Yoksulluk kapitalizmin istenmeyen değil zorunlu sonucudur

Dergi Dosya Sayı 13 (Mart 2022)

Ulaş Karadağ

Hukuk Defterleri dergisinin ‘güvencesizlik’ sayısına yazdığım bir yazıda, güvencesizliğin kapitalizmin yalnızca son dönemine ait bir olgu olmadığını, aksine, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel kuruluşuna kayıtlı olduğunu açıklamaya çalışmıştım. Bu yazıda da benzer biçimde, yoksulluğun kapitalizmin istenmeyen bir sonucu değil, onun kaçınılmaz etkilerinden biri, zorunlu bir sonucu olduğunu vurgulamaya çalışacağım. 

GİRİŞ: KAPİTALİST İDEOLOJİ VE YOKSULLUK

Yoksullukla ilgili, kapitalist ideoloji tarafından üretilen argümanların birçoğu, onun aslında ‘istenmeyen’, kapitalist sistem içinde pekâlâ ‘ortadan kaldırılabilir’ ya da ‘hafifletilebilir’ bir olgu olduğuna işaret eder (toplumda da bu algı yaygındır). Bu argümanlara göre, doğru sosyo-ekonomik politikalar veya yapısal-sistemik reformlar eliyle yoksulluğu ve gelir dağılımındaki adaletsizliği azaltmak mümkündür. 

Bir başka yaygın argüman ise, yoksulluğun kaynağının kapitalist üretim ilişkilerinde değil, nüfus artışı ile dünya kaynaklarının/zenginliğinin tüketimi arasındaki korelasyonda yattığına dikkat çeker. Buna göre yoksulluk ve sefalet, nüfusun aşırı artışından kaynaklanmaktadır. Belirtmek gerekir ki Malthusçu bu argüman, yoksulluğun ve gelir adaletsizliğinin dünya çapındaki dramatik artışı karşısında bir hayli karşılık bulmaktadır. Yoksulluğun küresel artışı bu görüşe göre, dünyanın, ‘dünya nüfusunu’ artık kaldıramıyor olmasından kaynaklanıyor. Hatta Malthus’a göre, savaş, salgın vb. durumlar dünya nüfusunu azaltan tedbirler olduğu içindir ki, koronavirüs pandemisinin hükümetler tarafından bir tedbir olarak araçsallaştırıldığı dahi öne sürülebilmiştir.

Öte yandan, sözü edilen yapısal-sistemik reformlar, pandemiyle birlikte kapitalist elitler tarafından daha da fazla dile getirilir oldu. Bunun önemli örneklerinden biri, Dünya Ekonomik Forumu kurucusu ve başkanı Klaus Schwab’ın büyük sıfırlama (great reset) önerisidir. Schwab, salgından en çok etkilenen ülkelerin, dizginlenmemiş neoliberal politikaları en fazla uygulayan Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi ülkeler olduğunu belirterek neoliberalizmin artık miadını doldurduğunu ifade etmişti. Bu bağlamda Schwab, neoliberalizmden covid-sonrası bir aşamaya geçilmesi gerektiğinin altını çizerek, nasıl 2. Dünya Savaşı’ndan sonra “yoksulluğu sona erdirmek, çocuk ölümlerini azaltmak ve okuryazarlığı yaygınlaştırmak için benzeri görülmemiş adımlar” atıldıysa, benzer bir projeye yeniden ihtiyaç duyulduğunu vurgulamaktadır. Burada temel kaygı, eşitsizliklerin ortadan kaldırılması değil, kapitalizmin restorasyonudur. Bölüşümdeki adaletsizlik veya gelir adaletsizliği, onurlu ve insanca bir yaşama engel olduğu için değil, ekonomiyi kırılganlaştırdığı için sorun teşkil eder.

