Kamil Tekerek
Her şeyi fütursuzca ve aynı anda söyleme kapasitesi olan ABD Başkanı Trump’ın Suriye temsilcisi ve ABD Ankara Büyükelçisi emlakçı Tom Barrack’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmadaki bazı noktaları ele alarak Suriye gündemine giriş yapabiliriz.
California’daki Milken Enstitüsü’nde katıldığı bir programda Amerikan dış politikası, Irak, Suriye ve Türkiye hakkında açıklamalarda bulunan Barrack öz itibariyle şunları söylemiş: “Batı’nın Sykes-Picot’tan Balfour Deklarasyonu’na kadar uzanan müdahaleleri bölgeye sadece felaket getirdi. Son yüz yılda Batı, 92 kez rejim değiştirme girişiminde bulundu ve hiçbiri başarılı olamadı. Batı’nın en büyük hatası, binlerce yıllık tarihi ve kültürü olan aşiret yapılarına kendi modelini dayatmaktır. Asla bir arada olmaması gereken aşiretlerin ve bölgelerin etrafına sınırlar çizdik. Trump dönemindeki yeni strateji ‘bölgenin kendisi olmasına izin vermek’tir. Bu şekilde dışarıdan dayatmalar sona erecek ve bölge bir sel gibi ekonomik fırsatlarla desteklenecek. Mısır, Tunus ve Yemen gibi Irak’ta da dışarıdan dayatılan ‘federalizm veya merkeziyetçilik’ modellerinin aşiretçi ve çok bileşenli toplumsal yapıya uymuyor. Iraklılar artık sınırları savaş nedeni olarak değil, güvenlik ve kalkınma sembolü olarak görmeli. Çözüm ‘kalkınma ve teknoloji yoluyla barış’tan geçiyor. Planımız, Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol üretimini günlük 65 bin varilden 500 bin varile çıkarmaktır. Türkiye ile Suriye arasındaki enerji koridoru önemlidir, federal yapı zorluklar barındırmaktadır ve barış ancak ekonomik kalkınmayla sağlanabilir.”
Hatırlanacağı üzere Türkiye için de Osmanlı millet modelini öneren Barrack’ın Suriye’deki yeni konjonktüre denk düşen bu sözleri, Trump dönemi ABD dış politikasının her şeyi ortalığa boca eden ve emperyalist saldırganlığı ve yayılmacılığı gizleyen yaklaşımının bir ürünü olsa gerek.
Rejim değişikliklerinin başarısız olduğunu ifade eden Barrack’ın açık açık yalan söylediği bellidir. Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Türkiye, Lübnan, Libya, Sudan başta olmak üzere Kuzey Afrika’dan başlayarak Ortadoğu’ya uzanan hatta yaklaşık son otuz yıllık dönemde rejim değişiklikleri yaşanmıştır. Kimisinde emperyalizmin açık işgaliyle, kimisinde iç savaş ya da darbe yöntemleri ile, Türkiye örneğinde olduğu gibi içeriden “yumuşak geçişle”. 2000’li yılların başında Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilan edildiği yıllarda tüm bunların mesajı verilmişti. Adım adım hepsi hayata geçirildi. Dolayısıyla Barrack bugün emperyalizmin bugüne kadarki saldırganlığı ve yayılmacı politikalarının üzerine sünger çekmeye çalışsa da mızrak çuvala sığmamaktadır. Öncelikle bunu not etmemiz gerekir.
Devam etmek gerekirse, emperyalizm açısından sermaye ihracı olgusu ve yerel düzeydeki işbirlikçi güçlerin ihyası meselesi birinci sırada olmaya devam etmektedir. Emlakçı büyükelçi bunu da açık bir şekilde ifade ediyor. Bağımsızlıkçı yönleri budanmış, siyasal İslâm aracılığı ile iğdiş edilmiş rejimlerin işbirliği sayesinde emperyalizmin ve özelde de İsrail’in bölgedeki ekonomik çıkarları garanti altına alınacaktır. Sermaye ihracı bu sayede gerçek bir sömürü aygıtı olarak işlev görmeye devam edecektir ve bu şekilde “barış içerisinde bir arada yaşamak” mümkün olacaktır. Tersi durumda, yani emperyalizme karşı çıkılması ya da ters düşülmesi durumunda savaş olacaktır. Barrack bizim dediğimizi yapmazsanız savaş çıkartırız demektedir. Not edilmesi gereken ikinci nokta ise budur.
