Berkay Çelen
“Karanlık dünya bir çocuğu yuttu”
3 Aralık Cumartesi günü sabahına, BirGün Gazetesi tarafından atılan bu manşet ile uyandık. Manşetin devamındaki haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın onursal başkanı Yusuf Ziya Gümüşel’in kızının, babası tarafından 6 yaşındayken evlendirildiği ve yıllarca istismara uğrayan kızın şikayetçi olduğu ifadeleri yer alıyordu.
Hepimizin kanını donduran bu istismar, aslında ilk kez karşılaştığımız bir durum değildi. Daha önce de başta Ensar Vakfı olmak üzere, çeşitli tarikatların bünyesinde bu tip istismar vakalarına şahit olmuştuk, ‘’bir kereden bir şey olmaz’’ diyen bakan açıklamalarına da… Bu istismar vakasında da benzer tepkiler geldi; tarikatlara ve dine saldırı olduğunu iddia eden ‘’mağdurlar’’, münferit bir olay tanımlaması üzerinden tarikat ve cemaatleri aklama çabaları, adliye önünde yapılan basın açıklamaları, hatta şu anda iktidarın en büyük alternatifi olan Millet İttifakı’nın bir bileşeninin televizyonunda ‘’gerçekleştiği iddia edilen olay’’ nitelendirmesi ile program yapılması…
Sonuç olarak, iktidarından muhalefetine ülkemizdeki kirli tarikat ve cemaat ağları bir kez daha gözler önüne serilmekteydi. Peki, bu tarikat ve cemaatler nereden çıkıyordu ve devlet katındaki bu güçlerine nasıl ulaşmışlardı? Bu yazıda, ana hatları ile bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız.
CUMHURİYETİN KURULUŞUNDA TARİKATLAR
Tarikatların, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, hatta bazılarının köklerinin daha da eskiye dayandığını söylemek mümkün olmakla, ülkemizde var olduğunu söyleyebiliriz. Cemaat ismiyle ya da “FETÖ” örneğinde olduğu gibi toplum nezdinde olumlu bir etki oluşturması amacıyla “Hizmet Hareketi” gibi adlandırmalarla da karşımıza çıkan tarikat yapılanmaları, Cumhuriyet tarihi boyunca ülkemizde varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Her ne kadar bazı aşiretler ve dini gruplar ile Kurtuluş Savaşı sürecinde geçici bir işbirliği yapılmış olsa da bu yapılar ile kalıcı bir ilişki tesis edilememiştir. Çünkü genel anlamda bu yapılanmalara bakıldığı zaman hilafet ve padişahlık özlemi, devrimlere ve cumhuriyete karşıtlık ve özellikle de emperyalizmle işbirliği olgularını görürüz. Bu özellikler, yüz yıl önce olduğu gibi istisnasız tüm tarikatlar ve cemaatler için bugün de aynen geçerlidir.
Tarikat gerçeği ile ilk yüzleşme Şeyh Sait vakası ile yaşanır. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılması ile ilerleyen yeni rejime karşı girişilen bu ilk isyan ile dinci gerici yapılanmaların rolü ve etkileri anlaşılır. İsyanın, Musul meselesinde elini güçlendirmek isteyen ve sürecin sonunda bu isteğine ulaşan İngiltere tarafından desteklendiği iddiası da yukarıda tarikatlar ile ilgili olarak bahsettiğimiz emperyalizm tarafından desteklenme görüşünü doğrular nitelik taşımaktadır.
İsyanın sonucunda Takrir-i Sükun Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri ile dini gruplara karşı sert müdahaleler yapılır. Şapka Kanunu, Harf Devrimi, anayasadan İslam ibaresinin çıkarılması gibi düzenlemeler ile laik bir rejim olma yolunda önemli ve radikal hamleler gerçekleşir, böylece dini grupların eli görüntü olarak oldukça zayıflatılır. 30 Kasım 1925’te yürürlüğe giren Türbelerin, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu ile de tarikat yapılanmaları ülkemizde resmen yasaklanır. Devamında, 1933 ile 1947 yılları arasında ülkede din eğitimi de yasaklanmıştır.