Eşitsizliklerin kapitalizme içkin olduğunu ileri sürdüğü halde bu reformcu düşünceye bağlı kalan, ‘doğru’ politikalarla zenginliğin bölüşümündeki adaletsizliğin hafifletilebileceğini öne süren yaklaşımlardan en popüleri ise büyük olasılıkla Thomas Piketty’nin yaklaşımıdır. Korkut Boratav’ın altını çizdiği üzere Piketty, “doğrudan doğruya kapitalizmi kötülemek beni ilgilendirmiyor. Adil bir toplumsal düzeni hayata geçirecek en uygun kurum ve politikalara katkı yapmak ile ilgileniyorum” diyerek, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliği veraset ve intikal vergileri yoluyla hafifletmeyi önerir. 

Bütün bu yaklaşımlardaki sorun, yoksullukla kapitalizm arasındaki temel bağıntının; bir başka deyişle, tarihsel gelişimin belirli bir aşamasına denk düşen özel bir ilişkinin isteyerek ya da istemeden göz ardı edilmesidir. Yoksulluk bu yaklaşımlarda kapitalist üretim ilişkisinde temellendirilmez. Genellikle adını açıkça koymasalar da kapitalist ‘sömürü’nün ve onun bir görünümü olan ekonomik eşitsizliğin, bir bölüşüm sorunu olduğu ima edilir. Oysa Marksizme göre sömürü ve yoksulluk, bir üretim (biçimi/tarzı) sorunudur. Kapitalist yoksulluk da bu nedenle, kapitalizmde 1) zenginliğin nasıl üretildiğiyle, 2) kapitalist üretim tarzının kendisini nasıl yeniden ürettiğiyle ilgilidir.

KAPİTALİST ÜRETİM VE YOKSULLUK

Kapitalist üretim, bilindiği üzere meta üretimidir. Ama mal ve hizmetlerin üretimi olduğu kadar değer üretimidir de; yani kapitalistin elindeki sermayenin daha da değerlenmesidir. Bu ‘daha da değerlenme’ (artı-değer) genellikle ‘kâr’ olarak bilinir. Üretimden kâr etmenin temel koşulu ise emek gücünün metalaşmasıdır. Çünkü kâr üretimi, özgül bir meta olarak emek gücünün sömürülmesiyle mümkündür.

Marx, tarihsel gelişimin belirli bir aşamasında, üreticilerin zorunlu olarak meta üreticisine dönüştüğünü vurgular. Metanın, zenginliğin genel biçimi olarak ortaya çıkması ise emek gücünün metaya dönüşmesiyle mümkün olmuştur. Marx, emek gücünün bir meta olarak piyasaya çıkmasının iki nesnel koşulu olduğunu söyler. Bunlardan ilki, emek gücünün, emekçi tarafından piyasada özgürce satılabilmesidir. İkinci koşula göre ise, emek gücü sahibinin “satabileceği başka metalar bulunmamalı, kendi emek gücünü gerçekleştirmek için gerekli olan her şeyden yoksun” olmalıdır. Bu bakımdan, kapitalist üretim karşılıklı iki rolün varlığını şart koşar: “Kâr elde etmeye çalışanlar sermayedar rolünü üstlenirken, bu kârı besleyen artık emeğinden vazgeçenler ise emekçi rolünü üstlenirler”. 

Marx’a göre, “kapitalist, değerin çoğaltılmasının fanatik taraftarı olarak, insanlığı insafsızca sırf üretim için üretimde bulunmaya … zorlar”. Yaşamını idare ettirmek için emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan emekçi, işte bu zorlamaya tabi kılınır. Emeğin yoksunluğu, sömürüsü ve yoksulluğu sermaye birikiminin temel yasalarına içkindir. Marx bunu Grundrisse’de şöyle ifade eder: “Özgür işçi kavramında onun bir yoksul olduğu zaten içerilir: gücül bir yoksul. Özgür işçi, ekonomik koşulları bakımından salt canlı emek gücüdür ve böylece yaşam gereksinimlerine boyun eğdirilmiştir”.

GÖRELİ ARTIK-NÜFUS VE YOKSULLUK

Emeğin yoksulluğunun sermaye ilişkisinde halihazırda içerilmesinin yanı sıra bu yoksulluğun başkaca ekonomik ve ekonomi-dışı araçlarla sürdürülmesi, kapitalizmin bütünsel yeniden üretimi için kuşkusuz önemli bir rol oynar. Bu nedenle sermaye, emeği zorlayıcı piyasa koşullarıyla disipline etmenin yanı sıra, gerek işyerindeki emek denetimi teknikleriyle gerekse de devletin ideolojik ve baskı aygıtlarını işe koşarak emeğin yoksulluğunu süreğenleştirir.

