Cengiz Kılçer
Sovyet sinema yönetmeni ve senarist Sergey Yutkeviç’in 24.II. 1934’te, Moskova’nın soğuk bir kış gününde daktilosunun başına oturup yazdığı, “Aziz Dostlarım” diye başlayan 7 sayfalık mektubunu okuduğum an, zamanın içinde bir kapı aralandı sanki.
Orijinal daktilo nüsha, hâlâ mürekkebinin kokusunu taşır gibi… Bir yanda 1917 Ekim Devrimi’nin ateşiyle şekillenmiş, dünyaya yeni bir sinema dili armağan etmiş bir Sovyet yönetmen. Öte yanda 1923’te kurulan, hâlâ yolunu arayan, Batı’yla Doğu arasında, gelenek ile modernlik arasında köprüler kurmaya çalışan genç Cumhuriyet’in sanatçıları: Abidin Dino’ya, Fikret Mualla’ya, Nurullah Cemal’e, Cemal Nadir’e…
Bir Sovyet sanatçının Moskova’dan İstanbul’daki genç Türk ressamlara böylesine içten, böylesine ayrıntılı ve coşkulu bir mektup yazması, insanı hem tarihin hem sanatın tam ortasında bir zaman kapsülü bulmuş gibi hissettiriyor.
Bu 7 sayfa yalnızca birkaç sanatçının değil, bütün bir dönemin – genç Cumhuriyet’in kültürel uyanışının – capcanlı tanığı. Bugün Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu’nda, Abidin Dino Arşivi içinde korunan bu belge, sıradan bir mektup olmaktan çok öte: Bir keşif güncesi.
Sovyet sinemasının öncülerinden Yutkeviç, 1933 sonbaharında Türkiye’ye yaptığı yolculuğun izlenimlerini, İstanbul’da tanıştığı bu genç sanatçılara hitaben kaleme almış. Uzun, ateşli satırlar adeta bir manifesto gibi; yeni kurulan Cumhuriyet’in sanat ortamına dışarıdan, ama büyük bir hayranlık ve dayanışma duygusuyla bakan eşsiz bir tanıklık.
1934’ün Moskova’sundan yükselen bu ses, aradan geçen doksan yıla rağmen hâlâ taze, hâlâ heyecan verici. Yutkeviç’in mektubu, bir turistin notlarından çok daha fazlasını içerir. O, Anadolu’nun “nasırlı ve sert” toprağını, köylerinin kübik formlarını, Cumhuriyet’in onuncu yıl coşkusunu, Ankara’nın çöldeki mucizesini büyük bir hayranlıkla anlatır. İstanbul’u ise “sesini kaybeden şehir” olarak tanımlar; İstiklal Caddesi’nin kozmopolit kalabalığı, reklam ışıkları ve rumba nağmeleri arasında, yeni Türkiye’nin sesini duymakta zorlandığını itiraf eder. Ama işte tam bu noktada, Fikret Adil’in hasta yatağı başında, beyaz duvarlardaki tablolarla karşılaşır ve “kara göründü!” diye haykırır.
Bu keşif, Abidin Dino’nun çini mürekkepli fırtınalı desenlerinden Fikret Mualla’nın Paris kokan lirik sokaklarına, Nurullah Cemal’in disiplinli neoklasisizminden Cemal Nadir’in Amca Bey’ine uzanan bir sanat galerisine dönüşür. Yutkeviç, bu genç sanatçıları “kardeşlerim” diye anar; onların birkaç yıl içinde kat ettiği mesafeyi, yasaklardan özgürlüğe geçişi, yaratma hırsını hayranlıkla över. Ama aynı zamanda dostça bir uyarıyla seslenir: “Ressamın halka ihtiyacı vardır.” Onların bazı eserlerinde hâlâ “yabancı rüzgârlar” estiğini, tüccar semtlerinin kaosundan kaçarak tecrit atmosferine sığındıklarını nazikçe eleştirir. Sovyet sanatının kendi deneyimlerinden yola çıkarak, sanatın köklerini gerçeğin derinliklerine salması gerektiğini hatırlatır.
