.
Türkiye’de yükselen işçi ve sosyalist hareketin müzikal repertuvarına dünyanın başka coğrafyalarındaki mücadelelerin şarkıları da katılır. İtalyan antifaşist direnişiyle özdeşleşen Çav Bella, Hayat denilen kavgaya girdik, çelik adımlarla yürüyoruz sözleriyle bilinen Avusturya İşçi Marşı Türkçe sözlerle mitinglerde, yürüyüşlerde ve 1 Mayıslarda söylenir. Bu repertuvarın en köklü parçalarından Enternasyonal ise Türkiye işçi sınıfının mücadelesini, dünyanın dört bir yanında verilen sınıf mücadeleleriyle buluşturan ortak bir ses olur. Başka coğrafyalardan taşınan bu şarkılar, işçi sınıfının sınırları aşan ortak hafızasının parçası olur.
Ses kısılır, şarkı kalır
12 Eylül’ün işçi sınıfı üzerindeki sonuçlarını sendikal hakların gaspı, grevlerin yasaklanması, ücretlerin gerilemesi üzerinden anlatıyoruz haklı olarak. Oysa darbe sınıfın hafızasına, sınıfın kültürüne ve gündelik hayatına da yöneldi. Sendikalar kapatıldı, dernekler dağıtıldı, yayınlar susturuldu, siyasal örgütler ezildi. Böylece işçilerin uzun mücadeleler içinde kurduğu işçi kamusallıkları parçalandı, yıkıldı.
1970’lerden kalan sınıf kültürü artık meydanlarda eskisi gibi dolaşamıyordu. Cem Karaca’nın, Ruhi Su’nun, Timur Selçuk’un sesleri, bu döneme önceki yılların mirası olarak kısık sesle de olsa taşındı. 1980’lerin ikinci yarısında ise Grup Yorum’un ortaya çıkışı bir kırılma olarak görülebilir. Darbenin dağıttığı kolektif hafızanın yeniden kurulmasında müzik güçlü araçlardan biri olur. Türkülerden marşlara uzanan geniş yelpazede Grup Yorum’un şarkıları, öğrenci eylemlerinden grevlere, mitinglerden dayanışma gecelerine kadar farklı mücadele alanlarında söylenen ortak bir sese dönüşür.
Sesini arayan işçi sınıfı
1980’lerin sonunda işçiler geri dönüyordu. 1989 Bahar Eylemleri’yle fabrikalardan, belediyelerden, kamu işletmelerinden işçi sınıfı yeniden sokağa çıktı. 1990’ların başındaki işçi sınıfının sesini arıyorsak Zonguldak’a gidebiliriz. Binlerce işçi, aileleriyle birlikte yollardaydı. Madenciler işsizliğe ve bir kentin tasfiyesine karşı yürüyordu. Ve yürüyen insan şarkı söyler. On binlerce insanın aynı ritimle söylediği Gemileri yaktık, geri dönüş yok ya da Ölüm olsa da sonumuz, Ankara’dır yolumuz sözleri, slogan ile marş arasındaki sınırı ortadan kaldırır.
2000’li yılların meydanlarında 1 Mayıs Marşı, Enternasyonal vardır. Önceki kuşaktan Cem Karaca, Ruhi Su, Timur Selçuk vardır. 1996’da yayımlanan Edip Akbayram’ın Nazım Hikmet’in şiirinden bestelediği Güzel Günler Göreceğiz’i de zamanla 1 Mayıs meydanlarının tanıdık şarkılarından birine dönüşür. Nazım Hikmet’in geleceğe duyulan umudu taşıyan dizeleri, meydanda binlerce kişinin sesinde ortak bir umudun ifadesi haline gelir.
2000’li yıllarda Bandista, politik müziğin kolektif damarını yeni kuşakların mücadeleleriyle buluşturur. Haydi Barikata, İnkarın Şarkısı ve Benim Annem Cumartesi gibi şarkılarıyla müzik, konser salonlarından çok sokağa, eyleme ve dayanışmaya açılan birlikte söylenen bir mücadele dili olarak yeniden kurulur.
Bugün işçi sınıfı ne söylüyor?
Bu noktada kolay bir yanıt bizi bekliyor olabilir: “Artık işçi sınıfının şarkıları yok.” Ama bu doğru değil. Ve bu sorudan önce başka bir soru da sormamız gerekiyor: Bugün işçi sınıfı nerede bir araya geliyor? Çünkü birlikte şarkı söylemek için birlikte olmayı gerektirir. Bugünün işçileri bazen fabrikada değil bir WhatsApp grubunda karşılaşıyor, bazen sendika lokalinde değil sosyal medyada birbirini buluyor. Bir motokurye başka bir motokuryenin çalışma koşullarını bir videoda görüyor, depo işçilerinin direnişi birkaç saat içinde başka kentlerde çalışan binlerce işçiye ulaşabiliyor. Yeni işçi kamusallıkları ortaya çıkıyor: Dağınık, parçalı ve çelişkili ama gerçek.
Rap müziğin kimi örneklerinde, sosyal medyada dolaşan işçi videolarında yeni müziğin parçaları var. Örneğin, 2025’te TikTok’ta yayılan bir şarkı, emekçilerin çalışma deneyimlerini anlattıkları videoların ortak sesine dönüştü. Bir garson yere yığılıyor, bir kasiyer bayılıyor, bir reyon görevlisinin üzerine transpalet devriliyordu. Görüntüler farklı, hikâye aynıydı: ağır çalışma koşulları ve tükenen bedenler. Arka planda ise Kenan Doğulu’nun bir şarkısı vardı: Belki de şarjın bitti ya da biz bittik.
Bugün işçi sınıfının şarkısı henüz tamamlanmış değil. Parçaları fabrikalarda, depolarda, kurye videolarında, grev sloganlarında ve dijital mecralarda dolaşıyor. İşçi sınıfı birbirini, ortak dilini ve örgütlenme biçimlerini ararken bir bakıma kendi müziğini de arıyor.
Tüm parçalanmışlığa, yeni arayışlara rağmen bazı şarkılar, bazı marşlar inatçıdır. Yıllar geçer, iktidarlar değişir, sendikalar zayıflar, onlar kalır. Bir 1 Mayıs sabahı meydanda 1 Mayıs Marşı çaldığında yirmi yaşındaki bir işçiyle yetmiş yaşındaki emekli işçi aynı sözlerde buluşur. Bu inatçı şarkılar, kuşakların hafızasını birbirine bağlar. Önceki 1 Mayıslar, yürüyüşler, kaybedilenler, kazanılanlar onlarla birlikte hatırlanır.
Sonuç olarak, Türkiye işçi sınıfı kendi sesini mücadele içinde bulur: Yan yana geldikçe, örgütlendikçe, mücadele ettikçe… Ve bugün için de geçerlidir, işçiler yeniden “biz” olduğunda kendi şarkısını da bulacaktır.

