Okan İrtem
Sosyal demokrasi sözcüğü sol siyasi tarihe kakılarak yazılmıştır. Yalçın Küçük ise entelektüel faaliyetinin önemli bir kısmını sol siyasetten söz konusu demokrasi damgasını kazımaya hasretmişti. Kendisini demokrat saymıyordu; bu sözcüğü hakaret kabul ettiğini dahi dile getirmişti. Türkiye İşçi Partili olarak tarif edilmeye ise itirazı yoktu. 60’lı yılların başında Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) plancı olarak çalıştığını da biliyoruz. İlginç bir biçimde, henüz entelektüel dünyaya adım attığı bu gençlik yıllarında DPT’lilerdeki yaygın siyasi eğilime rağmen, sosyal demokratlarla yakınlaşmamıştı. 70’li yıllarda sol yapılarca benimsenen “MHP’ye karşı Ecevit CHP’si ile birlikte hareket etme” anlayışının da hemen her zaman karşısında yer almıştı. MHP ile Ecevit CHP’sini “birbirlerinin varlığına muhtaç düşman kardeşler” olarak görüyordu. Doğan Avcıoğlu’nun başarısızlıkla sonuçlanan 9 Mart 1971’deki ihtilal teşebbüsünün ardından Yön çevresindeki aydınlar arasında hızla gelişen “sosyal demokratlaşma” eğilimine de mesafeli durmuştu. Hem 60, hem de 70’ler süresince Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) önemli isimlerinden biri oldu.
Asıl siyasi etkinliği ise 12 Eylül Darbesi’nden sonra başlamıştır: 1984 Mayısındaki Aydınlar Dilekçesi’ni, önce Ekin-Bilar’ın kuruluşu ve sonrasında da Toplumsal Kurtuluş dergisinin çıkarılması takip etmişti. Abdullah Öcalan ile yaptığı röportaj da bu verimli dönemindedir. 90’ların ilk yarısında aydınları hedef alan suikastlerin ardından 1993 yılında yurt dışına çıkıyor ve sonrasında, 1998 yılında cezaevine girmek üzere Türkiye’ye dönüyordu. Cezaevine gireceği halde ülkeye dönmeyi göze almıştı. Bağımsız, sol bir “inadı” ve “çizgiyi” temsil ediyordu.
MARKSİZMİN SINIRLARINDA
Ortodoks düşünceye yakın bir partiye, TİP, mensup olsa da her zaman teorik Marksizmin sınırlarında dolaşmıştı. Teorik verimi ise hep sosyalizm hanesine yazıldı. 83. yaşını sürerken hâlâ da yazılmaktadır. Teorik yaklaşımını incelemek açısından ise şu tartışma aydınlatıcı olacaktır: Thomas Hobbes ve Hobbesçuluk ile bir bağı var mıdır? Hobbes, Küçük’ün demokrasi üzerine incelemelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir isimdir. İzini sürmenin yararlı olacağı düşüncesindeyiz.
Hobbes mutlakıyet yanlısı ve teorik açıdan “absolutist” kabul edilen, 16. yüzyılın son çeyreğinde dünyaya gelmiş bir filozoftu. Ölümü neredeyse bir yüzyıl sonra, 1679 yılındadır. Temel eseri kabul edilen Leviathan’ı 1651 tarihinde yayımlamıştı. Siyaset biliminin başyapıtları arasında yer alan eser bu niteliğiyle Hobbes’a siyaset bilimi disiplininin üç kurucusundan biri olma vasfını kazandırıyordu. Diğer iki kurucunun adları ise şöyledir: Niccolo Machiavelli ve Montesquieu. Machiavelli 1400’lerin ikinci yarısı ile 1500’lerin ilk yarısında yaşamış bir düşünürdü. Temel eseri Prens’in hükümdara ders verme amacı taşıdığı ve İtalya’nın birliğini hedeflediği siyaset bilimi çalışmalarında kayıtlıdır. Montesquieu ise Kanunların Ruhu çalışması ile hukuk ve felsefe tarihindeki tartışmasız yerini alıyordu. 1689 ile 1755 yılları arasında yaşamış ve eserlerini kaleme almıştı.
