Demir Silahtar
Emekçi düşmanı AKP-MHP bloğunun her geçen gün rasyonalite ile bağını biraz daha fazla kesen izan yoksunu politikalarının ülkemizi içine sürüklediği ekonomik kriz günden güne ağırlaşırken, AKP’nin yirmi yıla yaklaşan iktidarının sonuna doğru gelindiğine dair alametler de giderek belirginleşiyor.
Hükümet su alıp yan yatan ekonomiyi Birleşik Arap Emirlikleri veliaht prensinden kim bilir hangi ülke varlıklarını pazarlamak suretiyle tedarik edeceği petro-dolarlarla yüzdürme çabasını sürdüredursun, emperyalizm ve uluslararası sermaye tarafından kendisine tanınan krediyi epeydir tükettiği düşünülen AKP iktidarına halef olarak muhalefetteki Millet İttifakını parlatma ve cephesini genişletme gayretleri de hız kazanıyor.
TÜSİAD’ın “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” başlıklı raporunu hazırlattığı Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) profesörü liberal ekonomist Daron Acemoğlu, kendisine biçilen yeni dönemin Kemal Derviş’i olma görevi için saha kenarında ısınma turları atarken, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da AKP sonrası döneme yumuşak geçiş yapılacağı, devr-i sabık yaratılmayacağı konusunda emperyalist merkezlere ve sermaye çevrelerine güvenceler veren “helalleşme” çağrılarında bulunuyor.
Oluşan bu yeni iklimde, bu kez İyi Parti, Deva Partisi ve Gelecek Partisi gibi gerici /faşist oluşumların içeriden yahut dışarıdan destek verdiği Millet İttifakının etrafında HDP’nin ve bir kısım sosyalistlerin de kenetlenmesini sağlayacak adı konmamış yeni bir Yetmez Ama Evet (“YAE”) dalgası giderek köpürtülüyor.
Elbette havanın döndüğünün epeydir farkında olan ve formasyon halindeki bu kuvvetler mevzilenmesini kendileri için yeni bir fırsat penceresi, AKP sonrası dönemde yeniden sahalara dönme olanağı olarak okuyan YAE’ci liberaller de şimdiden durumun gerektirdiği siyasi oryantale başladılar. Görüldüğü kadarıyla, bunlardan bir kısmı açık özeleştiri yaparak ve “aslında ben de Cumhuriyet değerlerine karşı boş değilim” türünden sıcak mesajlar göndererek Millet İttifakına kapak atmaya çabalarken, diğer bir kısmı da mümkün olduğunca kuyruğu dik tutup, her ne kadar 2010 Referandumunda YAE demenin yanlışlığı sonradan ortaya çıkmış ise de, bu tutumun zamanında ne kadar makul olduğunu, zaten sayıca az liberallerin evet demesinin referandum sonucuna bir etkisi de bulunmadığını, dolayısıyla “çok da şey etmemek” gerektiğini ispatlama derdinde.
“Biraz da sazanlık vardı işin içinde. Ama şimdi dersimi aldım. Geç oldu, aldım.” diyen Oya Baydar ve “Enayilik etmişim … Bu yüzden hâlâ başımı duvarlara vuruyorum.” diyen Adalet Ağaoğlu belki en açık sözlü sayılabilecek örnekleri. Geçtiğimiz ay Paris’te College de France’da “Batı karşısında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye” konulu panele katılan Orhan Pamuk, Nilüfer Göle, Edhem Eldem, Seyfettin Gürsel ve Ahmet İnsel’den oluşan liberal zevata da “2010 yılında Anayasa referandumuna ‘Yetmez ama evet!’ deyip oy vererek, Türkiye’nin bu günlere gelmesine katkı yaptınız. Pişman mısınız?” sorusu yöneltildiğinde, Göle tam bir ‘öfori’ içinde olduklarını, o dönemde çıkarılan yasaların batıyı memnun etmek için yapılan kozmetik, taklit, sahte bir reform olduğunu ve Avrupalıları kandırmayı amaçladığını, bunun kendisi için bir hayal kırıklığı olduğunu ifade ederken, her nedense soruya yanıt vermeyi reddeden Orhan Pamuk haricindeki diğerleri de “yanıldıklarını, hayal kırıklığına uğradıklarını” belirtiler.