Bu mektup, 1934 Türkiye’sinde henüz yolun başında olan modern sanat hareketinin ilk uluslararası tanıklıklarından biridir. “d grubu”nun, Müstakiller’in, karikatür ve illüstrasyonun, afişin, kısacası grafik sanatların ateşli yıllarında, bir Sovyet yönetmenin gözünden yansıyan bu portre, hem gurur verici hem de sorgulayıcıdır. Yutkeviç’in satırları arasında, genç Türkiye’nin sanatçılarının hem ne kadar ileri gittiğini hem de halkla, toprakla, gerçekle bağ kurmak için daha kat etmesi gereken yolu görürüz.
Aradan doksan yıl geçmiş olsa da, mektubun soruları hâlâ canlı: Sanatçı, halkından ne kadar kopabilir? Yabancı etkilerle beslenmek mi, yoksa toprağın sıcak rüzgârını tuvale aktarmak mı? Ve en önemlisi, sanat sesini ne zaman “gür” çıkarır?
Yukeviç’in mektubu işte bu nedenle, 1934’ten bugüne uzanan bir köprü gibi, hâlâ okunmayı hak ediyor. Bugün yeniden gün yüzüne çıkarmak, yeniden okumak, yeniden paylaşmak istedik.

***
Aziz Dostlarım, Moskova, 24/II/1934
Sergey Yutkeviç
İstanbul’dan ayrılalı iki ay oldu. Yola, soğuk ve rutubetli bir aralık gününde koyulmuştum, paltomun içinde, koltuğumun altında, yağmurdan korumağa çalıştığım boru halinde dürülmüş, kâğıda sarılmış resimleriniz vardı, onları memleketime götürüyordum.
Onlarla beraber, bir az da, yeni Türkiye’nin yeni kültüründen bir şey de götürüyordum. Bu resimler benim için iki yönden önemli idi ve sebebini söyleyeceğim. Bu son bahar ilk defa olarak Türk kıyılarına çıktığım zaman, müşterek tanıdıklarımızdan bir müze memuruna yeni Türkiye resmini nerede bulabileceğimi, ressamlarla nasıl tanışabileceğimi sorduğum zaman, bana nazik olmakla beraber kayıtsız bir şekilde, resim sanatının Türkiye’de hemen hemen olmadığını, olanın da önemli bulunmadığını söyledi zaman acı acı gülmüş, üzülmüştüm. Ressam ve sinemacı gözümle, o zamanlar, İstanbul’da, adım başında, kâğıt, tual ve filme alınması gereken sayısız şekiller görmüştüm. Ve bir kaç gün sonra, beni Ankara’ya götüren ekspresin penceresinden etrafa bakınırken içimde bir sıkıntı ve şaşkınlık duydum.
Anadolu’da üç ay yaşadım, bu harikulade memleketi elimden geldiği kadar tanımağa çalıştım, birçok köy gördüm ve Cumhuriyetinizin onuncu yıl dönümünü nasıl bir sevinçle kutladığınıza tanık olmak zevkine vardım. Bu mutlu günlerde bütün memleketi, Ankara’dan İzmir’e, Çanakkale’den İstanbul’a ve tekrar Ankara’ya kadar dolaştım. Yolculuğum boyunca her gün yeni ve başka, haşmet, kudret ve ciddiyet dolu manzaralar gördüm, Anadolu’nun manzarası unutulamaz. Biriciktir ve anlatılamaz. Bu manzara can sıkıntısını gidermek için dolaşan turistlerin hoşlanacaklarından olmayabilir. Anadolu yaylasının vakur çizgilerinde kendine özgü bir güzellik vardır. Anadolu toprağı bir köylü eli gibi nasırlı ve serttir. Bir tepede durup da vadilerin ahenkli ve sonsuz dalgalarına bakılınca manzaranın öyle bir ilkel güzelliği vardır ki insanın kalbi sıkışır ve nefesi tıkanır. Etraf sessizdir. Buruşuklarla dolu gibi vadi öyle mavi ve şeffaf bir göğe bakar ki böylesi yalnız burada vardır. Nadir bulutların gölgeleri sarı vadiler üzerlerinde dolaşır. Zaman yoktur. Ve şayet uzaktan geçen kervanın Timurlengin muazzam ordusunun öncüleri olduğunu görür veya ufukta Roma lejyonlarının silahlarının parıltılarını fark ederseniz şaşmazsınız. Ve birden taşlıklı bayırda Don Kişotla Sanşo Pansa’nın sıska atı ile kurşuni katırı çıkıverecek beklenmedik bir şey olmaz. Neden bilmem, Cervantes’in İspanyası da bana bu kadar sert çorak ve mahzun geliyor.
