AKP, başkanlık rejimi ve “Anayasalcılık karşıtı anayasa”

Manşet Öne Çıkanlar Sayı 37 (Ekim-Kasım 2026)

Özellikle anti-emperyalist bir savaşın kazanımı sonucunda hilafetin ve saltanatın tasfiyesi koşutunda kurucu ve konvansiyonel halk meclisi tarafından inşa edilen cumhuriyet, onu sonradan ele geçiren egemen sınıflara rağmen; anti-emperyalist ve anti-feodal dinamiği sayesinde Türkiye egemen sınıflarında bir “eksik hegemonya” haline sadır olmuştur.

AKP, başkanlık rejimi ve “Anayasalcılık karşıtı anayasa”

Doğan Erkan

Özellikle anti-emperyalist bir savaşın kazanımı sonucunda hilafetin ve saltanatın tasfiyesi koşutunda kurucu ve konvansiyonel halk meclisi tarafından inşa edilen cumhuriyet, onu sonradan ele geçiren egemen sınıflara rağmen; anti-emperyalist ve anti-feodal dinamiği sayesinde Türkiye egemen sınıflarında bir “eksik hegemonya” haline sadır olmuştur.

Sosyalist Blok’un çözülüşünden ve 11 Eylül saldırılarından sonra, tüm kamusal ilke ve kurallardan azade kalmak isteyen uluslararası finans kapital bakımından da aynı zaviyede anayasalcılık reddiyesi süreci izlenmektedir.

“Bu şarlatanlar anayasanın ebedi çelişkilerini, burjuvazinin sözde demokrat olabileceğini, ama fiillerinde öyle olmayacağını yeterince açık bir biçimde gösterdi. Kısaca burjuvazi ilkenin doğruluğunu kabul edecektir, ama hiçbir zaman onu tatbik etmeyecektir.” (Karl Marx)

Ferdinand Lassalle Anayasaların verili bir toplumda güç veya kuvvetlerin fiili ilişkisinden başka bir şey olmadığını söyler. Ona göre bütün toplumlarda bu toplumların bütün anayasalarını, yasalarını ve yasal ölçütlerini belirleyen bu tesirli ve etkin gücü meydana getiren gerçek güç ilişkileridir.

Şöyle devam eder: “Çağdaş dönemlerde devletlerin büyük bir kısmında, ülkenin bütün hükümet ilkelerini ve kurumlarını bir kâğıt parçasında, bir evrakta sabitlemek ve içermek zorunda olan yazılı bir anayasayı ortaya çıkarmak için çaba sarf ettiğini görürüz. Çağdaş zamanlara özgü bu arzu nereden kaynaklanıyor? Açık bir şekilde sadece şundandır ki söz konusu ülkelerde hali hazırdaki güçlerin var olan ilişkilerinde bir değişim vuku bulmuştur.”

Yazılı anayasanın fiili anayasaya uygun olmadığı bir ülkede kaçınılmaz bir çatışma baş gösterir. Yazılı anayasa, yani kâğıt parçası, zamanla, zorunlu bir biçimde, ülkede fiili olarak var olan güç ilişkilerinin gerçek ilişkisi tarafından mağlup edilir.

Ülkeye dair toplumsal değer ve birikimlerden umudu hiç kesmemek kaydıyla, AKP iktidarının yıllar içinde biriktirdiği siyasal fiili durumların anayasayı “zımnen ilga” ederek uygulanmayan bir kâğıt parçası kertesine indirgediğini kabul edelim.

Belirli bir siyasal/ideolojik aklı güç ilişkileri üzerinden örgütleyerek (baskı, rıza ve ideolojik aygıtlarıyla) geldiği düzey AKP’yi karnında sakladığı “fiili anayasa”nın yazılı anayasayı mağlup ettiğini ilan etme motivasyonuna getiriyor.

AKP rejiminin Cumhuriyet ile derdi var!