YAE’ciliğin en hızlı günlerinde “Atatürk ilerici değildi” başlığıyla röportajlar veren, Hopa’da HES karşıtı gösteri sırasında polisin sıktığı biber gazı yüzünden yaşamını yitiren Metin Lokumcu için “Çevresi Ergenekoncuydu” diyerek ölümünü “birilerinin AKP’ye oy kaybettirmesine çalışmasına” bağlayan AKP destekçisi “akil insan”, FETÖ’nün Abant toplantılarının mümtaz siması, eski Taraf gazetesi yazarı Murat Belge de, ne hikmetse birdenbire “Atatürkçü kesime daha yakın olduğunu” beyan etme ihtiyacı duydu. Hasan Cemal, “Erdoğan’a karşı Atatürk’ün yanındayım” diyerek el yükseltirken, bir zamanlar AKP şakşakçısı tartışma programlarının adeta demirbaşı olan, askeri vesayet ve Kemalist otoriterlik karşıtlığının dönmez nigâhbanı edasıyla önüne gelene üst perdeden ayar veren Nuray Mert de, hızını alamayıp Atatürkçülüğü “Türkiye’nin en başarılı sivil toplum hareketi” ilan ediverdi.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Zülal Kalkandelen’in yerinde ifadesiyle bu kadar dönüşe mide dayanmasa da, arka arkaya gelen bu açıklamalar hiç şüphesiz tesadüfi değil. Ayçiçekleri nasıl gıdalarını aldıkları güneşi gövdeleriyle takip ederlerse, yurdumuz liberalleri de kendi maddi-manevi gıdalarını aldıkları emperyalizme ve uluslararası sermayeye göre pozisyon alıyorlar.
İkinci gruptaki kimilerinin ise, en iyi savunma saldırıdır dercesine YAE nefretinin patolojik bir hal aldığından dem vurarak trajikomik bir mağduriyet türetme çabasında oldukları görülüyor. Örneğin Ümit Kıvanç, P24 platformunda pehlivan tefrikası gibi artarda yazdığı yedi yazıda özetle; YAE meselesi üzerinde tepinildiğini, gürültü koparıldığını, YAE motifinin tahrip kalıbı gibi kullanıldığını, insanların hayatlarının bütününün hiçe sayıldığını, onurlarıyla oynandığını, bu zehirli bitkiyi kurur gibi olduğunda hemen sulayan, yani ekmekle yetinmeyip sofralar düzen kimseler olduğunu, “YAE’ci asma” oyununun câzibesini bir türlü kaybetmediğini, şehveti uyananların söndürmek üzere başka yollar aramaya gerek duymadıklarını, bu oyunda yüze kezzap atma, tecavüz, linç, hepsinin serbest olduğunu, YAE’cilerin mütemadiyen aşağılandığını, horlandığını ve henüz etrafı tanımamış yeni yetmelere bir nevi sapık gibi belletildiğini iddia ediyor.
YAE karşıtları için kullandığı yarı pornografik, okuyanda istikrah hissi uyandıran, sadizm göndermeli sıfatlar yetmiyor Kıvanç’a, hızını alamıyor ve “YAE’ci” avlamak kolay, göğüslerinde sarı yıldızlarıyla ortalıkta dolaşıyorlar, kolayca gösteriyorsun parmağınla, herkes sopaları alıp koşuyor.” diyerek YAE karşıtlarını milyonlarca insanı gaz odalarına gönderen faşist cellatlarla bir tutuyor.
“Beni bilen bilir, liberallikle alakam yok ben sosyalistim” diyen Kıvanç’ın bu yavuz hırsız ev sahibini bastırır dedirtecek cinsten karşı taarruzunun şiddeti AKP’nin mağduriyet edebiyatını bile solda sıfır bırakıyor. YAE’cileri eleştiren sosyalistlerin bir camileri ahıra çevirmedikleri kalmış anlaşılan.
