Türkiye’de koalisyonlar çıkmazı III

Dergi Mercek Sayı 23 (Ocak 2023)

Cengiz Kılçer

53. HÜKÜMET MESUT YILMAZ “ANAYOL” KOALİSYONU (6 MART 1996-28 HAZİRAN 1996)

24 Aralık 1995’teki seçimler sonucunda, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi (RP), %21,3 oyla birinci parti olarak ipi göğüsledi ancak tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamadı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükümet kurma görevini seçimlerden ikinci parti olarak çıkan Anavatan Partisi’nin Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. Yılmaz, DSP desteğini alarak azınlık koalisyon hükümeti kurdu. “ANAYOL” olarak anılacak olan hükümetin ömrü sadece üç ay sürdü.

Bu üç ay hem Yılmaz hem de Çiller için pek kolay geçmeyecekti. Refah Partisi’nin DYP Lideri Tansu Çiller’i Yüce Divan’a göndermek üzere TEDAŞ, TOFAŞ ve Mal Varlığı dosyaları üzerinden üç ayrı soruşturma önergesi vermesi ANAYOL Hükûmeti’ni tehlikeye atıyordu. Bir yandan Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasındaki şahsi çekişme, bir yanda %21,3 oyla birinci parti olarak ipi göğüsleyen RP’nin lideri Necmettin Erbakan, ardından Çiller, hükümeti kurma turlarında sonuç alamayınca görev Yılmaz’a verilmesine içerleyen RP tüm gücüyle ANAYOL Hükûmetine yüklenecekti.

ANAYOL Hükûmeti iktidardayken 1 Mayıs 1996 mitinginde, polisin kitlelere ateş açması sonucu üç kişi öldü, yüzlerce kişi gözaltına alındı. DİSK, Türk-İş, Hak-İş ve KESK’in örgütlediği İstanbul Kadıköy’deki 1 Mayıs mitingi kanlı başlıyor, coşkulu devam ediyor, ölümlerle bitiyordu. Sabahleyin alana giren kitleyi aramak isteyen polisle göstericiler tartışması sonrasında çıkan çatışmada iki kişi olay yerinde, bir kişi de hastanede yaşamını yitiriyordu.

Refah Partisi, ANAYOL Hükûmeti için yapılan güven oylamasının Anayasanın 96. maddesine göre geçersiz olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ek olarak Zonguldak Milletvekili Mümtaz Soysal ve 59 arkadaşının, Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin (TEDAŞ) bazı ihalelerinde usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığının TEDAŞ Teftiş Kurulu’nca tespit edilmesine karşın ihaleleri iptal etmemek suretiyle devleti zarara uğratarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanunu’nun 240’ ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanı Şinasi Altıner hakkında Meclis soruşturması açılması ve Refah Partisi’nin, Türk Otomobil Fabrikaları A.Ş. (TOFAŞ) ile TOFAŞ Oto Ticaret A.Ş.’deki devlete ait hissenin satış yolu ile özelleştirilmesi sırasında nüfuzunu kullanmak ve ihaleye fesat karıştırmak suretiyle devleti zarara uğratarak görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ve 366. maddelerine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Tansu Çiller hakkında Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi ANAYOL Hükûmeti’ni sarstı.

Mahkeme 14 Mayıs 1996’da güven oylamasını, olağanüstü hali ve çekiç gücün süresinin uzatılmasına ilişkin TBMM kararını iptal etti, fakat yeni oylamaya gerek olmadığını bildirdi. RP, Başbakan Mesut Yılmaz hakkında gensoru önergesi vermesi üzerine Yılmaz gensorunun görüşülmesini beklemeden 6 Haziran 1996’da istifa etti. Böylece ANAYOL Hükûmeti tarihe karışmış oldu.

Mesut Yılmaz, ANAYOL Hükûmeti’nin sonunu getiren önemli sebeplerinden birinin de örtülü ödenek skandalı olduğunu belirtiyordu: “Tüm başbakanlar görev süreleri bittiğinde bu fondaki paranın nasıl ve nerede kullanıldığını yeni gelen başbakana iletir. Ben de bu bilgiyi aktardım, benden öncekiler de bana aktardılar. Erbakan, Ecevit ve Demirel’de böyle oldu. Bir tek Tansu Hanım, dönemine yönelik bilgiyi paylaşmadı. Bu konunun üstüne giderseniz koalisyonu bitiririm, dedi. Ben de bitsin, *dedim. Bu son oldu.”