Ancak bölgede dinsel yapılanmaları bitirecek müdahaleler tabandan yapılamaz, devrimler taşraya yayılmakta zorlanır, hatta bölgesel aşiretler ile genellikle işbirliği yoluna gidilir. Böylece, etki alanları kısıtlanmış ve radikal fiziki müdahalelere maruz kalmış olsalar bile tarikatlar varlıklarını sürdürmeye devam ederler. Özellikle ‘tek parti dönemi’ boyunca tarikatların yeraltına çekildiklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yer altına çekilme ise tarikatlar açısından bir fırsata çevrilmiştir. Devlet kademesinden el çektirilen tarikatlar adeta halkla bütünleşmişler, feodal ilişki ağları ile varlıklarını yeni bir düzlemde sürdürmüşler, yeni genç rejimin taşrada egemenlik kuramamasından doğan boşlukları değerlendirmişler ve gerici ideolojilerini halk içinde yaymaya devam etmişlerdir.
(Bu dönemde Menemen Olayları yaşanmış olsa da etkisine ve yer alan kişilere baktığımız zaman bir tarikat yapılanması göremeyiz. Yerel bir isyandır ve Şeyh Sait Vakası kadar etki yaratmamıştır.)
MENDERES İKTİDARI VE TARİKATLARIN UYANIŞI
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş dönemi ile nihai tercihini Batı bloğundan yana kullanan Türkiye’de, rejimin devrimci özellikleri de bir bir törpülenmeye başlar. Dini eğitim yasağı 1947’de kaldırılır, Köy Enstitüleri projesinden geri adım atılır. Bu ortam, dinci gerici yapılanmaların uyanışına da yol açacaktır.
Bu dönemde karşımıza Nur Cemaati ve öncüsü olarak Said-i Nursi çıkar. Dönemin başbakanı Adnan Menderes ile olan iyi ilişkileri bilinse de Cumhuriyet’in kuruluş değerleri ağır basar ve bu grup etki alanını fazla genişletemez. Ancak, cemaatin müritlerinden olan Necip Fazıl Kısakürek’in edebiyat alanını ve devlet imkanlarını kullanarak bir propaganda faaliyeti yürüttüğünü de not etmek gerekecektir. Kendisinin, hala İslamcı siyasette önemli bir figür olduğunu da ekleyelim, kumar düşkünlüğünü de…
50’li ve 60’lı yıllar, ülkede çeşitli üretim ve kalkınma hamleleri yapılan yıllardır. Bu durumun doğal sonucunda da ülkede kırdan kente bir göç başlamıştır. Bu göçler neticesinde de şehirlerde kırsal alanlar meydana gelmiştir. Hızlı ve plansız şehirleşme, şehir merkezlerinde gecekondulaşma ve varoşların oluşması gibi sosyal değişimler, tarikatların belki de yıllar sonra sonuç alacağı bir örgütlenme kanallarının doğmasına yol açmıştır. Neredeyse tüm tarikatların ve dinci gerici grupların bu koşullardan beslendiği unutulmamalıdır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Menderes iktidarı ile birlikte gerici gruplarla mücadele zayıflamış ve hatta bu gruplar alttan alta desteklenmeye başlamışsa da henüz güçlü bir yapılanma söz konusu değildir. O yüzden bu yılları yeraltından çıkış ve uyanış dönemi olarak değerlendirmek gerekir. İlerleyen yıllarda, birtakım dernek ve vakıf faaliyetleri üzerinden legal alana çıkan tarikatlar görülmeye başlanır. Yine 70’li yıllar itibariyle Gülen Cemaati ya da şimdiki kullanımıyla ‘FETÖ’ ülkemizde varlık göstermeye başlasa da başlangıçta etki alanının oldukça sınırlı olduğunu, hatta içlerinden çıktıkları Nur Cemaati mensuplarınca dahi kendilerinin çok ciddiye alınmadıklarını not etmemiz gerekmektedir. Gülen Cemaati’nin kurucusu olan Fethullah Gülen’in, siyaset sahnesine Komünizmle Mücadele Dernekleri aracılığı ile çıktığını, bu derneğin üyeleri arasında Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Turgut Özal gibi isimlerin bulunduğunu da geçerken belirtmiş olalım.