Peki 2010 Referandumunun üzerinden bu kadar sene geçmişken nedir YAE tartışmasının gündemde kalmayı sürdürmesinin esbâb-ı mûcibesi? YAE meselesi sosyalistlerin ısıtıp durduğu bir temcit pilavı mıdır? Liberaller gerçekten de sosyalistlerin “günah keçisi yaratma stratejisinin” masum kurbanları mıdır?
YAE’CİLİK NEVZUHUR BİR MESELE DEĞİLDİR
Kıvanç uzun tefrikasında, “Bir halkoylamasında şu ya da bu oyu kullandığı için insan suç işlemiş olur mu?” “Bu kadar insanın bu konuyla ilgilenmesi doğru mu?” “Benim yanlış oy vermiş olmam sosyalist bir gencin zihnini niye meşgûl etsin? Neden “Herif yanlış yapmış” denip geçilmesin?” gibi sorularla okura YAE’ciliğin somut bir konjonktüre özgü, münferit, aradan bu kadar zaman geçmişken üzerinde hala tepinilmesi abes bir vaka olduğu, bu konuyu didiklemeye devam edenlerin de bu işten hastalıklı bir zevk alan bazı haysiyet cellatları olduğu biçiminde bir tablo resmetmeye, giderek buradan bir mağduriyet edebiyatı türetmeye çalışıyor.
Oysa ne YAE ne de YAE’cilik, 12 Eylül 2010 Referandumunda oya sunulan 26 maddelik bir anayasa değişiklik paketine “evet” oyu vermek, verilmesi için de çalışmış olmaktan ibaret olgular olarak değerlendirilebilir. 2010 Referandumundaki YAE sloganında ve onun etrafından örgütlenen harekette daha somut ve gözle görülür biçimde ete kemiğe bürünmüş olması sebebiyle bu şekilde anılmayı adeta kendi bileğinin hakkıyla hak etmiş olan YAE’cilik, aslında geçmişi 2010 yılından çok öncelere uzanan, farklı ittifak arayışlarıyla bugün de varlığını sürdüren ve görünür gelecekte de sürdürecek olan liberal sol zihniyetin/akımın oldukça popülarite kazanmış ve mensupları bundan pek hazzetmeseler de artık siyasi literatüre iyice yerleşmiş bir başka adıdır.
Bugün YAE’cilik namıyla maruf olan bu akımla sosyalistlerin kavgası da yeni değildir. İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol” tezlerine, Altan biraderlerden junior olanın 12 Eylül faşizminin karanlığı içinde devrimciler, komünistler, aydınlar işkence tezgâhlarından geçirilirken yazdığı devrimcilere küfür romanlarına, reel sosyalizmin çözülüşü sırasında ortalığı müsilaj gibi kaplayan çürüme ve döneklik furyasına, Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi’ne soldan devşirilenlere, “parti olmayan parti” kurduklarını iddia edip utanmadan sıkılmadan solun Fetullahçısı olacağız diyenlere kadar uzanır. Dolayısıyla YAE’cilik hiç de Kıvanç’ın tasvir ettiği türden geçici bir heves değil, bir yaşam tarzıdır.
YAE’CİLİK ANTİ-KOMÜNİZMDİR
2010 Referandumunda YAE diyenlerin ideolojik ve politik açıdan heterojen, sadece bu mesele vesilesiyle tesadüfen bir araya gelmiş beş benzemez bir toplam olduğu, tam da bu nedenle geçmişten bugüne ve geleceğe uzanan YAE’cilik diye bir şey olamayacağı sık sık dillendirilse de, aslında YAE’cilerin tümünün ortak paydasını oluşturan bazı önemli başlıklar, aralarındaki diğer ideolojik ve politik meselelere ilişkin görüş ayrılıklarını önemsiz kılmaktadır. Bu asgari müştereklerin başında da anti-komünizm ve emperyalizm hayranlığı/destekçiliği gelir.