Tekelci dönemle birlikte Ortaçağ’a geri dönüldüğü ya da feodal kimi toplumsal öğelerin ortaya çıktığını ileri sürdüğü Devlet ve Hürriyet çalışmasında Yalçın Küçük, kapitalizmin gelişmesi ile demokrasi adı verilen siyasi formun doğuşu arasındaki ilişkiye değinirken, yukarıda saydığımız üç düşünürün de çalışmalarını ele alıyordu. Kapitalizmin giderek siyasi üst yapıyı dönüştürdüğü ve kendine özgü siyasi yapıları oluşturduğu bu yüzyıllarda yaşamış bu üç yazarın çalışmalarında “demokrasi” tartışmasını arayıp bulamadığını yazmaktadır. İlgi çekici bir bilgidir. Küçük şunları söylüyordu: “… beni burada Machiavelli, Hobbes ve Montesquieu ilgilendiriyor, her üçü de siyaset felsefesinin ve daha sonra da siyaset biliminin kurucusu kabul edilmektedir. Her üçünün de teorilerinde demokrasiye yer vermediklerini de tespit etmiş oluyoruz…” Siyasi teorilerine bakıldığında, Küçük her üçünün de demokrasi düşüncesine uzak düştüğüne hatta demokrasi meselesine değinmediklerine dikkat çeker.
Nihayetinde Hobbes, absolutizmin kuramcısıdır ve siyasi gücün tek bir monarkın elinde toplanması gerekliliğini savunmaktadır. Leviathan’da ‘kılıcın zoru olmadıkça ahitlerin sözlerden ibaret olduğunu’ yazar. Siyasal zoru siyasetin kuralı kabul etmektedir. Machiavelli ise İtalya açısından çok daha aciliyeti olan tartışmalarla ilgilenmişti. O tüm çabasını, şehir devletlerinden oluşan ve siyasi birliğe sahip olmayan İtalya’nın birliğinin sağlanmasına hasrediyordu. Siyasi güce sahip bir prensin bunu başarabileceğine inanmıştı. Demokrasi onun düşünce sisteminde herhangi bir yer işgal etmiyordu. Montesquieu’nun demokrasi teorisi açısından diğer iki düşünürden ayrılan önemli bir yönü olduğu ise biliniyor. Küçük de çalışmasında buna işaret eder: Montesquieu, genelde demokrasinin temeli sayılan “kuvvetler ayrılığı” ilkesini formüle eden düşünürdür. Bu açıdan Montesquieu’yu demokrasi teorisine en yakın filozof kabul etmek mümkündür. Bununla birlikte, demokrasi onun düşüncesi için de geçer akçe değildir. Kanunların Ruhu’nda pek çok siyasal sistemi tartışan Montesquieu, bu sistemlerden monarşinin yanındadır. Şu halde, üç düşünürün de demokrasi tartışmasında demokrasi kefesinde yer almadıkları açıktır. Yalçın Küçük de Devlet ve Hürriyet kitabında her üçünün de bu niteliklerini dikkatle kaydediyordu. Teorik yaklaşımı açısından önem arz ediyor olmalıdır.
Ama Küçük sadece bununla, güncel siyaset alanını sıklıkla işgal eden “demokrasi” düşüncesine siyaset biliminin kuruluşu esnasında pek yer verilmediği tespitiyle yetinmez. İleri doğru birkaç adım atıldığında bu tespiti “demokrasiyi kime borçluyuz” sorusunun takip etmesi kaçınılmazdır. Teoride pek üzerinde durulmayan ve dikkate alınmayan demokrasinin yine de bir tarihi olmalıdır. Küçük’ün yanıtı şöyledir: “… cevaben herhalde 1789 Fransız Devrimleri’ni anmak zorundayız.” Bununla birlikte, Küçük’ün verdiği yanıt tartışmayı daha da derinleştirmek dışında bir sonuca yol açmaz. Çünkü pasajın hemen sonrasında şu cümleleri kaleme alır: “Fransız devrimini yapanlarda hiçbir şekilde bir demokrasi çağrısı bulamıyoruz.” Küçük çalışmasında, Fransız devrimcilerinin kendilerini tanımlarken “demokrat” değil “cumhuriyetçi” ifadesini kullandıklarını da kayda geçiriyor.