Anadolu köyü. Fransa’ya kübizmi getiren görse kıskançlıktan ölürdü. Bu küçücük Anadolu köyü çorak aynı zamanda zengin formları ile bütün dünyanın kübik resimlerinden ne kadar daha güzeldir. Fakat en ilginç olanı şüphesiz ki çalışmaları, yaşamaları ve yüzleriyle insanlardır. Türkler hakkında ne kadar yanlış, basit fikrimiz varmış. Bir kaç amatör turistin seyyahın sigara paketleri üzerlerine çiziktiriverdikleri resimlerle yayılan gaga burunlu kara yüzlü Osmanlılar saçma karikatürlerden başka bir şey değildir. Türk tipleri çok değişiktir ve özelliklere sahiptir. İşte sarışın, mavi gözlü köylüler. İşte yüzleri rüzgâr ve güneşten yanmış, azimli çizgilerinizle kardeşleri, gocukları, kocaları ile el ele kurtuluş savaşlarını yapmış kadınlar.
Bunlar şekerleme kutuları üzerlerindeki şark üslubunda yapılmış esmer bebeklerden ne kadar farklıdır, İşte başlarında kasketler, bereler, izci başlıkları ile gülüşen kız, toz Kiri erkek öğrencilerden yeni kuşak. İşte, Anadolu toz renginde kumaşlardan giydirilmiş köylü delikanlılarından ordu. İşte Mustafa Kemal ordusunda hizmet etmiş yanık yüzlü yaşlı subaylar, saçları ağarmış albayla, generaller. Ve işte çelik renginde uzun paltolar ve pırıl pırıl çizmeleriyle şık genç subaylar. İşte Cumhuriyetin kendisine merkez seçtiği Ankara sokaklarında kaynaşan memurlar, milletvekilleri, gazeteciler, muharrirler. Ve nihayet işte Ankara, çölün gerçek mucizesi: Küçük bir kasabadan doğan kuvvetli, orijinal ve medeni şehir. Fakat Ankara’dan başka türlü, bahsetmek gerek, Türkiye’nin sembolü, Yakın Şarkın yeni Mekke’si bu şehirden özel olarak bahsedilmelidir. Benim bütün yapabildiğim bu şehirden bir filmdir. Ve şimdi, dostlarım, sizi hayal kırıklığına uğratacağım. Ankara’da yaşadığım için İstanbul’u sevmeği bilemedim. Şurası da doğru ki onu sevmeğe vakit bulamamıştım, orada çok az kaldım. Bununla beraber, kısa süren ve klasik turist gezintilerimde, bu şehri sevebileceğimi gösteren belirtiler olmamış değildi. Amma en hoşuma giden, “geçmiş” ten olan şeylerdi, Ayasofya’nın muhteşem kalkanlarındaki yaldızlı “hat”ların önünde duruyor, Sultan Ahmet’in harikulade minarelerini Yerebatan’da kayıkla hayretler içinde dolaşıyor, camilerin parmaklıklarını saygı ile seyrediyor, Kapalıçarşı’da antika satıcılarının ellerinden kurtulmaya çalışarak dolaşıyordum. Bir kelime ile benden evvel gelmiş binlerce turistin geçtiği geleneksel yollardan geçtim, ama bu beni tatmin etmedi. 1933 de, sadece bunun için Türkiye gelmiş olmak değmezdi. Beyoğlu Cadde-i Kebirinin adı İstiklal Caddesi olarak değiştirilmişti. Bu yerinde olmuştur, zira artık orada yabancı üniformaların kaynaştığı görülmemektedir. Bunlar henüz karaya çıkıp yerleşmişlerdi ki adı duyulmammış bir generalin çelik eli onları gelip süpürmüştü ve şimdi bu iş merkezinde acele acele koşuşanların faaliyeti, kalabalığı vardı. Fakat burası ger de fazla kozmopolitti. İstanbul’u bir çeşit küçük Paris haline getirmiş kabareler artık yok tu, amma kirli yan sokaklar hâlâ vardı. Artık fes giyilmiyordu ama kübik omuzlu ceketler hâlâ gülünç sayılmamakta idi. Kadınlar yüzlerini açmışlardı ama kozmetik boyalar altında gizli kalmakta devam ediyor. Cadde gürül tülüdür, taksiler boğuk seslerle havlıyor, reklamlar bin bir ışıkla parıldıyor, sinemaların kapılarından rumba ve tango nağmeleri boşalıyor, sigara ve gazete satan dükkânların zilleri duyuluyor. Aklıma Mayakovski’nin şu mısraları geliyor: “Yol, dilsiz, kıvranıyor Söylemek ve haykırmak için bir şeyi yok Ve en iyi şairlerinden Nazım Hikmet, İstanbul’a “sesini kaybeden şehir” demiştir. Hakkı var. Bu Babil havası