YAE’ciler arasında hâlâ sosyalist hatta Marksist olduklarını ileri süren isimler varken anti-komünizmin YAE’cilerin alameti farikalarından başlıcası olduğunu söylemek aşırıya kaçmak olmuyor mu? YAE savunusu için artarda beş yazı kaleme alarak pehlivan tefrikasında Kıvanç’a rakip olan ve meseleyi Romusla Romulus’a, Bogomillere, Kathar’lara (bıraksalar belki neolitik çağa) kadar götürerek YAE nefretinin sefaletini teşhir eden (!) Halil Berktay:
“İpini koparan, çatacak yer arayan, solcu kahramanlık taslamak isteyen, marjinalleşmenin, tarihin dışına düşmüşlüğün kompleksi içindeki herkes, nedenini kendisinin de bilemediği içsel öfkelerini “Yetmez Ama Evet”ten çıkarmaya kalkıyor. Solun kırk yılda bir doğru yaptığı bir şeyin üzerinde tepinip keskin devrimcilik gösterilerinde bulunuyor.
Bunun uzun ve derin kökleri mevcut. Günümüzün bu iyiden iyiye küçülmüş, cemaatçi, mahfilci solculuğu, her ne kadar daha soylu ve trajik bir geçmişten çok uzak düşmüşse de son tahlilde şüphesiz bir Marksist sosyalizm kalıntısı. Devrimin, devrimciliğin, devrimci modernizmin Marksist teorizasyonudur ki, tek bir Marksist veya Leninist klasik okumamış bile olsalar, kulaktan dolma, ikinci-üçüncü-dördüncü elden “bilgi”lerle, daha doğrusu rivayetlerle de olsa, radikalizmlerini beslemeye devam ediyor.
Ve işte o Marksizm ve/ya Marksizan radikalizm arkaplanında, sektarizm de var, snobizm de var, tek yol devrimcilik de var, kahrolsunculuk da var, istemezükçülük de var, üsttencilik de var maalesef. Başlıca iki biçimi veya mecrası var bu sektarizmin: (1) Entellektüel sektarizm; (2) politik sektarizm. Mirası, bugüne hasta ruhlar biçiminde uzanıyor. Marazî bir şımarıklık, kof bir kibir biçiminde uzanıyor.”
derken haklı mı yoksa?
Berktay’ın çirkin sıfatları kendisinin olsun. Nitekim kendisini tanıyan ve yazılarını okuyanlar için “snobizm”, “marazî bir şımarıklık” “kof bir kibir” türünden nitelemelerin öncelikle kimi çağrıştıracağını iyi bildiğinden olsa gerek tefrikasının bir yerine “Halil, imdi bu sözü eğri büğrü söyleme. Bütün bunları nereden biliyorsun? Kendimden biliyorum.” notunu düşme gereği duymuş. Kimsenin elinde YAE’cilerin solculuk derecesini saptamaya yarayacak bir sosyalist ölçer bulunmuyor elbette. Gelgelim Marksizm’in ve sosyalizmin her niyete yenen bir muz olmadığı da ortada olduğundan Murat Belge bile geçmişte kendini şunları söylemek zorunda hissetmişti:
“Ben ne anlıyorum sosyalizmden, genel dünya görüşüm nedir? Aslında Marx için hayati olan bir sürü şey var ki, bunlar bana bir şey söylemiyor. Diyalektik materyalizmi umursadığımı, emek-değer teorisini doğru bulduğumu söyleyemem, bunun gibi bir sürü şey de sayabilirim. O zaman birileri yahu sen bunları savunmuyorsun, Marksist olamazsın derlerse, muhtemelen haklıdırlar, yani onlar benden daha Marksisttirler.”
