Kürt siyasi hareketinin liberalizme ve siyasal İslâm’a teslimiyeti

Manşet Öne Çıkanlar Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

Kürt sorununda çözüm adı altında sermayenin ve emperyalizmin ajandasının işlediği bir dönemden geçiyoruz. Bu çerçevede, tarihsel anlamda Kürt siyasi hareketinin liberalizm ve siyasal İslâm tarafından nasıl teslim alındığını açık bir şekilde ortaya koymak ve yeni rejime eklemlenme dinamiklerini açıklamak gerekiyor.

Ali Rıza Çelik

“Eski yaşam alışkanlıkları topyekûn bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete… Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya’nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi.

AKP’yi on yıldır ayakta tutan benim. Biz AKP’yi çıkartan gücüz.

İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar.

Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz.”

(Abdullah Öcalan, İmralı görüşmeleri, 23 Şubat 2013)

Yukarıda alıntı yaptığımız sözler bir önceki “çözüm süreci”nden bakiye kalan bazı yaklaşımlar. Ancak bunların tarihi olarak 2013 yerine 2026 yazsaydık okuyucularımız açısından fazla şaşırtıcı bir sonuç çıkmayacağını söyleyebiliriz.

Abdullah Öcalan’ın demokrasicilik oyununun tarihi daha gerilere kadar gidiyor kuşkusuz. 1990’lı yılların sonundan itibaren yeni soldan ithal kavramlarla icat edilen ve Kürt sorunu bağlamlı “Demokratik Cumhuriyet” söylemi bugün de Kürt siyasi hareketinin temel siyasal paradigması olmaya devam ediyor.

Liberalleri İkinci Cumhuriyet rüyası

Türkiye’de liberal cenahın 1923 Cumhuriyeti’ne karşı İkinci Cumhuriyet’i ortaya atmaları ve bunun propagandasına girişmelerinin tarihi de 1990’lı yılların başına kadar gidiyor. Gerek Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin çözülüşü gerekse dünyada küreselleşme dalgasının başlangıcı ile birlikte Türkiye’de liberaller adı geçen huruç harekâtına giriştiler.

Bu harekâtın özü hatırlanacaktır. “Katı, vesayetçi” rejimin dönüşmesi adı altında emperyalizmle ilişkilerin sorgulanmayacağı tam boy bağımlı bir Türkiye arayışı; laikliğin sulandırılması ve adım adım tasfiyesi; etnik, dini ve kültürel kimliklerin “tanındığı” yeni bir anayasal düzene geçiş ve sivil siyasetin güçlendirilmesi adına işçi sınıfının parçalara ayrıştırılması. İşte bu harekâtın ana ayaklarını oluşturmuştur.

Bu ayakların emperyalist kapitalist sistemin yönelimleri doğrultusunda şekillendiği, Türkiye ölçeğinde ise sermaye sınıfının reel sosyalizm sonrası arayışlarını temsil ettiği açık olsa gerektir. İşte liberallerin 20. yüzyıl boyunca şekillendirdikleri misyonları adı geçen çerçevede Türkiye’de burjuva siyasetinin temel gündemlerinden biri olmuştur.

Rüyalarda buluştular: Liberaller ve Kürt siyasi hareketi

Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede liberallerin politik olarak hedef tahtasında oturttuğu temel paradigma ise Kemalizm olmuştur. Kemalizm’in doğruları ve yanlışlarını ele almak başka bir değerlendirmenin konusu olmakla birlikte yaklaşık kırk yıldır Türkiye’de siyasetin konusu olan bu durumun politik ve toplumsal sonuçlarına odaklanmak doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu sonuçlardan en önemlileri olarak 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesini, Türkiye’de yaşanan rejim değişikliğini, bağımsızlık ve laiklik gibi başlıkların ortadan kaldırılma girişimini, daha yoğun bir emek sömürüsü düzenine geçişi ilk sıralara yazabiliriz.