Yoksulluğun yeniden üretimi anlamına gelen bu süreçte belirleyici olan etkenlerden biri de ‘göreli artık-nüfus’ üretimidir. Fakat bu nüfus fazlasının üretimi, kapitalizm açısından ‘istenmeyen’ bir şey değil, bir zorunluluktur. Marx, kapitalizmin, göreli olarak, yani “sermayenin ortalama değerlenme ihtiyaçları açısından” fazla olan bir artık işçi nüfusu ürettiğini söyler. Bir başka deyişle göreli artık nüfus, “kapitalist birikim sürecinde sermayenin genişlemesi için gerekli olandan daha fazla emekçi nüfus ile kendisini durmadan üretmesidir”.

Artık-nüfus dinamik bir toplumsal ilişkidir. Bunun nedeni, sermaye birikiminin gerek sermayedar gerekse işçiler bakımından dinamik bir süreci ifade etmesidir. Göreli artık-nüfusun oluşumunun bu bakımdan, sermaye birikiminin işçiler üzerindeki dinamik boyutlarından biri olduğu söylenebilir. Nitekim Marx, Kapital’in “Kapitalist Birikimin Genel Yasası” başlıklı bölümünün hemen başında “sermayedeki büyümenin işçi sınıfının kısmeti üzerindeki etkisini” ele alacağını yazar.  

Göreli artık nüfusun üretimi, Marx’a göre kapitalizme özgü bir nüfus yasasıdır. Marx, kapitalist üretimin tarihsel gelişimi içinde teknoloji ilerledikçe sermaye üretkenliğinde bir artışın meydana geldiğini belirtir. Fakat, teknoloji ve makinelerin üretimde kapladıkları yerin artışıyla birlikte emek gücünün sermaye bileşimi içindeki oranı azalır. Marx şöyle yazar:

Ne var ki, ister bir koşul isterse bir sonuç olsun, emek üretkenliğindeki artışı ifade eden, üretim araçlarının büyüklüğünün, bunların parçası haline gelen emek gücüne göre artmasıdır. Yani, emek üretkenliğindeki artış, kendisini, emek kütlesinin, bu emek kütlesi tarafından harekete geçirilen üretim araçları kütlesine oranla azalmasıyla, ya da emek sürecine katılan öznel faktörün aynı süreçte yer alan nesnel faktörlere oranla büyük olarak azalmasıyla gösterir”.

Bu durumda emek üretkenliği arttıkça ve toplam sermaye büyüdükçe, emek talebindeki büyüme, toplam sermayenin büyüklüğüyle orantılı olarak düşer. Haliyle sermaye için, emek talebinin eskisine göre azalmasının yanı sıra halihazırda çalışmakta olan işçileri çalıştırabilme kapasitesi dahi düşeceğinden, sermayenin değerlenme ihtiyacına nazaran -göreli olarak- fazlalaşmış bir işgücü nüfusu oluşur. 

Sömürülmeye hazır bir artık kitlenin -yedek bir sanayi ordusunun- varlığı ise, sermayenin emek karşısındaki pozisyonunu çok daha fazla avantajlı hale getirmektedir. Marx’ın cümleleriyle ifade edecek olursak;

“… yedekte bulunan kısmın rekabet yoluyla çalışmakta olan kısım üzerinde yarattığı baskının artması, çalışmakta olan işçileri aşırı çalışmak ve sermayenin diktasına boyun eğmek zorunda bırakır. İşçi sınıfının bir kısmının aşırı çalışması ile diğer kısmının zorla işsizliğe mahkûm edilmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistin bir zenginleşme aracı haline gelir ve aynı zamanda yedek sanayi ordusunun üretimini toplumsal birikimdeki ilerlemeye uyan bir ölçüde hızlandırır”.