1848 Devrimlerine kadar demokrasi sözcüğünün devrimcilere ancak Antik Çağ’ı hatırlattığı da Küçük’ün bir diğer tezidir: “… 1848 Devrimi’ne kadar, ‘demokrat’ saydığımız devrimciler arasında demokrasi sözcüğü sadece Antik Çağ’ı akla getiriyordu; küçük küçük sitelerde doğrudan demokrasi olarak bilinmektedir.” Demek ki, modern siyasi tarihte ve kapitalizmin bir düzen olarak yerleştiği tarihlerde demokrasi düşüncesi henüz sahipsiz bir düşüncedir; en azından Fransız Devrimi’nde ya da devrim öncesi siyaset bilimi teorisinde önemle üzerinde durulan bir düşünceymiş gibi görünmemektedir. Ancak site devletleri çerçevesinde tartışılan bir başlıktır. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde halk egemenliği, dini baskının sona erdirilmesi, insan hakları, soyluların, din adamlarının ya da kilisenin ayrıcalıkları gibi pek çok tartışmalı konu başlığı ele alınırken, demokrasi başlığı bu tartışmaların içinde önemli bir yer tutmaz. Bunlar Küçük’ün, kapitalist sistem ile onun siyasi biçimi kabul edilen demokrasi arasında kıyılan, kendi ifadesiyle, “Katolik nikahını” çözmeye ve sol düşünceden demokrasi damgasını kazımaya yönelik ilk tespitleri olmaktadır. [1]
TEKELLER ÇAĞINDA DEMOKRASİ
Peki, tekel düzeninde ya da emperyalizm döneminde “demokrasi” kurabilme imkânı var mı? 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayan, Hobbesçuluğa meyilli düşünürlerin ele aldıkları ve Hobbes’un siyasal teorideki izlerini değerli bulan Yalçın Küçük’ün de dikkatle incelediği bir tartışmadır. Küçük’ün atıfta bulunduğu Hobbesçu Carl Schmitt’e göre burada mesele eninde sonunda demokratik sistemin temel aygıtı olan parlamenter yapıya ilişkindir. Schmitt şunları yazar: “… bugün parlamentarizm … kritik bir konumda bulunmaktadır.” Parlamentonun kritik bir konumda bulunduğuna ilişkin bu tespit 1923 tarihlidir ve Schmitt’in Parlamenter Demokrasinin Krizi kitabında yer alır. Bundan on yıl kadar sonra Weimar demokrasisinin tarihe karıştığını ise tarihçiler dile getiriyorlar.
Alman demokratik düzeninin bu kritik dönemecinde parlamentonun durumunu Schmitt şöyle tarif ediyordu: “… fuzuli bir dekor gibi yararsız ve hatta sıkıntı veren bir etki yaratmaktadır. … Partilerin ve koalisyonların oluşturduğu son derece küçük komiteler kararlarını kapalı kapılar ardında almaktadır … Bugün asıl parlamentonun kendisi, görünmez güç sahiplerinin büroları ve komiteleri önünde yer alan dev bir sofa görünümüne bürünmüştür.” Schmitt gerçek kararların işte bu bürolar ve komitelerde alındığını, parlamentonun sadece dekor işlevi gördüğünü yazıyordu. [2] Bunun ardından çok daha ilginç olan şu fikri ileri sürmektedir: “Modern parlamentarizm düşüncesi, kontrolün sağlanmasına yönelik talep ile aleniyete ve kamusallığa duyulan inanç, mutlak monarkların gizli siyasetine karşı yürütülen mücadele sırasında ortaya çıkmış…” Schmitt’e göre geçmişte parlamento, mutlak monarkların kamusal ve aleni biçimde denetlenmesi anlamına geliyordu. Demek ki, 1920’lerde bu denetim ortadan kalktığında, başka deyişle, kararlar parlamenter kamusal müzakere usulüyle değil, devletin doruklarında gizli biçimde alınmaya başladığında, monarşi dönemine özgü, saray içi siyaset diyebileceğimiz yönetim usulleri de geri dönüyordu. Schmitt bu gelişmede parlamenter demokrasinin sonunu görmekteydi.
Kuşkusuz Carl Schmitt söz konusu parlamenter tiyatronun sona ermesini; radikal bir sağ yönetimin kurulmasını da istiyordu. Yazdıkları bu açıdan sadece bilimsel bir tespit olmanın ötesindedir. Ama tam da bu nedenle parlamentonun işlevsizleşmiş olduğunu görebiliyordu; karşısındaki cephenin, demokrasi cephesinin zayıfladığını ve parlamenter yapının artık işlevini yitirdiğini fark etmişti: “Parlamentonun, gerçekten de siyasi bir elit oluşturacak yeteneğe sahip olup olmadığı çok şüpheli hale gelmiştir.” Schmitt sanki TBMM’yi tarif ediyordu. [3] Çalışmasında parlamentonun bir siyasi elit niteliği taşıması beklentisinin “hayalcilik” olduğunu da söylemektedir. Bundan geri dönüşü ise imkânsız görüyordu. Kitabının son cümleciği şöyledir: “… müzakere devrine yeniden hayatiyet kazandırması da mümkün değildir.”