Bu yapılanmaların, ülkede ‘’gün yüzüne çıkması’’ için ise yeni bir dönemin açılması gerekmektedir. Emperyalizm, bu yeni dönemin açılması için de düğmeye basmıştır. Emperyalizmin uzun soluklu hedefi devam etmektedir ve 12 Eylül 1980 darbesi bu noktada da önemli bir dönüm noktası anlamına gelecektir.
12 EYLÜL VE YERALTINDAN ÇIKIŞ
70’li yıllar itibariyle ABD, Soğuk Savaş’ta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne karşı bölgede elini güçlendirmek için yeni bir hamle başlatır. Bu hamle, bölgenin İslamileştirilmesi amacını taşır ve projenin adı da ‘Yeşil Kuşak Projesi’ olarak bilinir. Ortadoğu’da ve SSCB içindeki milletlerde, İslam dini üzerinden propaganda yürüten legal ve illegal unsurlar kullanılarak etki alanı bulması amaçlanan bu projenin ülkemizde yerleşmesinin en önemli araçlarından biri de 12 Eylül 1980 askeri darbesi olur.
Darbenin ardından ülkemizde sol fiziki olarak büyük bir kıyıma uğrarken dinci yapılanmaların önü açılır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana tarikat yapılanmalarına uygulanan ‘vesayet’ ortadan kaldırılır ve dinci-gerici bu yapılanmalar tabiri caizse yeraltından çıkmaya başlarlar. 12 Eylül sonrası kabul edilen 82 Anayasası ile de dinci yapılanmaya uygun siyasal ve sosyal bir zemin yaratılır. Fethullah Gülen’in, 12 Eylül sonrası Kenan Evren’e yazdığı mektubu da unutmamak gerekir, Amerika’nın ‘’bizim çocukları’’ birbirlerini kutlamaktadır!
Solun yıllar boyunca kendine hep yer edindiği yoksul mahalleler, varoş semtler artık tarikatların yuvası haline gelmiştir. ‘FETÖ’ örneğinde gördüğümüz gibi artık tarikatlar iktidar belirler hale gelmişlerdir. Bizzat cemaat mensuplarınca verilen bilgiler bile Kenan Evren, Özal, Demirel ve Ecevit ile cemaatin iktidar süresince kurduğu ilişkileri ortaya koymaktadır.
Tarikatlar ve dinci yapılanmalar 90’lı yıllar itibariyle sokakları da ele geçirmiş durumdadır. Başta Uğur Mumcu olmak üzere ülkenin değerli insanlarına yapılan ve ‘faili meçhul’ kalan cinayetler, Hizbullah infazlarına ait olan toplu mezarların bulunması ve daha da sayabileceğimiz örgütler ve örnekler, bu yapılanmaların nasıl büyütülüp geliştirildiğini ve tehlikenin boyutunu gösterir niteliktedir.
Fakat, tarikatlar açısından hedefler bitmemiştir. Yeraltında başlayan, uyanış ve ardından yeraltından çıkış ile devam eden dönem artık yeni bir aşamaya taşınacaktır: İktidar dönemi.
AKP VE İKTİDAR DÖNEMİ
3 Kasım 2002’de gerçekleşen seçimler ve AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte ülkemizde yeni bir dönem başlamıştır. Artık, anayasal anlamda yasak bir örgütlenme olan bir tarikat, iktidar ortağıdır. AKP iktidarının hızlı yükselişi ve devlet kademelerine yerleşmesi de cemaat örgütlenmesinin sonucunda gerçekleşmiştir. Ancak, hedef halen bitmemiştir. Yeraltından iktidara uzanan yolculukta yeni bir aşamaya geçilmesi gerekmektedir: Devlet olma aşaması.