içinde, şehir sesini kaybetmiştir, Yeni Türkiye’den bir şeyler duymak güçtür. Sizinle, dostlarım, bu İstiklal caddesinde karşılaştım, müşterek dostumuz Fikret Adil’in evinde. Heyetimizin seyyah atı esnasında Fikret Adil Anadolu Ajansı adına bulunuyordu zaman tanışmıştık. İş üzerinde bütün gerçek gazete ciler gibi, neşeli, iyi, cerbezeli ve hayat dolu idi. Fakat a iş azalır veya hiç olmazsa Fikret Adil hastalanırdı. Ve siz, aziz dostlarım, onun bu hastalığı ile eğlenir, hayali olduğunu ileri sürerdiniz. Ne olmuş sanki? Ben “yaşasın hastalığı” diyeceğim, çünkü sizi bu sayede tanıyabildim.
Fikret Adil hastalandı, ben de onu görmeğe gittim. Evi İstiklal caddesinde idi oraya gidebilmek için evvela bir koridordan bir bahçeye geçmek, sonra dar bir hanın beşinci katına tırmanmak gerekti. Burası Galata kulesi hizasında idi. Ev, şehrin bu kısmında limandan bakıldığı vakit minyatür de bir New York manzarası veren bir semtinde idi. En üst katta, rahat, küçük bir apartmanda, Fikret Adil, hasta, yatıyordu. Balkondan, Halice, İstanbul’a, Üsküdar’a göz kamaştıran bir manzara açılıyordu. Daha ilerde siluetlerinin ahengi ile şaşırtıcı Adalar ve Marmara uzanıyordu. Fakat beni ilk bakışta şaşırtan bunlar olmadı. Apartmanın beyaz duvarlarında tablolar vardı. Kendimi tıpkı Kristof Kolonbin “kara göründü” diye haykıran gemicinin sesini duyduğu andaki gibi hissettim. Ve Fikret Adil, hemen, önüme, bir dolaptan çıkardığı resimleri serdi: gravürler, desenler, akrilikler… Ve nihayet uzun zamandır beklediğim şey oluverdi, yeni Türkiye’nin sanatını keşfedebilmiştim. Yalan söylemiyorum dostlarım, ertesi gün konuşmak üzere toplandığımız zaman söylediklerim sadece bir misafir nezaketi icabı şeyler değildi. Nihayet kardeşlerimi, gerçek sanatçıları bulduğum için sizlere minnettardım ve bu benim en mutlu bir günüm oldu. Ama ilk önce beni en şaşırtan ve memnun eden ne olmuştu? Bu, sanat kültürü seviyesi idi. Daha yakın zamanlara kadar insan tasvirinin yasak edilmiş olduğu bir memlekette, bir kaç yıl içinde sizleri zengin resim kültüründen ayıran memleketlerde aranızdaki mesafeyi kapatmıştınız, körlükten görür duruma geçmiştiniz, gözün artistik kültürünü elde etmiştiniz. Bundan sonra, inkâr edilmez kabiliyetiniz geliyor! Gerçek sanatçıyı zanaatçıdan ayıran bir kabiliyet. Üçüncü olarak gelen her genç milletin sanatçısında görülen çalışma kabiliyeti, yaratma hırsı, yorulmak bilmezliğinizdi. Dördüncüsü, eserlerinizdeki çeşitlilikti. İmkânlarınızı, kuvvetinizi harikulade, grafikte, grafikte afişte, karikatürde, kitap illüstrasyonunda nasıl denediğinizi gördüm, bütün bunlar küçük odada yerlere serilmiş gözlerimin önünden geçip duruyordu. Sizi samimiyetle tebrik ediyordum, karşımdakiler birer üstattı. Fakat bütün bu eserlerin sahiplerinin simaları bende, teker teker, sonradan belirdiler. Sizlerle birer tanıştım, üsluplarınızı tetkik ettim, ellerinizi sıktım, konuştuk, tartıştık. Sonra, Fikret Adil bana kimliklerinizi anlattı ve müsaadenizle şimdi sizden, uzak ve karlı Moskova’dan bahsedeyim. İlk olarak gözlerimin önüne, siz, Abidin Dino geliyorsunuz. Sizin hakkınızda sözü Fikret Adil’e barakalım, bakınız ne yazıyor: “1911 de doğdu. Osmanlı İmparatorluğunun en eski ve tanınmış ailelerindendir. Büyük babası Abidin Paşa çok tanınmış bir edip idi. Dört erkek kardeştirler, üçü ressamdır. En büyükleri, Ali, Yunanistan’da karikatürist olarak çalışmaktadır. Ortancası, Arif (kendisinden sonra bahsedeceğiz) ve en küçükleri, bebek, Abidin. Kendi kendisine yetişti, hiç bir akademide okumadı. Abstaksiyona büyük eğilimi var. Çizgilerde büyük usta. “d” grubu üyesi.