Böylesi bir çerçevede liberal ideoloji ve siyaset ile Kürt siyasetinin “rüyalarda buluşması” fazla gecikmemiştir. Sivil toplumculuk, kimlik siyaseti, emperyalizmin ve kapitalizmin sorgulanmaması gibi başlıklar başta olmak üzere Kürt siyasi hareketinin “Kemalizm’le ihtilaflı” olan yanı liberaller tarafından istismar edilmiş ve “Demokratik Cumhuriyet” paradigması buradan çıkmıştır.

Bunun üzerine Kürt siyasi hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesi için “Kürt sorununun çözülmesi”ni gerek şart olarak ortaya koyması ise özellikle 2000’li yıllar sonrasında ortaya çıkan yeni bir söylem olmuştur. Liberaller açısından da önemli bir propaganda malzemesi olan bu yaklaşım, diğer taraftan Türkiye sol, sosyalist hareketini paralize eden bir siyasi söylem olagelmiştir. Türkiye solunun, Kürt siyasi hareketi ile olan ilişkisi elbette daha uzun bir değerlendirmenin konusu olmakla birlikte, özellikle solun bir bölümü bu başlıkta Kürt siyasi hareketinin kuyruğundan kopamadığı oranda büyümek bir yana toplumsal etkisini adım adım yitirmiştir. Gelinen noktada AKP ve MHP ile “çözüm süreci” yürüten bir siyasal anlayışla bugünlere gelen sol sürecin kenar süsü olmakla dışlanmak arasında bir kimlik bunalımı yaşıyor.

Eskiden liberallerin solda tuttukları alanı tarif etmek için “liberal sol” kavramı kullanılırdı. Özellikle 2010 referandumundaki “yetmez ama evet” olayından sonra liberaller artık solla anılamayacak duruma gelirken, Kürt siyasi hareketi ile kurulan ilişkiler liberal ideolojinin sola sirayet etmesinin önünü açan bir olgu olmaya devam etmiştir. Çünkü Türkiye solunun önemlice bir bölümü son yirmi beş yılda demokrasicilik oyununu aşma iradesi gösterememiştir.

Gelinen nokta ise açıktır. Kürt siyasi hareketi genel anlamda liberal demokrat bir karaktere oturmuştur.

İslâm sentezinde buluştular: İslâmcılar ve Kürt siyasi hareketi

Bugünlerde güncel olarak da tartışılıyor. Abdullah Öcalan’ın İdris-i Bitlisi üzerinden geçmiş yıllardan beri ifade ettikleri aslında yeni değil. 3 Haziran 2025’te basına yansıyan ve çözüm sürecinin yolunu çizdiği açıklamasında Öcalan şu ifadeleri kullanıyor:

“Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakı çok önemlidir. Osmanlının Ortadoğu imparatorluğu haline gelmesinde rol oynayan Ridaniye, Mercidabık, Çaldıran savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının ürünüdür. Kürtler imparatorluğun asıl kurucu unsurlarından biridir.”

Türkiye’de sermaye düzeninin temel ideolojik siyasi paradigmalarından bir tanesinin Türk-İslâm sentezi olduğu açıktır. Özellikle 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte adım adım neredeyse resmi ideoloji haline gelen bu sentez bugün AKP-MHP iktidarı ile birlikte devletin ve sistemin en tepesine yerleşmiştir. 2002’de AKP’nin iktidara gelişi ve sonrasında MHP ile kurulan iktidar ortaklığı sentezi tamamlamıştır.

Türk-İslâm sentezinin özünde siyasal İslâmcılık ve Osmanlıcılık gibi Türkiye’deki Cumhuriyet rejimi ile göbekten karşıtlık ilişkisi olduğu bilinmesine rağmen Öcalan’ın Osmanlıcı bir açılım yapması tesadüf olarak görülmemelidir. Diğer taraftan Türkler ile Kürtlerin ortaklık noktalarından bir diğerinin İslâm birliği yani ümmet olduğundan hareketle varılmak istenen nokta Kürt-İslâm sentezidir. Bunun vardığı noktanın ise yazımızın başında alıntıladığımız yaklaşımlarda ya da bugün AKP ile yürütülen “çözüm süreci”nde biçimlenmesi ve hatta “Demokratik İslâm ya da Medine vesikası” söylemlerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Bu açılardan bakıldığında Kürt siyasi hareketinin sürekli kimlik siyaseti odaklı yaklaşımının kendilerini siyasal İslâm’la yolların kesiştiği bir yere taşıdığını görebiliyoruz. Gelinen noktada laikliğin bugün büyük bir saldırı altında olduğu Türkiye’de Kürtlerin nasıl bir özgür yaşam kurabilecekleri sorusunun yanıtı havada duruyor.