AKP’nin ilk dönemi, ılımlı bir konjonktürde geçse de 2007 yılı itibariyle başlayan ikinci dönemde köklü değişim ihtiyacı kendini hissettirir. Artık, devletin kadrolarına yerleşme zamanı gelmiştir. ‘’Eski Türkiye’’, devletten temizlenmelidir. Bunun için de yine cemaat devreye girer. Ergenekon operasyonları ile başlayan; Balyoz, ODA TV, ÇYDD, KCK gibi davalar ile devam eden süreçte yeni rejime uygun dönüşümler için her alanda düğmeye basılır. Devletin tüm kademelerini ele geçirmek için başlayan bu süreçte anahtar rolü hukuk üstlenecek, hukuk alanına da cemaat kadroları öncülük edecektir. 12 Eylül 2010’da gerçekleşen referandum ile de büyük yol alınır, artık cemaat doğrudan devleti yöneten bir yapılanma haline gelmiştir.
Ancak bu kez de iktidar ortakları arasında gerilimler yaşanmaya başlar. İktidarını tamamen berraklaştıran unsurlar, artık pastayı paylaşmak yerine pastanın bütününe tek başına sahip olma hedefine yönelmiştir. Bu konuda Erdoğan tarafından yapılan dershane açıklaması fitili ateşlemiştir. Sürecin devamında ülke bir sabah 4 adet bakanın adının karıştığı bir yolsuzluk operasyonu ile uyanır. Cemaat, hukuk düğmesine bu kez ortağı AKP’ye karşı basmıştır. Ardından yayınlanan ses kayıtları, cemaatin geldiği noktayı gözler önüne sermektedir. Ancak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar iktidar olamamışlardır. Günün sonunda, AKP bu güç yarışından galip çıkar ancak cemaatin hala bir planı vardır, kanlı bir plan…
Yıllar sonunda bir cemaat, kuruluşundan bu yana ülkeyi birlikte yönettiği parti ile düştüğü rant kavgasının sonunda kanlı bir hesaplaşmaya girişecek ve bu kirli hesaplaşma 250 adet yurttaşın hayatına mal olacaktır.
15 TEMMUZ SONRASI: DERS ALINDI MI?
15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ve KHK’ler eliyle Gülen Cemaati ya da yaygın kullanımı ile ‘FETÖ’ye karşı büyük bir mücadeleye girişilir. Örgütün devlet kademesine yerleş(tiril)miş kadrolarının tasfiyesi başlar, bununla da kalmayıp birçok cemaat mensubu hakkında gözaltı-tutuklama ve hatta hapis süreci başlar.
Bu durum, birçok muhalif kişi ve odağı tatmin etmiştir. Çünkü yıllardır işaret edilen tehlike nihayet fark edilmiştir ve şimdi yok edilmektedir. Bu yüzden yer yer iktidara bu süreçte destek olunması görüşü bile dillendirilir. Ancak işin aslı tam da öyle olmamıştır.
Yıllarca sola karşı kullanılan terör operasyonlarında yeni iddia artık ‘FETÖ’ olmuştur. Bu iddia ile kadro tasfiyeleri gerçekleşir. Ancak her zamanki gibi araya cemaat ile uzaktan yakından alakası olmayan muhalifler de dahil edilmiştir.
Operasyonların içeriğine ilişkin de yoğun çelişkiler mevcuttur. Zaman gazetesi aboneliği örgütsel delil kabul edilir ancak gazetenin 17-25 Aralık sonrasındaki imtiyaz sahibi hakkında geçen 6 yıllık sürede tek bir işlem dahi yapılmamıştır. Yıllarca Gülen ile birlikte olan isimler bir anda ekranlara çıkıp örgütün iç yüzünü anlatır olmuşlardır. Büyük iş adamlarının para karşılığı serbest kaldıklarını bizzat AKP’li vekiller dahi itiraf etmektedir. Cemaat ‘şeyhlerinin’ beyanları FETÖ soruşturmalarında delil olmakta, başka cemaatlere mensup olduğu ‘kanıtlanan’ kişiler serbest bırakılmaktadır. Yani, süreç bir örgütün tamamen tasfiye edilmesi değil, malvarlıklarına el konularak piyasadan el çektirilmesi ve bu piyasaya iktidarın yeni yandaşlarının yerleştirilmesi olarak sürdürülmektedir.