Demek 22 yaşındasınız ve hiç bir akademide çalışmadınız halde bu çizgi mükemmelliğini desendeki o şaşmazlığı ve bazen aşılmaz usta Cocteau’nunküna benzer vecizliği nasıl edindiniz? Sizi, odaya, her zamanki gibi saçlarınız karışmış, her zamanki gibi şapkasız dolaşmak sizin Beyoğlu’nun fazla şık gençlerine karşı kafa tutuşunuz olacak) ve bir az köşeli ve ilcaî girişinizi hatırlıyorum. Uzun ve kemikli parmaklarınızla küçük bir çini mürekkebi şişesinin tıpasını açıyor, oraya, stilo gibi cebinizde taşıdığınız fırçanızı batırıyorsunuz, sonra kâğıt parçalarına sürüyorsunuz.
Çizgi ve helezonların ahengi. Bunlar sizin nefes alışınızın, nabızlarınızın, kalbinizin atışlarının ahengidir. Sizin için elzem, fizyolojiktir. Durmadan, yer, içer, uyur, sever gibi resim yapmanız lazımdır. Yaratmak isteğinizde zapt edilmezsiniz. Ve odadan, kahveden, sinemadan çıkarken peşinizden çın mürekkepli kâğıtlar uçuşur. Her yerde sabırsız elinizden eserler henüz yaratılmamış şaheserlerinizden cömertçe krokiler bırakırsınız. Ne üzerine olursa olsun çizer, sonra buruşturur, ceplerinize sokar, masalarda sandalyelerde, yatak üzerlerinde unutur, sepetlere, çöp tenekelerine atarsınız. Sanki kendinizi etrafınızdaki şekillerden kurtarmak ister, beceremezsiniz. Onlar sizi sarar ve siz de durmadan çizer, çizersiniz. Susamış yolcu nasıl soğuk suya saldırırsa siz de aynı hırsla resim yaparsınız. Kendinize karşı amansızsınızdır, yaptığınız yüz desenden doksan dokuzumu yok etmeğe çalışırsınız. Ama dostumuz Fikret daha aklı başındadır, hiç sesini çıkartmadan yok edici elinizden kurtulabilmiş krokileri toplar. Aralarında küçük şaheserler vardır. İlham sizi bir kasırga gibi sarar, içinize girer ve o zaman çini mürekkebi gibi siyah, iri gözleriniz daha kuvvetle parlar, fırçanız daha asabi harekete gelir. Ve desenler, krokiler devrelere ayrılır. Ben bunlardan ikisini tanıdım: “parmaklar devresi” ile “esrar devresi”ni. Birincisinde parmaklar çıldırmıştı. Ellerden ayrılmış parmaklar. Ne bilek ne de el, sadece ve yalnız parmaklar, en şaşırtıcı, en akla gelmedik şekillerle birbirlerine dolanıyor. Bu uygunsuzca uyduruşlarda çok çekici ve aynı zamanda gerçekçi bir şey var. Abidin’in parmakları, Nevski kıyılarında Major Kovalev’in burnu gibi dolaşıp durmaktadır. Bana öyle geliyor ki Abidin Gogol’un harika bir illüstratörü olabilir.