Uzunca süredir Türkiye’ye özgü bir “ikili devlet” biçeminin vücut bulduğu gözlemlenmektedir. Bunlardan birincisi 1923 Cumhuriyeti, onun eksik de olsa kamuculuk, yurtseverlik, laiklik gibi ilkelerinin özneleştirdiği, bu ilkelere sahip çıkan devlet sınıfları; ikincisi ise finans kapital zümrenin Tefeci-Bezirgân sınıf ile iç içe geçerek kurduğu oligarşik, gerici, sermaye devleti. Türkiye siyasal yaşamının son seksen yılının, bu devlet ve sınıf geleneklerinin sahiplerinin ya da hiziplerinin güç ilişkileri ve çalkantıları üzerinden gerçekleştiği görülmektedir.

Özellikle anti-emperyalist bir savaşın kazanımı sonucunda hilafetin ve saltanatın tasfiyesi koşutunda kurucu ve konvansiyonel halk meclisi tarafından inşa edilen cumhuriyet, onu sonradan ele geçiren egemen sınıflara rağmen; anti-emperyalist ve anti-feodal dinamiği sayesinde Türkiye egemen sınıflarında bir “eksik hegemonya” haline sadır olmuştur. Hasılı bu düalizm hem iktidar blokları hem ideolojik hegemonyalar arasında vuku bulmuştur. Gramscici bir yorumla, halk kitleleri ve halkçı aydınların aşağıdan hegemonyasının siyasal ve kültürel gücü cumhuriyet sayesinde, egemen sınıfların karşısında bir güç – katıksız bir sınıf ve ideoloji devleti oluşturmayı zorlaştıracak bir güç – olma düzeyinde olabilmiştir.

Bu çelişki yalnızca içeriye dair değil, buna paralel ve hatta öncül olarak uluslararası alana ilişkindir. Türkiye’yi yarı-sömürge bir ileri karakol olarak uydulaştırmak isteyen emperyalizmin kurmak istediği tahakküm karşısında da cumhuriyet, cumhuriyet kurumları ve cumhuriyetçi güçler yapısal ve fiili engel durumdadır.

Emperyalist, kapitalist ve feodal ilişkilerin siyaseten güçlüce kaynaşıp devlet iktidarını ele geçirdikleri bir dönemde -2002 yılında- cumhuriyetçi anayasalcılık kazanımlarının ilke ve kuralları Türkiye Büyük Millet Meclisinde ABD’nin Irak işgaline karakol/üs olma tezkeresinin reddini sağlayabilmiştir. Elbette 1 Mart tezkeresinin reddinde Ankara’da toplanan her akımdan yaklaşık 500 bin kişilik savaş karşıtı eylemin etkisi de büyüktür. Keza cumhuriyet ontolojisinin kuvveden fiile geçmesinin pratik motoru da bu halk hareketleridir. (Şimdilik bu zaviye yazının konusu değildir. Ancak bilinmelidir.)

Hasılı emperyalizm ve yerli gerici işbirlikçileri açısından Cumhuriyet, aşılması, yıkılması gereken bir engeldir.

Sonuç olarak emperyalizm, sermaye ve AKP ortaklığı açısından Türkiye’de devletin ve hukukun tümden ele geçirilmesi ihtiyacı vardır.

Cumhuriyetin ideolojik olarak da karşıtı olan AKP’nin bu karşıtlığının formasyonu siyasal İslamcılıktır. Cumhuriyet devriminin büyük oranda ilga ettiği ve bir kalkan olarak laikliği inşa ettiği bu proses tamamlanamadığından, tarikatlar ve yeşil sermaye cumhuriyet öncesi canlı ve güçlü olduğu Ortaçağ’ın özlemini duymaktadır. Zira Cumhuriyet, Ortaçağ gericiliğinin yıkılmasıdır.

Cumhuriyetçilik ve anayasalcılık

Tüm dünyadaki toplumsal ilerleme hareketlerinde cumhuriyetçilik ile anayasalcılık birbirlerine koşut olarak birbirlerini geliştirmişlerdir.