Üçüncü nokta ise Ortadoğu’daki aşiret yapıları ile “modern kapitalist” devlet yapıları arasındaki çelişkiye yapılan vurguda gizlidir. Oryantalist ve sömürgeci mantığın dışa vurumu olan bu yaklaşım bir yandan aşiret yapılarını kutsar gibi görünüyor diğer yandan ise bunların yönetimi için ne merkeziyetçi ne de federal olmayan yapılar öneriyor. Tarihin çok geri basamaklarında yer alan aşiretler bugün hala sömürünün devamı için emperyalistler tarafından bir olanak olarak görülmektedir. Diğer taraftan bunların hepsinin tepeden yönetimi için de despotik ve İslâmcı iktidarların kurulması yine emperyalizmin bir yönelimidir. Geriye kalan şey ise Batı’dan ithal edilecek olan “demokrasi”dir.
Karşımızda yapboz haline getirilmiş bir Suriye var artık. Bozulan Suriye haritası bugün yeniden yapılırken bazı parçaları kaybolmuş ya da çöpe atılmış, bazı parçalarının rengi değişmiş, bazı parçaları ise farklı yerlere zorlayarak takılmış durumda. Emperyalistler ise bu durumu sanki hiçbir şey olmamış gibi normalleştirmeye çalışıyor. Şimdi bu yapboza bakarak Suriye’nin ve bölgenin geleceğine dair bazı değerlendirmelerde bulunalım.
EMPERYALİZMİN SURİYE OYUNU
Suriye’ye dönük emperyalist müdahalenin başlangıcının 2011 yılı olduğu, planların ise 2006 yılından itibaren yapılmaya başlandığı biliniyor. Emperyalizmin Ortadoğu’ya dönük yaklaşımının köşe taşlarını ise enerji kaynakları ve boru hatları üzerinde hegemonya, İsrail’in güvenliğinin alınması ve 20. yüzyıldan kalan rejimlerin değiştirilmesi oluşturmaktadır. Bu anlamıyla Suriye’deki Baas iktidarının yıkılması gerek Filistin meselesinde emperyalizmin ayağına takılan taşların temizlenmesi gerekse İsrail’in güvenliği ve İran’ın kendi bölgesine hapsedilmesi başlıklarında bir kazanım olarak görülmektedir. Suriye’ye dönük müdahalenin ve gelinen aşamanın bunlardan bağımsız değerlendirilmesi büyük bir yanlıştır.
Meseleyi demokrasi ve özgürlükler sorunu olarak gören liberal anlayış özünde emperyalist merkezler tarafından üretilen akademik, ideolojik ve siyasal yaklaşımların bir ürünü olarak gündeme gelmiş, emperyalizmin bölgeye dönük müdahalesini meşrulaştırmak amacıyla kullanılmıştır. Şu an ortaya çıkan ara sonuç ise Suriye’de radikal İslâmcı ve cihatçı bir yönetimin iktidara gelmesi şeklinde karşımızdadır. Emperyalizm ise bu iktidarın radikal tarafların budanarak “ılımlı İslâm” çizgisine gelmesi dışında bir önermede bulunmamakta, sermaye iktidarının tahkimatı ile birlikte esas meselenin “Demokratik Suriye”nin inşası olduğunu söylemektedir. Ancak Suriye’de barışın ve demokrasinin ancak emperyalizmle işbirliği aracılığıyla sağlanabileceği notunu düşerek…

KÜRTLER OYUNA MI GELDİ?
Konu ile ilgili bir diğer önemli mesele Suriye’deki Kürtler ile ilgili boyutu oluşturuyor. 2026 Ocak başı itibariyle yaşananlar Kürtler’in ABD tarafından büyük bir oyuna getirildiği ya da yarı yolda bırakıldıkları yönünde yorumları da beraberinde getirdi. ABD ile birlikte oyun oynamaya karar verdiyseniz, sürecin herhangi bir yerinde yarı yolda kalmanız ya da “oyuna getirilmeniz” yüksek olasılık dahilindedir. Mesele bunu ne kadar isteyip istemediğiniz ile ilgilidir. Kürt siyasi hareketi Suriye’de yaşanan sürecin önemli bir kısmında (özellikle 2014 itibariyle) bu oyunu oynamaya karar vermiş, ancak olay bir yerden sonra bir kumara dönüşmüştür. Kürt siyasi hareketinin Suriye pratiğine dair bazı noktaları belirgin hale getirmek gerekirse şunları ifade etmek yerinde olacaktır.