İkinci Cumhuriyet’e entegrasyon: MHP ve Kürt siyasi hareketi

Son olarak, MHP’nin ya da özel anlamda Devlet Bahçeli’nin sermaye devletinin bir unsuru olarak Kürt siyasi hareketinin yeni rejime entegrasyonundaki rolünü ortaya koymak gerekiyor. Son “çözüm süreci”ni yaptığı açılımlar ile yönlendiren Bahçeli, Öcalan’dan selam almak dışında şöyle bir paye de aldı.

“MHP’yi demokratik milliyetçi olarak değerlendirdiğini ve Türkiye için çok gerekli olduğunu, bu birikimin kesinlikle bir ittifak ruhu ile paylaşılması ve eski düşmanlaştırıcı bakışı aşmak gerektiğini, çatışma değil ittifak kurmak zorunda olduklarını, bütün partileri aşan bir akıl olduğunu (…)” (Öcalan ile Meclis Komisyonu adına MHP’den Feti Yıldız, AKP’den Hüseyin Yayman ve DEM Parti’den Gülistan Kılıç Koçyiğit ile yapılan görüşmenin tutanağından, 24 Kasım 2025)

Bütün partileri aşan bir aklın ne olduğuna herkes farklı bir yanıt verecektir. Ancak bize göre bunun emperyalizm olduğu açıktır. İşin bu kısmını geçersek, Kürt siyasi hareketinin yeni rejime eklemlenmesinin son halkası olarak MHP ve Bahçeli’nin devrede olduğu net bir şekilde görülmelidir. Ortadoğu’daki emperyalist dizayn ve Türkiye’de yeni anayasa ile cumhurbaşkanlığı tartışmaları gölgesinde gerçekleşen “çözüm süreci”nin ruhu ve geleceğinin işaret ettiği noktalar işte bu kadar açık hale gelmiştir. Kürt sorunu emperyalizm ve burjuva düzenin belirleyiciliğinde sözde demokratik özde ise yeni rejimin parçası haline gelen bir yolda ilerliyor. Demokratik cumhuriyet, demokratik sosyalizm, demokratik İslâm, demokratik milliyetçilik, demokratik modernite, demokratik komünalizm… Ne ararsanız var ama eşitlik, özgürlük, sınıfsal meseleler, sosyalizm, laiklik, anti-emperyalizm nedense el çabukluğuyla görünmez hale getiriliyor.

Yazıyı bu noktada okumayı bırakabilirsiniz.

Devam ediyorsanız son olarak Öcalan’a atfedilen şu sözlerin aslında tüm süreci özetlediğini görebilirsiniz. Geçtiğimiz Ağustos ayında yapılan görüşme tutanaklarında yer aldığı iddia edilen Öcalan’a ait olduğu söylenen aşağıdaki sözler Kürt siyasi hareketi ve Öcalan tarafından reddedildi. Ancak uydurma olsalar bile, uyduranların sürecin özünü iyi ifade ettiklerini söylememiz ve haklarını teslim etmemiz gerekiyor.

“AKP cumhuriyeti yeniden kurduk diyor, yanlış değil, katı zemini cumhuriyetleştirdiler.”

“Kürtler ve Türkler birlikte olmasaydı İslâm diye bir şey olmayacaktı.”

“Bu dönüşüm belki Kemalist tarih tezlerinin değişmesine kapı aralayacak.”

“MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız.”

Related Posts