İktidarı “kutsal” bir varlık olmaktan çıkarıp kutsamayı önceleri seküler düzeyde sürdüren ilk Rönesansçılar ve hemen akabinde aydınlanmacılar onun “doğallığı”nı ve kendisine içkin – a priori- meşruiyetini, “toplumsal sözleşme”nin sürdürülebilirliğine dair iyimserlik üzerinden savunurken yine de onu doğal sınırlarına çekme telaşındaydılar. Spinoza’nın, Rousseau’nun, Hegel’in çabalarının çok farklı zaviyelerden buluşturulabileceği nokta budur. Sonraları ise Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, devamında Fransız Devrimi sonrası İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisiyle birlikte gelişen Anayasacılık akımı, mutlak görülen baskıcı iktidarların karşısında toplumsal ilerlemeyi, halkçılığı, laikliği temsil ettiler. Her iki temel metin insanın özgür doğası anlatısıyla başlar ve bu tarihsel bir tesadüf değil, bilakis tarihsel determinizmdir. Zira bu kavramlar köleliğe, sömürgeciliğe, din ve dünya derebeyliğine karşı özgür birey kavgasının sonuç çıktılarıdır.

Charles Mcllwain, sıklıkla atıf yapılan anayasalcılığa ilişkin tanımında şöyle demektedir: “Anayasalcılığın esaslı bir unsuru vardır ki o da yönetim üzerine hukuki sınırlama getirmektir. O keyfi yönetimin antitezidir.”

Modern zamanlarda iktidarın sınırlanması temel ilkesi yanında, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi temel ilkelerle özdeşleştirilen “anayasalcılık ideolojisi” mevcut anayasaların hukuki ve demokratik meşruiyetini ölçmek için bir turnusal kağıdı işlevi görmektedir.

Bu bağlamda devlet gücünün sınırlanması demek, öncelikle bireyin temel hak ve özgürlüklerinin siyasi iktidara ve devlet gücüne karşı korunması demektir. Bu nedenle doktrinde, siyasi iktidarı sınırlandırmayıp, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almayan anayasalara “anayasalcılık karşıtı anayasa” (constitution against constitutionalism) tabiri kullanılmaktadır. Biz de buna “anayasasızlık anayasası” demeyi tercih etmekteyiz.

İkincisi anayasalcılık, kulu yurttaşlığa yükseltir. Birinci bağlama paralel olarak, önce insanın doğal hâkimi sayılan tanrı, sonra da kral, toplumsal devrimlerle mistik tahtlarından indirilmiş; egemenliğin halka verildiği birinci dizgenin doğal sonucu ve parçası olarak yurttaş, yurdun temel “onto”su olan onurlu insan düzeyine çıkmıştır.

Jürgen Habermas bunun bir adım ötesinde “anayasal yurttaşlık” kavramını geliştirerek yazılı bir anayasa tarafından insanların kimlik edinip bu yolla “ulus” oluşturabileceklerini ifade eder. İlk kez Almanya’da ortaya atılan bu kavram, bir anlamda yurttaşlık üzerinden oluşacak yeni politik topluma yönelik ortaya çıkabilecek güçlere karşı bir koruma olarak düşünülmüştür.

AKP anayasalcılığın neresinde?

Politik güç olarak AKP’nin, kurucu iktidar olma amacı bağlamında Anayasa yapma yeti ve yetkisinin bulunmadığını bir başka yazımızda anlatmıştık.