- 2014 itibariyle yürütülen IŞİD’e karşı mücadele süreci, Kürt siyasi hareketinin emperyalizm ile eklemlenmesinin yolunu döşemiştir. Bu bağlamda IŞİD’e karşı mücadele adı altında anti-emperyalizm geri plana atılmış ve bunun Kürt ulusal çıkarlarının bir gereği olduğu vurgulanmıştır. Ancak ulusal çıkarların öncelikli olarak anti-emperyalizm gerektirdiği gerçeği 2026 yılında ortaya çıkmıştır.
- Irak işgalinde olduğu gibi Suriye’de de başta ABD olmak üzere emperyalist güçler “kurtarıcı” olacağı yanılgısına düşülmüştür. Arap Baharı sonrasında “Kürt yazı” başlayacağı söylenerek statü talebi yükseltilmiştir.
- Kuzey Irak’tan Kuzey Suriye’yi de kapsayacak şekilde oluşacak bir Kürt koridoru emperyalizm tarafından da zaman zaman dile getirilen bir söylem olmuş, Kürt siyasi hareketi de bu eksen üzerinden hareket etmiştir.
- İsrail’in bölgede Gazze’ye dönük saldırganlığı ile başlayan “Ortadoğu’nun yeni dönemi”nde ve ABD’de Trump yönetimi ile birlikte ortaya atılan çizgi Amerikan barışıdır. Son gelişmeler ile birlikte ABD ve özelde Fransa Suriye’de kendi çıkarları doğrultusunda adımlar atmış ve Kürtler’in ne olacakları da bu merkezlerin belirleyiciliğinde gerçekleşmiştir.
- Kürt siyasi hareketinin karar alıcı noktaları açısından Suriye’nin üçte birinde bir Kürt devletleşmesine doğru evrilmek ABD desteği ve İsrail’in uzaktan kumandası olmadan zaten mümkün değildi. Son süreçte yaşananlar bunu teyit eden gelişmelerdir. Suriye’de Kürtler Baas sonrası yeni bir siyasal pozisyona yerleşerek doğal sınırlarına çekilmiştir.
- Suriye’deki cihatçı iktidar ile 10 Mart tarihinde anlaşma imzalayarak sonrasında büyük bir savaşa tutuşmak zaten sürecin doğasına aykırı bir tutum olurdu. Bizlerin doğrudan detaylarını bilemeyeceğimiz bazı anlaşmalar ve pürüzlerin giderilmesi ile birlikte akacak su deliğini bulmuş, Paris’te anlaşma yapılmış ve Suriye’deki güncel tabloyu açığa çıkartan adımlar atılmıştır. Dikkat etmek gerekirse gerek Abdullah Öcalan gerekse Mazlum Abdi bu çizginin (Amerikan barışı ve HTŞ ile uzlaşma, Türkiye’de çözüm süreci) bozulmayacağı bir noktada durmuştur.
- Kürt siyasi hareketine önerilen şey “kazan kazan” politikasına oynamak gerektiğidir. Büyük devletler ve bölge devletleri arasında ulusal, demokratik hakların kazanımına endeksli bir politika bugün Kürtler için çıkış yolu olarak gösteriliyor. Dolayısıyla Suriye ve Kürt sorunu denklemi gelecekte yeni boyutlar kazanmaya devam edecektir. Son tahlilde Kürt siyasi hareketinin ve Kürt emekçilerinin cihatçı bir yönetim tarafından baskı altına alınmasının sınırları olduğu da açıktır.
HTŞ SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ SAĞLAYABİLİR Mİ?
Bu soruya kısa yoldan hayır yanıtını vermemiz herhangi bir okuyucumuzu şaşırtmayacaktır. Nedenlerini sıralamak gerekirse HTŞ’nin cihatçı, karşı devrimci ve emperyalizm işbirlikçisi yanlarını başa yazmak gerekmektedir.