İkinci devrenize “esrar kâbusları” adını verdiniz. Çizgi burada sinirli, zikzaklı ve müphem oluyor. İnsanlar, eşya, şekillerini kaybediyorlar. Esrar çubukları çogalıyor, büyüyor, biçimleri korkunçlaşıyor ve nihayet Mars halkının Wells’in romanlarda dünyaya attıkları güllelerin şekillerini alıyor. Kâğıdın beyaz sisinin ardından yalvaran, kancalamış parmaklar beliriyor, gözler çalışıyor, esrarkeşlerin başları titreşerek gerilere devriliyor. Esrar dumanları arasında, vücutlar, insan şekillerini kaybediyorlar. Ve hummanın kâbuslarını çizdiği bu kâğıtların yanında hemen hemen Madonna’ya benzeyen bir kadın görülünce şaşkınlık artıyor. Vakıa bu da bir hayaldir, amma hafif, şeffaf, belki de İlkel İtalyan Üstatlar yüzünden belirivermiş bir hayal. Ve yanı başında, tekrar, yüzleri çarpılmış kadınlar. Meçhullerde uçan masalar etrafında çiftler. Bulut gibi sarhoş olup evine dönen, kendini yatağa atan biri böyle şeyler görür. Fakat birden çizgi düzelir, sertleşir, vuzuh peyda eder. Bir sarhoş, birden hakarete uğradığını anlarsa böyle olur. Ve o zaman, Abidin’in günümüz İstanbul’undan en güzel tasvirlerinden olan ayakkabı boyacısı ortaya çıkar.
Burada bir tartışmamıza dönmek istiyorum, amma… içeriye koşarak Fikret Mualla giriveriyor, ev sahibi ona eliyle işaret ediyor: “1909 da doğdu. Babası bir memurdur. Birçok tartışma yüzünden beraber oturmuyorlar. Manheim, Berlin ve Paris’te tahsil etti ve çalıştı. Yabancı memleketlerde başarılı sergiler açtı. Hiç bir resim derneğine girmemiştir.”
Fikret Mualla, Abidin kadar değişik ve cömerttir, amma ondan çok fazla kendi başına buyruktur. Yalnız Utrillo’nun tuallerinde gördüğüm lirik bir sıcaklıkla çizdiği eski İstanbul sokakları resimlerinde Parisli yaramaz çapkınların havası vardır. Her zaman parlak desenlerinde (anilini boşuna kullanmıyor) cambazların ve dansözlerin mayolarındaki pulların parıltıları gözükür, bu renkli âlemin kalbine çok yakın olduğu ve bundan hoşlandığı anlaşılır. Fakat çıplak krokileri geçek bir usta olduğunu asırların kültüründen faydalanmasını bildiğini göstermektedir.
Onun yanında, akıllı uslu, ciddi duruş örneği olarak Münif Fehim var. İnce akuarelleri, üzerindeki titiz çalışmalar bunların kitap için yapılmış olduğunu belirtiyor. İşten anlıya biri acem minyatürlerini derinden tetkik etmiş olduğunu görür. Münif Fehim hakkında şunları öğreniyoruz: “1399 da doğdu. Babası, Padişahlar zamanında Türk Tiyatrosunu kuran ilk aktördür. Ressam olarak Münif kendi kendisini yetiştirmiştir. Karikatürü, dekorasyonu ve kitap illüstrasyonunu sever. Kız kardeşi de ressamdır ve illüstrasyon yapar.
Sağ kanadı temsil eden Münif’in aksine, sol kanatta, teşkilatçı ve üstat Nurullah Cemal’i görüyoruz. 1904’de doğmuş, İstanbul’da G.S. Akademisinde, sonra Paris Akademisinde tahsil etmiştir. Paris’te Ernest Laurent, Fernand Léger atölyelerinde çalışmıştır, Paris, Viyana, İstanbul’da sergilere iştirak etmiştir. Müstakiller Cemiyetinin ve d grubunun (avant-guarde dernek) kurucu ve faal azasıdır, sanat mahsulünün plastik olarak ifade edilen bir düşünce neticesi olduğunu ileri sürmektedir. Sanatta, der, ne tesadüfe ne de tuluata yer vardır.
Nurullah Cemal hayatta şık ve zevkli elbisesi ile olduğu gibi sanatta intizamı ve itinası ile dikkati çeker. Bu hususta bohem arkadaşlarından bir parça ayrılır. Eserlerinde hesaplı, takipçi, mantıki ve terbiyelidir. O0 kadar terbiyeli ki, şişman güzelleri tasvir eden kalın, ağır krokilerinde fütürizmin yerini almış modern İtalyan neoklasik okulunun etkilerini kabul eder.