Keza “beni bilen bilir, liberallikle alakam yok ben sosyalistim” diyen ve tefrikasında YAE’cilerin “hayatları boyunca yapıp ettiklerinde ortalama bir sosyalistin beğeneceği, katılacağı, destekleyeceği, yapıldı diye memnun olacağı, ilham alacağı, besleneceği, başkalarına da sunacağı çok şey” olduğunu iddia eden Kıvanç’ın tam da YAE günlerinde sarf ettiği:
“Emperyalizmi biz o kadar fazla yere koyduk ki biraz dışarıda bırakırsak daha iyi anlayacağız bazı şeyleri. Benim sol tanımımda emperyalizm niye olsun ki? Türkiye solunun antiemperyalizmi milliyetçiliğin kibarca söylenmesinden başka hiçbir şey değildir ve bu beni uzaktan yakından ilgilendirmiyor.
…
ABD’nin her istediği oluyordu zaten Türkiye’de, niye darbe yaptırsın, manyak mı? Türkiye ABD’nin en sıkı müttefikiydi. Bu şöyle bir icat ve uydurma; biz (devrimciler) mi Türkiye’de o sırada hâkim olmak üzereydik de ABD bunun üzerine darbe yaptırttı? Biz birbirimizi öldürüyorduk zaten be. (…) Allah saklasın, devrim yapsaydık biz en az 5 milyon kişi öldürürdük. 12 Eylül kaç kişiyi öldürdü? Birkaç yüz kişidir yani.”
şeklindeki sözlerinde “ortalama bir sosyalistin beğeneceği, katılacağı, destekleyeceği, yapıldı diye memnun olacağı, ilham alacağı, besleneceği, başkalarına da sunacağı” bir şeye açıkçası biz rastlayamadık. Tam tersine ortalama sosyaliste “böyle sosyalistlik düşman başına” dedirtecek çok şey var.
Emperyalizmin ve kontrgerillanın tertiplediği Taksim 1977 1 Mayıs katliamının sorumluluğunu dahi devrimcilere ve komünistlere yıkma utanmazlığını sergileyen Halil Berktay’dan solun Fetullahı olacağız diyen Ufuk Uras’a, Tayyip Erdoğan’ın samimi teşekkürlerine mazhar olan DSİP’ten bugün HDP saflarında bulunan -aralarında bir dönem eş başkanlık görevini yürütülenler de olan- isimlere kadar, YAE’ciler arasında sosyalist olduğu iddiasında bulunanların hemen tümü bakımından durum bundan farksızdır.
Emperyalist tahakkümü yok sayan, burjuva demokrasisine övgüler düzen, sınıfsal analizi reddeden, Jakobenizm, reel sosyalizm, politika, örgüt gibi konularda yazdıkları hemen her satırda devrimciliğe, komünizme, Sovyetler Birliği’ne, Lenin ve Stalin’e kin kusan bu YAE’ci “sosyalizm” anlayışına göre devrim ve sosyalizm fena şeyler değildir, lakin devrim yapmamak ve sosyalizmi kurmamak kaydıyla. Güzelim sosyalizmi devrim yapanlar ve sosyalizmi kuranlar berbat etmişlerdir.
YAE’CİLİK EMPERYALİZMİN ACENTELİĞİDİR
YAE’cileri AKP destekçiliğinde buluşturan asıl ortak payda, emperyalizm destekçiliğidir. National Endowment For Democracy, Westminster Foundation for Democracy, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Soros’un Açık Toplum Vakfı gibi emperyalizmin güdümündeki oluşumlar ile YAE’ci liberaller arasındaki ilişkiler zaten hemen herkesin malumu.
Sol liberallere göre; dünyada emperyalizm çağı artık kapanmıştır, ABD ve NATO dünyaya “demokrasi ihraç etmektedir”, antiemperyalizmde ısrar eden sosyalistler ulusalcıdır, milliyetçidir, Ergenekoncudur, bağımsızlık dünyanın en tehlikeli kavramlarından biridir, yerin dibine geçmelidir:
“…Burjuvazinin, halkın ve dünyanın istekleri tarihte belki de ilk defa üst üste çakışıyor… Bundan 20 yıl önce ‘kahrolsun’ diye bağırdığımız Amerika şimdi ‘Türkiye demokrasi’ye geçsin’ diye baskı yapıyor. Şimdi Amerika’ya neden karşı olacağım… Bağımsızlık kavramının tümüyle ortadan kalkması gerektiğine inanıyorum. Bu dünyanın en tehlikeli kavramlarından biri.”