***

ERBAKAN HÜKÜMETİ / REFAHYOL HÜKÜMETİ (28 HAZİRAN 1996-30 HAZİRAN 1997)

29 Haziran 1996’da REFAHYOL Hükûmeti DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in hakkındaki Meclis soruşturmalarından (TEDAŞ, TOFAŞ, Mal Varlığı ve örtülü ödenek dosyaları) kurtulmak amacıyla RP’ye verdiği destekle kuruldu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel RP-DYP koalisyonuyla kurulan 54. Hükümet’i onayladı. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Çiller, Cumhurbaşkanlığı’na bildirmesine karşın, başbakanlığını kabul etmek zorunda kaldığı RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile birlikte Köşk’e çıkmaktan son anda vazgeçti.

Bu siyasi açıdan ahlaksız ilişki sonucu 19 Haziran 1996’da Çiller için verilen “örtülü ödenek” önergesi RP’nin desteğiyle, 25 Kasım’da TEDAŞ ihalelerinde görevini kötüye kullandığı iddiasıyla oluşturulan TBMM Soruşturma Komisyonu RP’li ve DYP’li sekiz üyenin oyuna karşılık yedi oyla Çiller’in Yüce Divan’a sevkine ihtiyaç olmadığına, 28 Kasım’da ise TOFAŞ Soruşturmasında yine REFAHYOL ortaklarının oylarıyla Çiller aklanıyordu.

Erbakan ise politik yaşamında REFAHYOL koalisyonuyla ilk kez başbakan oluyordu. Erbakan 3 Nisan 1994’te Refah Partisi Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmasında sanki bir kâhin gibi yaşadığımız bu günlerin haberini veriyor gibidir:  “Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmin karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lâzım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek.”

REFAHYOL Hükûmeti döneminde devletin kirli ve karanlık yüzlerinden biri Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da meydana gelen bir trafik kazasında ortaya çıkar. Trafik kazasında, İstanbul Emniyet eski Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, katliam sanığı Abdullah Çatlı ve Gonca Us öldü. Bu isimlerin bulunduğu kaza yapan araçta,  kayıp olarak tespit edilen 10 Mikro Uzi, 10 Uzi, 12 Baretta tabancalar ele geçirilecek ve bu silahların hibe olmadığı, bedellerinin örtülü ödenekten karşılandığı sonradan anlaşılacaktı.

DYP Urfa Milletvekili Sedat Bucak ise ağır yaralandı. Abdullah Çatlı, 1 Şubat 1979’daki Abdi İpekçi suikastı, Papa İkinci Jean Paul suikastının faili Mehmet Ali Ağca’nın Maltepe Cezaevi’nden kaçırılması, 11 Temmuz 1978’de Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi ve Ekim 1978’de Türkiye İşçi Partisi’nden yedi öğrencinin öldürülmesi [Bahçelievler Katliamı} gibi olaylarla ilgili olarak aranıyordu. Kaza mafya, emniyet, siyaset ve devletin nasıl iç içe geçtiğini faili meçhul cinayetler, mafya hesaplaşmaları ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi karanlık ağları da ortaya serdi.

Tansu Çiller’e faşist katil Abdullah Çatlı’yı aklamak düşüyor, Çiller şunları söylüyordu: “Abdullah Çatlı’yı ben tanımam, ancak araştırdım, Türkiye’de kesinleşmiş bir cezası yok. Suçlu olup olmadığını bilmem. Ancak Allah’ın rahmetine kavuşan herkes Allah’ın adaletine kavuşur. Ve bir genelleme yapmak da istiyorum. Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de her zaman bizim için saygı ile anılır. Onlar şereflidirler.”

Tansu Çiller, Susurluk kazasıyla gündeme gelen devlet-siyaset-mafya üçgeni iddiaları nedeniyle eski hükümet ortağı Mesut Yılmaz’ı “Bir trafik kazasında, hurdaya dönmüş arabadan bir iktidar postu çıkartabilir miyiz?” hesapları yapmakla suçluyor ve şunları söylüyor: “Devlet çete kurmaz. Devlet çetelerle mücadele eder. Kime karşı mücadele yapar? ASALA’ya, PKK’ya yetmez uyuşturucu kaçakçılarına karşı mücadele yapar. Ve kumarhanelerin peşine düşer, mafyaya karşı yapar. Devletin karşısına çıkmışsın. Demezler mi sana; sen PKK’nın, ASALA’nın, eroin kaçakçılarının avukatı mısın?”