Diğer yandan, Tefeci-Bezirgân sınıfın Anadolu coğrafyasındaki tarihsel devamcısı olan AKP’nin ümmetçi ideolojisi, yukarıdaki kronolojik ilerlemenin tam karşısındadır. Anayasal Laiklik ilkesiyle, Sosyal Devlet ilkesiyle, bunların kaynağı olan Cumhuriyet ve özgür yurttaşlık ilkesiyle kavgalıdır. Anayasada değiştirilmesinin teklifi dahi yasaklanmış bu tarihsel kazanımlarla, bu maddelerin uzamı olan kısmi kamucu düzenlemeler ile temel hak ve özgürlükler maddeleriyle kavgalıdır. Mutlak iktidarı frenleme mekanizmalarıyla, Anayasa Mahkemesi ile, Sayıştay denetimi ile, bilimsel özerklik kavramı ve anayasal üniversite özerkliği düzenlemesiyle kavgalıdır. Velhasıl “Anayasal yurttaşlık” kavramının toplamıyla, çağdaş anayasalcılığın kendisiyle kavgalıdır. Mevcut Anayasayı pek çok değişiklikle yapıbozuma uğratmış ve başkanlık sistemi adı altında tek adam rejimini “anayasal” hale getirmiş olsa dahi halen “eksik hegemonya” halinde, ideolojik ve yapısal ereğini tamamlama krizi yaşamaktadır. Tüm anayasal kurallar, ilkeler ve sınırlardan, tüm direnç kurum ve mekanizmalarından kurtulmak, tam hegemonyasını kurmak derdindedir.

Bu nedenle “anayasalcılık karşıtı anayasa” ya da anayasasızlık anayasası yapmak istemektedir.

Sosyalist Blok’un çözülüşünden ve 11 Eylül saldırılarından sonra, tüm kamusal ilke ve kurallardan azade kalmak isteyen uluslararası finans kapital bakımından da aynı zaviyede anayasalcılık reddiyesi süreci izlenmektedir. Anayasalar neoliberalleşmekte, yönetim tekniğine uygun, yürütme organları güçlendirilmiş, başkanlık sistemlerini öngörmüş operatif anayasa ihdaslarına gidilmektedir.

Dolayısıyla AKP’nin “Yeni Anayasa” talebi, yalnızca kendi iktidarını sürdürme, ya da Erdoğan’ın yeniden seçilmesini sağlama talebiyle sınırlı değildir. Emperyalizmin ihtiyaçlarından doğmuş bir taleptir. Kendileri açısındansa seçim hukuku, hesap hukuku, laik hukuk, yargısal engel düzenlemelerinin tümünden kurtulma, yeni Osmanlıcı bir rejim kurma ihtiyacıdır. ABD sömürge valisi Tom Barack’ın yakın zamanda açıklıkla ifade ettiği gibi, esasen bu dahi bir ABD görev tahkimatıdır.

Son sözü yine Lassalle ile söyleyelim:

“Bir yazılı anayasanın kalıcı olabilmesi için öne alınması gereken ve yapılması lazım olan şeyler, bir şekilde ülkede güçlerin fiili ilişkilerini dönüştürmek, yürütme erkini ele almak, onun içine duhul etmek ve ulusun iradesine kendiliğinden hiçbir zaman bir daha karşı çıkamayacağı şekilde onu dönüştürmektir.”

Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin görevi tam olarak budur.

Dipnotlar

1 Marx, Karl-Lassalle Ferdinand, Anayasa Sorunu, Der. Çev. Barkın Asal, Kor Yayınları, sy. 118.

2 Aynı yerde

3 Agy, s.128

4 Agy, s.133

5 Akt: Çebi, Sezgi Seymen, Anayasalcılık ve “Politik Olan”, Adalet Yayınevi, 2021, s. 67

6 Çebi, agy, s.68.

7 Ibid, s.68.

8 Habermas üzerine Tushnet, Constitution, 2.220, akt: Çebi, agy, s.73

9 yurtsever.org.tr/2024/gorus-av-dogan-erkan-akp-yeni-anayasa-yapabilir-mi-528988/

10 Erkan, Doğan, “Eksik Hegemonya”: Türkiye’nin bir “yeni anayasa” ihtiyacı var mı?”, Hukuk Defterleri, sayı:41; Ağustos-Eylül 2024

11 Çebi, agy., s.70-71

12 Lassalle, agy., s. 136

Related Posts