Yine örneğin YAE’ci akademisyen Baskın Oran’a göre; dışişleri bakanı bile olmayan, dış ve savunma politikalarında ortak karar alamayan Avrupa Birliği’ne “emperyalisttir” demek gülünçtür, “ABD emperyalisttir, AB de emperyalist” diyenler muasır medeniyeti ittiklerinin farkında bile değildir, solcu olmak için kullanılan bu iki kavramın (tam bağımsızlık ve antiemperyalizm) ikisi de Marksizm’le ilgisizdir. Bu satırlar karşısında insanın gerçekten ne diyeceğini şaşırdığını ifade eden Yeni Ülke Danışma Kurulu Üyesi değerli gazeteci yazar Merdan Yanardağ’a katılmamak mümkün değil: “Bu kadar cehalet için ancak özel bir “eğitim” almak ya da Baskın Oran gibi profesör olmak lazım…”
YAE’CİLİK GERİCİLİĞİN İBRİKÇİBAŞILIĞIDIR
YAE’ci Yıldıray Oğur’un ifadesiyle “AK Parti iktidarını zincirlerinden kurtaran, laik kesimin son güvencesini kaybetmesine yol açan” 2010 Referandumunda dönemin AKP-FETÖ ittifakına ideolojik ve propagandif olarak büyük katkı koyan liberallerin gericiliğe ve karşı devrimciliğe hizmetleri şüphesiz yalnız bundan ibaret olmadı. Uluslararası sermayenin ve İslamcı gericiliğin liberalleri el üstünde tutmasının en önemli nedeni “tarihimizle yüzleşme”, “resmi tarihle hesaplaşma” türünden tumturaklı laflarla, tam da onların istediği türden yeni bir resmi tarih yazımı için gösterdikleri gayretkeşliktir.
Akademik bir merak ve ciddiyetle hareket etmiş olsa da, neticede üzücü ve trajikomik bir teorik yapı ortaya koymuş olan İdris Küçükömer’in kabaca: “sol denilen kesim üretim güçlerinin gelişmesini engeller, bu nedenle gericidir; değişmeye ve gelişmeye açık olan “İslamcı” halk kitleleridir, Türkiye’nin asıl ilericileri onlardır” biçiminde özetlenebilecek tezleri, YAE’ci liberaller için paha biçilmez bir kalkış noktası oluşturdu. Bu yeni resmi tarihçilik girişiminde, bağımsızlık, antiemperyalizm, devrimcilik, laiklik, aydınlanma, jakobenizm, ilericilik, kamuculuk ve saire tarihimizde sol ile özdeşleşebilecek kim ve ne varsa itibarsızlaştırmak için yazılı ve görsel basında AKP ve FETÖ’nün tahsis ettiği tüm imkânlar sonuna kadar kullanılarak, eşi görülmedik dozajda bir entelektüel şiddet uygulandı.