Nurullah Cemalin teşkilatçı rolü ve kültürlü disiplini genç Türkiye’nin sanat dünyasının gelişmesinde büyük önem taşır. Müstakiller Cemiyetini kurmak için Türk ressamlarına bir araya getirmiştir. Bu cemiyet yeni doğan Türk resminin ruhu olmuştur. Fakat bununla yetinmemiş d, grubunun başına geçmiştir ve bir de sergi tertip etmiştir.
Aziz Nurullah Cemal: Nazari tartışmalarımızda size kim bilir ne kadar anlaşılmaz götündüm? Size ihtilalden ve bir ressamın düşünce eğilimlerinden, bir amaca atılışından bahsediyor, bunlar bir ressamın muhakkak sahip olması gerektiğini söylüyordum. Nerede kaldı ki o ressam sizin gibi bir Renaissance arıyorsa. Gayet nazik, bana hak veriyordunuz, fakat aynı zamanda ve gayet terbiyeli, ihtilalin genel olarak şekillerle ifade edildiğini, bununla beraber bir elmanın bir şişenin “gerici” ya da “ilerici” olarak gösterilebileceğini sözlerinize ekliyordunuz.
Ben de, sevimli bir tarzda, size hak veriyor, fakat inatçı bir iddia ile düşüncelerimi savunuyordum.
Evet, ama Fikret Adil’in bana uzattığı resimler daha bitmedi. Ne garip görünüş bu! Yüzlerce kâğıt üzerine hemen hemen kuru bir fırça ile yapılmış desenler. Her şey var. Atlar geyikler, kuşlar ki hepsi insana benziyor ve kuşlara benzeyen insanlar, baş aşağı bakılabilen arabeskler, çünkü bunlar birer süs olabilecek kadar anlam vermekten kaçınılarak yapılmış. Bunların yanında dış mahalleler, köy manzaraları. Bunlar stilize Türk manzaralarının ilk araştırmalarıdır. Bu mutedil, cömert, asabi tarz bana yabancı gelmiyor. Bunlar Arif Dino’nun resimleridir.
Abidin’in ağabeyi. “1894 de doğdu, Avrupa’nın başlıca merkezlerinde tahsil etti.” Burada, sevimli Fikret Adil, beni memnun etmek, belki de dostunun hayatı hakkında verdiği bilgiye bir çeşni katmak için ilave ediyor: “Cenevre’de iken Karl Marks üzerine tetkikler yaptı”.
Arif Dino ile şahsen tanışamadım, fakat kendisinin en iyi afiş ressamı olarak tanındığını biliyorum ve arkadaşlarının aksine, çok işi var.
Cemal Nadir de onun kadar meşguldür. Cemal Nadir Türkiye’nin en iyi karikatüristidir ve bana Boris Efimoff’u hatırlattı. İkisinin de geniş çalışmaları gazetelerde görülür Cemal Nadir’in her gün, gazetesinin ikinci sayfasında, gündelik hayata, politikaya ait bir seri karikatürü çıkar. Bunda başlıca rolü meşhur “Amca Bey” oynamaktadır. Amca Bey Türkiye halkı arasında çok tanınmış bir kişiliktedir.
Cemal Nadir 1902 de Bursa’da doğmuştur. Kendi kendisini yetiştirmiştir. Cemal Nadir’in kudreti yalnız deseninde değil, öncelikle konularını kendisinin yaratmış olmasındadır O, mizahını darbı mesellerden, halk yaşayışından alan bir çeşit hicivci, komik müelliftir.