Yalçın Küçük ise tekelci dönem ile birlikte, siyaset teorisine ilişkin tartışmalarda “demokrasinin sona erdiğini vaaz eden düşünürlerin” geri dönüşünün söz konusu olduğunu yazmaktadır. Kitabında, Devlet ve Hürriyet, Schmitt’i de bu vaizler arasında sayıyor ve Schmitt’in yukarıda andığımız düşüncelerini hatırlatıyordu. Ama Küçük bununla kalmamıştı; Schmitt’in monarşilere özgü gizli kapaklı siyaset usullerinin geri dönüşüne değinmesi gibi, Küçük de feodaliteye özgü siyasi ve toplumsal yapıların tekelcilik ile birlikte tekrar ortaya çıktıklarını ileri sürmektedir. Toplumsal yapıdaki bu dönüşümü, Alain Minc’e atıfla, Yeni Ortaçağ olarak adlandırıyordu.[4] Ayırıcı özelliğini Quo Vadimus kitabında istikrarlı kamusal yapıların (kurumların) ortadan kalkması (hukuk vb.), dinin egemenliği ve yönetimin yeteneksizlerin elinde toplanması ve feodal dönemde olduğu türden bir siyasal parçalılık olarak formüle ediyor. Yönetenlerin yeteneksizliği ile siyasi liyakate dayanan parlamenter işleyiş arasındaki zıtlığın, yeni ortaçağ/tekel döneminde parlamentonun işlevini yitirmesi olgusuyla paralellik taşıdığı açıktır.
Ama istikrarlı kamusal yapılar ve parlamenter yönetim eğer fiilen ortadan kalkıyorsa, yerine gelen nedir? Küçük yanıt olarak öncelikle, bu yeni gerici düzenle birlikte devlet işleyişinde kamu ile özel arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tespit ediyordu. Tekellerin yönettiği bir düzende bunun ifadesi, kamusal iktidar ya da kamu adına kullanılan yargı erkinin artık özel ellerden ayırt edilememesi, başka deyişle, bu erklerin tekeller ile mesafelerini koruyamamaları olmaktadır. Montesquieu’nun erkler ayrılığı ilkesine dayanan demokrasi teorisi için tabii bu bir kâbus niteliğindedir. Çünkü yasama, yürütme ve yargı erklerinin arasındaki ayrımların silinmesi ve üç erkin de birbirlerinin içinde, daha doğrusu tüm erklerin yürütme erkinin içinde erimelerine yol açmaktadır. Doğal sonucu ise, yönetenlere (yürütme erkine, tekel yöneticilerine) ya da yönetenlerin özel çıkarlarına yönelik hukuksal sınırlamaların giderek geçerliliğini yitirmesidir. Şu halde, bu yeni rejimi yürütmenin tümüyle önünü açan bir düzen olarak tarif edebiliriz. Devletin yeni formu bu olmaktadır.
Tekelci aşamada devletin işleyişindeki bu değişimi tartışırken Yalçın Küçük öncelikle devletin bu yeni durumu ile onun demokrasi formuna sahip olduğu durum arasındaki ilişkiyi netleştirmeye çalışmıştı: Küçük’e göre demokrasi temelde yürütme erkinin frenlenmesi ve yönetim hızının düşürülmesi demekti. [5] Demokratik sistemi, eninde sonunda devlet idaresinin ve yürütmenin sınırlandırıldığı bir sistem olarak görüyordu. Tekelci düzende ise bunun tam zıddı niteliklerin ön plana çıktıklarını tespit etmektedir. Türkiye özelinde düşündüğümüzde bu frensizliği, yönetsel işleyişteki hız – anayasal denetime tabi olmayan cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ya da Meclis’ten torba yasalar halinde çıkarılan kanunların görünür kıldığı bu hız – çerçevesinde düşünebiliriz. Yönetenlerin ve yürütmenin önündeki her tür engelin kaldırıldığı; bu haliyle yönetenlerin devletin doruklarında denetimsiz biçimde tek başlarına oldukları bir düzendir. Bu tür düzenlerde Carl Schmitt, Alain Minc gibi yazarlarca feodal ya da monarşik yönetim usullerine geri dönüldüğünün ileri sürülmesi boşuna değildir. Tepede kurulmuş ve taban ile bağlarını – dini bağlar dışında – koparmış bir rejim olarak nitelendirmekte sakınca bulunmuyor.