Hazırda bekleyen ucuz bir yedek işgücü ordusunun üretimi, ücretlerin aşağıya çekilmesini, çalışanların işten çıkarılmakla tehdit edilmesini, işçi örgütlerinin sermaye karşısındaki gücünün kırılmasını ve çalışanların iş yükünün karşılıksız bir biçimde arttırılmasını kolaylaştırır. 

Dahası, göreli artık nüfustaki artış, sermayenin emeğe saldırısını hayata geçiren başkaca araçlarla birlikte, hem çalışanların yoksullaşması ve güvencesizleşmesine hem de göreli artık nüfus içindeki daha çaresiz-yoksul kesimlerin çoğalmasına neden olur. Marx, “göreli artık nüfusun en dipteki tortusunu, sefalet alanının sakinleri oluşturur” diye yazmaktadır. Bu katman, çalışabilecek durumda olanlardan, yetim ve yoksul çocuklardan ve çalışabilecek halleri kalmayan kimselerden (yaşlılar, serseriler vs.) oluşmaktadır. Marx’a göre bu kitleler ne kadar büyürse, yoksulluk da o kadar artar. Marx, göreli artık nüfusun büyüyen üretiminin ve buna bağlı olarak artan yoksulluğun, “kapitalist birikimin mutlak, genel yasası” olduğunun altını çizer.

SONUÇ YERİNE: EMPERYALİZM VE YOKSULLUK

Şimdi, sonuç yerine şunları söylemek mümkün: Tüm bu hususlar, yoksulluğun kapitalizmin neresinde olduğunu, kapitalist üretimle yoksulluk arasında nasıl bir bağ bulunduğunu anlamak bakımından önemlidir. Fakat kapitalizmde yoksulluğun, bir ‘kapitalist üretim tarzı’ soyutlamasıyla sınırlı kalınarak incelenemeyeceğini de belirtmek gerekir. 

Günümüzde yoksulluk, kuşkusuz başkaca karmaşık boyutlara sahip. Bu boyutların tümüne değinmekse çok daha kapsamlı bir çalışmayla mümkün. Bununla birlikte emperyalizm ve yoksulluk ilişkisi, üzerinde ayrıca durulması gereken önemli bir konu. Bu nedenle yazıyı, yoksullukla kapitalizmin küresel ölçekteki yeniden üretimi arasında kayda değer bir ilişki olduğunu hatırlatarak bitirmek istiyorum.

Kapitalizmin en başından beri uluslararası bir boyuta sahip olduğu bilinen bir husustur. Kapitalist yayılmanın tarihsel aşamaları, bu aşamaların ekonomik ve üstyapısal boyutları, küresel kuruluşların rolleri, kapitalist üretimin ve sermaye birikim sürecinin önemli bir veçhesini oluşturur. Bu bakımdan kapitalizmin dünyaya ihracının, yoksulluğu küresel çapta ürettiği, bu sürecin ise farklı toplumsal formasyonlar ve dönemlere özgü karmaşık dinamiklere sahip olduğu pekâlâ söylenebilir. Fakat nihayetinde kapitalist yayılmayla birlikte, dünyanın her bölgesinde, “ayrıcalıklı toplumsal azınlık[lar] nüfusun büyük çoğunluğunun zararına olmak üzere büyük miktarlarda servet biriktir[miştir]”. Çevre ve yarı-çevre ülkeleri etkileyen farklı uluslararası yapılandırma uğrakları boyunca bu ülkelere dayatılanlar, yoksulluğun yanı sıra toplumsal ayrımcılığı, çevre tahribatını, ırkçılığı ve etnik çatışmaları, kadın haklarına saldırıları ve ülkeler arasındaki kutuplaşmaları bir hayli beslemiştir. Bu bakımdan, kapitalist genişlemenin bir yoksullaştırma pratiği olarak düşünülebileceği ve kapitalist “yoksulluğun küreselleşmesi”yle sonuçlandığı açıktır. O halde kapitalist yoksullaştırma, Samir Amin’in de vurguladığı üzere, tüm dünya ölçeğinde kutuplaşmadan ayrılamaz bir olgudur ve kapitalizmin genişlemesinin kaçınılmaz bir ürünüdür; bu nedenle de doğası gereği emperyalisttir.

Related Posts