Aziz Dostlarım,
Bakıyorum, mektubum uzuyor. Şimdi, müsaadenizle size bir kaç dostane sual soracağım. Bunlara sizler de aynı dostluk ve samimilik içinde cevap veriniz. Büyük halk kitleleri henüz eserlerinizi tanımadığı için çalışmanın sizler güç olduğunu biliyorum. Aranızdan hiç biri daha şöhrete ulaşamadı, hatta sizi bir az kaçık bulanlar bile var. Bir kaçınızın devamlı bir işi de yok. Büyük boyda tablolarınızın az oluşunun tual, boya gibi malzeme almak için para yokluğundan ileri geldiğini bile kabul ediyorum. Fakat bunlar geçici güçlüklerdir. Bana en ciddi görünen şey, sizin memleketin genel yaşayışından çok uzakta oluşunuzdur. Hatta bana öyle geldi ki kendinize yarattığınız bu tecerrüt havası içinde bazen nefes bile almakta güçlük çekiyorsunuz. Ressamın halka ihtiyacı vardır. O olmadan ne gelişebilir, ne de büyüyebilir. Tabii siz de onu arıyorsunuz, sergiler tertip ediyorsunuz. Amma bu yetişmez. Evet, memlekete henüz yeteri kadar bağlı değilsiniz. Belki de hükümet resimle propaganda meselelerine kâfi derecede önem vermiyor halbuki bu alanda neler yapabilirsiniz. Fakat sizin de bu konuda bir mesuliyet payınız olduğunu kabul ediniz. Sanat, kökleri gerçeğin derinliklerine inmedikçe gelişemez. Ressam gerçeklere ne kadar bağlanır, etrafı ile ne kadar mutabakat temin ederse, sanatı o kadar kuvvetli olur ve kolaylıkla güçlükleri yener.
İstanbul deniz yollarının buluştuğu bir yerde uyumaktadır. Boğaziçi’nden ne rüzgârlar geçmektedir. Bir ebedi rüzgâr sularında dalgacıklar peyda eder. İstiklal caddesinde de başka rüzgârlar esmektedir. Nâzım Hikmet İstanbul için ‘sesini kaybeden şehir’ demiştir Eserlerinizden bir kısmı da ‘yabancı bir ses’ tarafından yaratılmıştır. Kâğıtlarında da yabancı rüzgârlar hışırdamaktadır ve orada Anadolu yaylasının sıcak rüzgârını duymuyor. Biliyorum, içinizden çoğu tüccar semtlerinin kaosundan nefret etmektedir. Onları gülünç şekillere sokarak kendileriyle alay ediyor, cezalandırıyorsunuz. Amma daha ziyade onlardan kaçmayı tecerrüt havanızda gizlenmeği tercih ediyorsunuz. O zaman sanatı gerçeğe bağlayan son ipler kopuyor. Abidin’in desenlerinde parmaklar egzotik çılgın kombinezonlarla sarışıyor, esrar kâbusları hak kazanıyor.
Münif Fehimin neşeli desenleri İngiliz illüstrasyonlarına çok benziyor. Fikret Mualla’nın resimleri arasından bazen Van Dongen bazen Marie Laurencin’ler beliriyor. Nurullah Cemal’in desenleri üzerlerinde fazla durulmuş görünüyor ve Cemal Nadir’in zehirli Amca Beyi birden zavallı ve zararsız bir göbekli adamcağıza dönüveriyor.
Sizin bu “hastalıklarınızdan” bu kadar samimi bahsedişimin sebebi, bizim Ressamlar Cemiyetimiz üyelerinin de aynı hastalığa tutulmuş oldukları içindir. Amma bu hastalıkların vaktinde farkına vardık ve ondan kurtulmaya samimiyetle çalışıyoruz. Öyle sanıyorum ki bizim ressamlarımız gerçeklerden ayrılma tehlikesini tamamen kabul etmekte, yaratma imkânlarının hangi manialarla karşılaşacaklarını bilmektedirler. Ressamlarımız atölyelerinin kabukları içine kapanmak adetlerini öldürmeye gayret ediyorlar. Onlar hayatı her yerde, yalnız büyük bir, iki şehirde değil, köylerde, fabrikalarda, orduda, çiftliklerde, okullarda aramaktadırlar. Manevralara, seferlere iştirak ediyorlar. Nerede bir yeni hayat, bir yeni topluluk, bir millet varsa oradadırlar.
Mayakovski’nin en iyi şiirlerinden birinin adı “Gür sesle”dir. Size veda makamında “bütün gür seslerinizle çalışınız” diye dostça bir tavsiyede bulunuyorum. Sizin resim ve grafik sanatınız, tıpkı benim sinema sanatım gibi beynelmileldir. Ve ben isterim ki, o kadar az tanıdığımız fakat çok tanımak istediğimiz yeni Türkiye’yi ilk olarak sizin seslerinizden öğrenelim. Hepinize dost ve içten bir veda.