DAİMİ REJİM KRİZİ
Peki, tepede/tavanda kurulan, Küçük’ün tabiriyle “tabansız” ve “halksız” [6] bu rejimde yönetenler arasındaki siyaset usulü nedir? Burada, “mutlak monarşi ya da monarşi döneminin siyaset usulü nedir” sorusunun yanıtıyla benzer bir yanıta sahibiz: ‘Saray içi siyasi komplolar.’ Türkiye’nin son yirmi yılının da ispatladığı üzere, nihayetinde söz konusu olan, her kapalı kapının ardında ayrı bir pazarlığın döndüğü, her tür şantaj ve rüşvetin siyasi nitelik kazandığı bir düzendir. Erdoğan’ın başbakanlığına dahi Erdoğan ile Baykal’ın parlamentoda değil, bir balıkçıda baş başa yemek yiyerek karar verdikleri düşünüldüğünde, önümüzdeki tablo aşikardır. Bununla birlikte, yönetenlerin her an birbirlerinin kuyusunu kazmalarının, ihanetin sıradanlaşmasının yönetenler arasındaki siyasi sadakati zayıflattığı da göz önünde tutulması gereken bir noktadır. Herhalde tam da bu yüzden, söz konusu zafiyeti gözden uzak tatmak ya da kapatmak gerekliliğinin bir sonucu olarak zor ve şiddet devamlı geçer akçe sayılıp, tekelci düzenlerde sopa halkın sırtından eksik edilmez. Ama bu bir yanılgıya sebep olmamalıdır: Zor aygıtı ya da polis şiddetiyle sağlanan “yıkılmazlık” makyajı kazındığında, düzenin görünür şiddetinin altında yatan zayıflığı görmek güç değildir. Muhtemel bir krizi siyasal açıdan içererek aşmak, başka deyişle herhangi bir siyasi çekişmeyi şiddet uygulamaya gerek duymadan sönümlendirmek artık ancak Türkiye yöneticilerinin rüyalarında mümkündür. Bu yönetme acziyeti bugüne mahsus. Her tür küçük siyasi gerilimin – Melih Bulu vakası, yangınlar ve benzeri pek çok meselede olduğu üzere – hızla rejim sorunu halini alması bu yüzdendir.
Bu durumun temel sonucu şöyle ifade edilebilir: Tekel düzeni, verili haliyle, AKP’nin sıradan bir seçim yenilgisini dahi kaldıramayacak ölçüde kırılgan görünmektedir. Kılıçdaroğlu’nun böyle bir yenilgiye izin vermemek ve AKP’yi yıpratmamak adına, “laiklik tehlikededir diyemem” açıklaması yapması ya da CHP’yi AKP’den ayırt edilemeyen bir İslamcı bataklığı haline getirmesi tekel düzeninin bu kararı gereğidir. Düzenin bu kırılganlığı ve siyasi esnekliğini yitirmesi hali ise daha önce burjuva düzeninin hiç yaşamadığı bir zaaf halidir. Adalet Partisi’nin ya da Ecevit CHP’sinin herhangi bir seçimi kaybetmesinin daha önce bir rejim çöküşüne sebep olmadığı burada hatırlanmalıdır. Demek ki, tekel düzeni şimdi tek ata oynamasının yıkıcı sonuçları ile karşı karşıyadır. Tuncay Özilhan’ın “bütün kazanımlarımızı yitirebiliriz” yollu ağlamalarının bu endişeden kaynakladığını görmek güç değildir.
Siyasi sıkışma ise şu haliyle iki cephelidir. Sermaye düzeninin kırılganlığı çok artmış ve zaman kazanmaya çalışmak dışında toplumsal sorunlara bir çözüm üretememektedir. İkinci cephedeki, toplumsal muhalefetteki sıkışma ise tedaviyi bulamamaktan değil, onu reddetmekten kaynaklanıyor: Parlamentonun ve seçimin öldüğü, erkler ayrılığının ortadan kalktığı, anayasanın ortadan kaldırıldığı bir rejimde seçim, parlamento, erkler ayrılığı, anayasal düzen hayalleri kurmaktadır. Üstelik bunları Koç grubu türünden tekeller ile yan yana savunabileceğine inanmaktadır. Tarihsel bir analoji ile, payitahtın çöktüğü kabul edilmedikçe, Bandırma Vapuru kalkmayacaktır.