Boşalan /boşaltılan kadrolara ise başkaca cemaatlerin mensupları yerleştirilmektedir. Yeni gözde olan Menzil Cemaati’nin Sağlık Bakanlığı’nın tüm önemli kadrolarına yerleştiği artık herkesçe bilinen bir gerçektir. Sonrasında gelen Fahrettin Koca’nın bu kadroların bir kısmını tasfiye etmesi içimize su serpebilir ancak kendisinin de başkaca bir cemaatin mensubu olduğu için bunu yaptığını unutmamak gerekmektedir!
Bu durum da bize ortada bir kandırılma değil bizzat bilinçli bir tercih olduğunu göstermektedir. Soner Yalçın gibi yazarların yaptığı ders almama eleştirileri de tamamen boşa düşmektedir. Çünkü AKP açısından ortada ders alınacak bir durum yoktur. FETÖ kadroları sorun çıkarmıştır ve başkaca cemaatler ile bu sorunlar giderilebilir gözükmektedir. Dolayısıyla kanlı darbe girişimi sadece ülkede kadroları bulunan tarikatları etkilemiştir. Tarikatların kendisine yönelik bir mücadele söz konusu olmayıp şu an en az FETÖ kadar tehlikeli olan tarikat ve cemaatler ülkenin en önemli makamlarında cirit atmaya devam etmektedirler. Artık tarikatlar arasında bakanlıkların paylaşıldığı, sorun çıkaran tarikat yerine başkaca tarikatların devreye sokulduğu, Taliban mensuplarının ülkemize davet edilip ağırlandığı bir siyasal gerçek karşımızdadır.
SONUÇ YERİNE
Tarikatlar/cemaatler başlığını detaylı yazılar ve konular üzerinden işleyen başkaca yazılar da bulunduğu için bu giriş yazısını toparlamakta fayda var.
Hali hazırda ülkemiz seçim sath-ı mailine girmiş olup yapılan büyük propagandaya göre ülkemiz artık ikiye bölünmüş durumdadır: Erdoğan ve karşıtları. İlkeler bir kenara bırakılmış, Cumhuriyet ve devrimler unutulmuş durumdadır. Maalesef ki, yazının girişinde yer alan istismar vakası dahi Ekrem İmamoğlu davasının gölgesinde kalmıştır.
Her türlü tarikat ve cemaat ile işbirliği yaparak iktidara gelen ve iktidarı boyunca da bu işbirliğini sürdüren 20 yıllık AKP iktidarının yaratmış olduğu tahribattan kurtulmak kuşkusuz ki önemlidir ve sosyalistler bu değişime engel olmayacaklardır. Ancak, giden kadar gelenin de kim olduğu sorusunu sormak gerekmektedir. İstismar vakasını münferit bir iddia olarak yorumlayan ve İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olduğunu açıkça dile getiren ‘’muhalif’’ bileşenleri, muhalefet tarafından yapılan tarikat ziyaretlerini göz önünde bulundurduğumuzda aralarında hiçbir fark olmayan iki adet ittifak mevcuttur. Laiklik mücadelesini açıkça sümen altı eden ittifaklar arasında sosyalistler seçim yapmak zorunda değildir. Aksi takdirde en devrimci söylemlerle başlayan yolculuk, Saraçhane’de bir otobüsün üzerinde, ‘’muhalif’’ bir tarikat mensubunun oğlunun yanında sonlanabilir!
O nedenle; çocuklarımızın istismar edildiği, Taliban ideolojisi ile toplumun dizayn edilmeye çalışıldığı, kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü, iktidar kavgası için yüzlerce yurttaşımızın canının hiçe sayılabildiği bu tarikat ve cemaatler düzeninden kurtulmak için yapılması gereken, laiklik mücadelesini güçlendirmektir. Bu mücadelede de en büyük görev, düzen ittifaklarına karşı bağımsız bir güç olarak sosyalistlere düşmektedir.
Son söz:
‘’Cehlin yıktığını irfanla yapacağız.’’