Liberallerin güya hâkim paradigmayı yapı sökümüne tabi tutan uyduruk tarih tezlerindeki tutarsızlıkları tek tek teşhir etmek ve tarihsel gerçekliği nasıl çarpıttıklarını layıkıyla ortaya koymak kuşkusuz ciltler doldurmayı gerektirir. Burada -üstelik de tarihçi geçinen- bir YAE’cinin kaleminden çıkan tek bir örnek sanırız entelektüel sefaleti gözler önüne sermek için yeterli olacaktır:
“1876 ilk askerî darbe idi; darbenin baş aktörü Mithat Paşa idi. Kendisi, büyük Osmanlı- Türk reformcusu olarak anıldı, belki hâlâ öyle anılıyor. Peki, ne yapmış? Darbe yapıp, Padişah öldürmüş! Yani bugünkü karşılığı ile ülkenin başını, Cumhurbaşkanı’nı… Sonuçta darbe yapan ve Cumhurbaşkanı öldüren birisini hâlâ büyük reformcu sayan bir siyasi kültüre sahibiz…”
Ne denebilir ki, cehalet, rezalet ve ihanet üçü bir arada…
Kapitalizm öncesi toplumun astığı astık kestiği kestik mutlak iktidar sahibi padişahını sanki halkoyuna dayalı bir meşruiyeti varmış gibi, burjuva cumhuriyetin cumhurbaşkanına eşitleyip Rousseau’nun, Voltaire’in bile gerisine düşmek mi dersiniz, memleketimizde anayasal düzen için mücadele eden, tarihimizdeki ilk parlamentonun açılmasını sağlayan, bu nedenle gericilerin Ulu Hakan’ı II. Abdülhamid tarafından ilk fırsatta Taif zindanında boğdurularak katledilen, zamanına göre aydın ve ilerici bir devlet adamını “darbeci, padişah katili” diye tu kaka etmek mi dersiniz. Tahttan indirilince intihar eden Sultan Abdülaziz’in Midhat Paşa tarafından öldürtüldüğü iddiasıyla, II. Abdülhamid tarafından kurdurulan Yıldız Mahkemesinde alınan ifadelerin, düzenlenen iddianamenin ve yapılan yargılamanın (tıpkı bugünün AKP-FETÖ kumpasları gibi) hukuki değil, külliyen düzmece ve siyasi olduğu, zamanında Yıldız Sarayı arşivine dayalı araştırmasında Ordinaryüs Profesör İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından belgeleriyle ortaya konmuşken salt gericilerin Abdülhamid aşkını gıdıklamak için sarf edilmiş yalan, yanlış, cehalet dolu sözler. Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça”.
Emperyalizme ve gericiliğe hizmet için her kılığa girebilecek, icabında Fransız Devrimini yapanları bile “darbeci, kral katili” vs. ilan edebilecek tıynetteki liberal tarih yazıcılarının Midhat Paşa gibi omurgalı tiplerden hazzetmemesi doğal. Ne diyor Osmanlı’nın son vakanüvisi Abdurrahman Şeref Bey? “Midhat Paşa odun gibi doğruluğunu yumuşaklığa tahvil etse ve mizacı her günün icabına uyar olsa idi (oportünist), memleket hizmetinden bir müddet daha istifade edebilirdi.”
SONUÇ YERİNE: YAE’CİLERE KARŞI MÜCADELE NE BİTMİŞTİR NE DE BİTECEKTİR
Uzun sözün kısası, YAE’ciliğin belli bir konjonktüre özgü “yaşandı bitti saygısızca” deyip kapatılacak bir defter olduğu iddiası doğru değildir. Hele sosyalistlerin çeyrek yüzyıl boyunca hep liberal virüsle boğuştuğu, bugün ortada böyle bir gereksinim kalmadığı yönündeki değerlendirmeler büsbütün sorunludur. Önümüzdeki seçimlerde YAE’ci liberallerin bu kez farklı bir ittifak bileşeni üzerinden yeniden sahalara dönmelerine, ABD ve AB emperyalizminin, uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda bu kez başkaları için türkü çığırmaya başlamalarına hep birlikte tanık olacağız. Etrafınızı dikkatlice dinleyin; “canım şimdi emperyalizmden, sömürüden filan bahsetmenin sırası mı?”, “Millet İttifakı içindeki faşistlere, gericilere de bir iki bakanlık vermenin ne sakıncası var, nasıl olsa sosyalistlere de bir iki milletvekilliği, bürokraside bir iki kadro düşer”, “Aman sokağa çıkmayalım, muhafazakâr seçmeni ürkütmeyelim”, “sosyalist olma demiyorum, hobi olarak gene ol, hele şunlar bir gitsin de” kreşendosu şimdiden başlamadı mı?