NOTLAR
[1] Demokratik sistemlerin temel ilkelerinden biri olan “genel oy” hakkının dahi 1848’deki bir işçi ayaklanmasının ardından elde edilmesi, kanımızca burjuvazinin demokratik ilkeleri ve hatta bizzat demokratik rejimleri ne dereceye dek gerekli gördüğü konusunda haklı bir kuşku yaratmalıdır. Nitekim genel oy hakkı Fransa’da, 48 devrimleri sırasında burjuvazinin istediği adayların seçilmesine yol açmadığında, burjuvazinin bu duruma yanıtı 15 Mayıs 1850’de genel oy hakkını ortadan kaldırmak oluyordu. Bu durum haliyle, demokrasinin burjuvazinin gerçek siyasi rejimi olup olmadığına ilişkin bir tartışma başlığını zorunlu kılmaktadır.
[2] Örneğin CHP milletvekillerinin yerellerdeki aday ve siyaset tartışmalarıyla değil, CHP’nin merkez ofislerindeki pazarlıklarla ve akçalı ilişkilerle seçildiği düşünüldüğünde, Meclise gönderilen vekillerin, yereldeki toplumsal eğilimleri ne ölçüde parlamentoya taşıdığı tartışmalıdır. CHP adaylarının belirlenmesine ilişkin ön yoklamalarda herhangi bir ciddi destek görmeyen Gürsel Tekin’in daimi olarak vekillik görevine aday gösterilmesi bu açıdan tipiktir. Tabandan değil tavandan belirlenmiş ve Kılıçdaroğlu ekibinin kararları ile vekilliğe atanmış müteahhit ekibin milletvekili görevlilerinden yalnızca biridir.
[3] Türkiye’deki durum ise çok daha vahimdir. AKP eliyle getirilen ve adına Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen ucube sistem, hali hazırda Meclis’in sadece herhangi siyasi elit iddiasında bulunmasını değil, varlık iddiasında bulunma ihtimalini dahi ortadan kaldırmaktadır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Meclis’in yasama faaliyetinin önüne geçtiği bir durumda, Meclis’in varlığının ortadan kalktığını ileri sürmekte bir sakınca yoktur. Bu açıdan böyle bir düzenin parlamenter ve kendi siyasi koşulları gereği seçimli bir düzen olabilme ihtimali ortadan kalkmış görünmektedir. Seçimsiz siyasi arayışlara ise yol açık görünüyor.
[4] Alain Minc bu yeni ortaçağı şöyle tarif ediyordu: “Gerçekten de yeni Ortaçağ: Örgütlü sistemlerin yokluğu, her türlü merkezin kayboluşu, kaygan ve silik dayanışmaların ortaya çıkışı, belirsizlik, rastlantı, bulanıklık… Yeni Ortaçağ: Aklın, kurucu ilke olarak, uzun zamandan beri kaybolmuş olduğu sanılan ilkel ideolojilerin ve boş inanların yararına silinip yok oluşu… Hepsi de ilk Ortaçağ ile olan benzerlikler…” Bkz: Alain Minc, Yeni Ortaçağ, çev: Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Yayınevi, Ankara, 1995, s. 8,9.
[5] Yalçın Küçük yönetim hızı ile demokrasi arasındaki ilişkiyi şöyle tarif ediyor: “… yasama organının da ‘fast-food’ türü hızla yasa servisi yapan bir mekanize mutfağa dönüştürülmesi de demokrasiden uzaklaşmak olmalıdır, hızlı yasa çıkartan bir yasama organıyla övünen bir ülkede demokrasi düşüncesinin bayağılaştığını tespit yerindedir.” Yalçın Küçük, Devlet ve Hürriyet, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2017, s. 215.
[6] “… feodalite ve tekelokrasi dinseldir ve üstelik aşırı dinsel olduklarını söylememiz yerindedir. Bunun için iki neden saptamak mümkündür; birincisi her ikisinin de tabansız olmasıdır, her ikisinde de yönetim tabandan tümüyle kopuk ve hem feodalite ve hem de tekelokrasinin kökten halksız olduklarını olduklarını tespit edebiliyoruz.” Bkz: Yalçın Küçük, Devlet ve Hürriyet, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2017, s. 144.