Akşener, Ağar’dan görevi devralırken: “Ağabey kardeşe teslim ediyor”

Susurluk olayından kısa bir süre sonra Mehmet Ağar 1996’da İçişleri Bakanlığı görevini Meral Akşener’e devretmişti. Akşener, devir töreninde “Ağabey görevi kardeşe devrediyor” diyor ve Ağar döneminde başlatılan çalışmaların tamamlanacağını, Ağar’ın yükselttiği başarı çıtasını aşağı indirmeyeceğini açıklıyordu.

Kamuoyunda oluşan kızgınlık ve tiksinti sonucunda, bu karanlık ve kirli ilişkilerin ortaya çıkarılması ve suçluların bulunup yargılanması isteyen kitleler tarafından “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi” başlatıldı. Her gece saat 21.00’de ev ışıklarının bir dakika boyunca açılıp kapatılması, eylemler düzenlendi. REFAHYOL Hükûmetinin Adalet Bakanı Refah Partili Şevket Kazan, Aydınlık için bir dakika karanlık eylemine tepki verirken “Mum söndü oynuyorlar.” ifadesini kullanırken 1996 yılında devrimcilerin cezaevlerinde ölüm oruçları direnişçileri için Kazan, oruçları için “Kantinden yemek stoklamışlar. Gizli gizli yiyorlar, numara yapıyorlar”  demişti.

RP ile DYP arasında 28 Haziran 1996’da nöbetleşe 2’şer yıllık başbakanlık biçiminde koalisyon kurulduğunu, ilk başbakanlığı RP Lideri Necmettin Erbakan yaparken DYP Lideri Tansu Çiller, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevinde üstlendiğini belirtmiştik.

1 Haziran 1997 tarihinde Başbakan Erbakan ve Çiller’in yaptığı basın açıklamasında; Hükumet Protokolünün değiştiğini, 1997 yılında yapılmak üzere erken seçim kararının alındığı, Başbakanlığın Çiller’e devri konusunda anlaşıldığını ilan ettiler.

18 Haziran 1997’de Başbakan Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’e biri istifa ikincisi de 55. Hûkümetin kimlerin kuracağına ilişkin mektuptur. İstifa mektubunda “Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak, bu bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için, yapılmış olunan taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum” demektedir. Üç parti liderinin (RP-DYP-BBP) imzaları bulunan Türkiye’yi seçime götürecek olan 55’nci Hükumeti DYP Başkanı Tansu Çiller’in başbakanlığında kurmak için anlaştığını bildiren kısa bir mektuptur: “Aşağıda imzaları olan siyasi parti genel başkanları olarak, Türkiye’yi seçime götürecek olan 55’nci Hükümeti DYP Gn. Bşk. Prof. Dr. Sayın Tansu Çiller’in başkanlığında kurmak için anlaştığımızı kamuoyuna duyururuz.”

55. Hûkümetin Tansu Çiller’in başkanlığında kurulması talebine Demirel’in yanıtı ise, ‘‘Bana hükümet empoze edemezsiniz’’ olur. Demirel 54. hükûmet protokolü gereği başbakanlık görevini Doğru Yol Partisi’nin genel başkanı Tansu Çiller’e vermez ve 55. Hûkümeti kurmak üzere Anavatan Partisi genel başkanı Mesut Yılmaz’a görevlendirir.

***

55. TÜRKİYE HÜKÜMETİ ANASOL-D (30 HAZİRAN 1997-11 OCAK 1999)

Anavatan Partisi (ANAP)ile Demokratik Sol Parti’nin (DSP)  Demokrat Türkiye Partisi (DTP) ve CHP’nin dışarıdan desteğiyle oluşturulan ANASOL-D, ANAP Lideri Mesut Yılmaz başbakanlığındaki 55. hükümet, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından onaylanarak resmen kuruldu.  ANASOL-D Hükûmeti önüne üçlü bir görev koymuştu: irtica tehdidi ortadan kaldıracak, Susurluk meselesini çözülecek ve enflasyonu düşürülecekti.

Mesut Yılmaz ANASOL-D’nin REFAHYOL tarafından içine düşürüldüğü rejim ve devlet bunalımından kurtarmak, toplumdaki gerginliği ortadan kaldırıp uzlaşmayı güçlendirmek, ahlaki yozlaşmayı, kamu yönetiminin yeniden yapılanmasını, temiz toplumu, üretken ekonomiyi, devletin saygınlığını, laik ve demokratik cumhuriyetin güçlendirilmesini kendine ilke edindiğini ifade ediyordu.