Bugün emperyalist merkezler ve onların ağzından konuşanlar, HTŞ’nin ve Colani’nin El Kaide’nin küresel cihatçı anlayışına sahip olmadıklarını, aslında onların yumuşak kanattan geldiklerini söylemeleri büyük bir reklam kampanyasıdır. Bu noktada, Suriye’de Baas iktidarına karşı “devrim havarisi” olarak lanse edilen Colani ve örgütü HTŞ ile Türkiye’de “1923 Cumhuriyet’i parantezini kapatmakla” övünen AKP arasındaki akrabalık ve paralellik ilişkisi öncelikle bir kenara yazılmalıdır. Buradan hareketle, Kürt meselesi üzerinden Colani yönetiminin Suriye’nin birliğini sağladığını düşünenler ve alkış tutanların büyük yanılgılarının farkına varmaları ve aynı yönetimin İsrail karşısında nasıl diz çöktüğünü de gözden kaçırmamaları gerekiyor. İsrail’in tarihsel olarak yerleşmek istediği ve Baas yönetimi var olduğu için adım atamadığı Golan tepeleri, HTŞ yönetiminde yaklaşık bir haftada İsrail’in denetimine geçmiş, devamında ise Suriye’de Dürziler’in İsrail’in egemenliğine girdikleri ilan olunmuştur. Sözün özü, HTŞ iktidarı devrim çizgisine değil karşı devrime hizmet etmiştir.
Özündeki emperyalizm ve siyonizm yanlısı tutumu nedeniyle bunlara göz yuman cihatçıların Türkiye’deki Siyonist İslamcılara taş çıkartan bu tavırları zaten Suriye’nin birliğini sağlamanın önündeki en büyük engel olarak görülmelidir. Devamında ise ikinci engel gericilikte aranmalıdır. Şu anda Suriye’yi yöneten ekip İslâmcıdır. Amaçları Suriye’de laik bir rejim kurmak değil, tersinden İslamcı bir iktidar kurmaktır. Sünnilerin, Alevilerin, Hıristiyanların, Dürzilerin yaşadığı Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü sağlayabilecek yolun başında laiklik olmazsa olmaz olarak görülmelidir. Yoksa çıkacak sonucun İslamcı faşist bir yapı ile mezhep savaşları arasında dolaşan bir Suriye tablosu olacağı açıktır. Somut pratik örneği de geçtiğimiz yıl içerisinde yaşanmıştır. Colani ile Mazlum Abdi ile 10 Mart tarihinde imzalanan anlaşmanın Alevi katliamının gölgesinde yaşanması önemli bir olgudur. Bu olguya şu pencereden bakmak mümkündür. Kürtleri masaya oturtmak için Aleviler katledilmiştir. Yani birliği sağlayacağı söylenen Colani yönetimi Kürtlere sopa göstermek adına Alevi katliamına imza atmıştır. Laikliğin olmadığı yerde mezhep savaşları ve katliamlar kabul görecektir.
Gazze gibi büyük bir yıkımı yaşamış olan Suriye’de gerek inşaat gerekse enerji alanları üzerinden büyük bir pazar açılmıştır. Aynen Türkiye’deki örneği gibi Colani de “Suriye’yi pazarlamakla mükellef” bir unsur olarak sahne alacaktır. Girişte yaptığımız alıntıda olduğu gibi emlakçıdan bozma büyükelçi Barrack’ın Suriye petrollerine yaptığı vurgunun nedenleri burada aranmalı, başta Türkiye burjuvazisi olmak üzere sermayedarların iştahının kabardığı not edilmelidir.
Bugün Kürt siyasi hareketinin tercihleri üzerinden geldiği nokta bir Amerikan barışına işaret ediyor. Suriye’deki “Siyonist İslamcı” yönetim de bu barışın içerisinde yer alıyor. Barzani yönetimi ve Fransa’nın yaşanan gelişmelerde ne büyük roller üstlendikleri anlatılıyor. Dürziler İsrail’e yanaşırken, Aleviler nereden gelirse gelsin özerklik talep ediyor. Türkiye sermaye devleti “Kürt sorununda çözüm” adı altında bölge politikası üretmeye devam ediyor. Ancak bu esnada ABD’nin Suriye’deki askeri üslerinin sayısı azalmıyor. İran’a dönük saldırgan söylemler hız kesmiyor. Tüm bunların bileşkesinde yer alan Suriye yapbozunun her an kırılmaya müsait bir masa üzerinde yapılmaya çalışıldığı açıktır.