Mesut Yılmaz her ne denli böyle ifade etse de adı Türk Ticaret Bankasının  (TÜRKBANK) skandalıyla gündeme gelecekti. Mafya ve çete liderleri ile yakın ilişki içinde olduğu ve TÜRKBANK’ın satışı ihalesinde bir iş adamına fiyat teklifi ve para ve kredi temini konularında yardımcı olmak suretiyle ihaleyi yönlendirdiği iddiasıyla Başbakan Mesut Yılmaz hakkında bir gensoru açılmasına ilişkin önergesi verilecekti.

Mafya lideri Alaattin Çakıcı ile işbirliği yaparak, TÜRKBANK ihalesini kazanan işadamı Korkmaz Yiğit’in, Başbakan Mesut Yılmaz’la görüştüğü ve bu görüşmeye koalisyonun küçük ortağı DTP’nin İstanbul Milletvekili Cefi Kamhi ile birlikte gittiği ortaya çıkıyor. DTP’li Kamhi, Yiğit’i, önce DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ile görüştürüyor ardından da Cindoruk’un aracılığıyla Yiğit ile birlikte Başbakan Yılmaz’ı ziyaret ediyor. Kamhi’nin, yine TÜRKBANK’ın satışı öncesinde Yiğit’i Devlet Bakanı Güneş Taner ile de telefonla görüştürüyor. Taner’in randevu taleplerini ısrarla geri çevirmesine rağmen, Kamhi bir oldubittiye getirerek telefonda görüşme ayarlıyor. Olaya tanık olan bir milletvekili şunları söylüyor: ‘‘Taner Meclis kulisinde otururken, Kamhi bir telefon getirdi ve ‘Korkmaz Yiğit sizinle konuşmak istiyor’ dedi. Taner görüşmek istemedi. Ancak Kamhi ısrarla telefonu uzattı. Taner çok kısa bir merhabadan sonra telefonu kapattı. Daha sonra da Kamhi’ye, ‘Bana bir daha böyle emrivaki yapma’ diye tepki gösterdi.’’ Başbakan Mesut Yılmaz, Yiğit’in, Çakıcı ile yaptığı görüşmenin kasetini kamuoyuna açıklayan CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar ile yaptığı görüşmede de konuyu gündeme getirmişti. Yılmaz, Sağlar’a, ‘‘Yiğit ile arasındaki temasın DTP lideri Cindoruk aracılığıyla’’ sağlandığını söylüyor. DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk da, Korkmaz Yiğit için Başbakan Mesut Yılmaz’dan randevu aldığını doğruluyor. TBMM’de Musevi cemaatini kabulü sırasında bir gazetecinin, ‘‘Korkmaz Yiğit için Başbakan’dan randevu aldığınız doğru mu?’’ sorusuna Cindoruk, ‘‘Evet. Korkmaz Yiğit için Başbakan’dan randevuyu bizzat ben aldım’’ yanıtını verirken Cindoruk, ‘‘Korkmaz Yiğit arkadaşınız mı?’’ sorusuna ise ‘‘Hayır, benim arkadaşım değil. Ama bir milletvekili arkadaşımızın arkadaşı imiş. Korkmaz Yiğit bana geldi, TÜRKBANK’ın ihalesinin belirli birisine verilmek üzere olduğunu belirtti ve bu konuda örnekler verdi. Bunu Başbakan’a iletmek istediğini söyledi. Ben de bunun üzerine görüşmesi için Başbakan’dan randevu aldım’’ diyor.  Eski Başbakan Mesut Yılmaz ile Devlet eski Bakanı Güneş Taner`in Yüce Divan`da yargılanması kararını alan 2004 yılında TBMM Soruşturma Komisyonu, TÜRKBANK ihalesi nedeniyle devletin 953.3 milyon dolar zarara uğratıldığını tespit edecekti. Yüce Divanda Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz ve Devlet Eski Bakanı Güneş Taner, ihalenin her aşamasında, zaman ve mekân mevhumu gözetmeksizin müteaddit kez, başta Korkmaz Yiğit olmak üzere, ihaleyi yapan Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, ihaleye teklif veren ve katılan firma sahipleri ve ihalede üçüncü şahıs konumundaki Kamuran Çörtük ile gerek telefonla, gerek yüz yüze, ihalede fiyat oluşumunu görüşmüşler, pazarlık yapmışlar, bazılarının ihaleye girmemesi için gayret etmişler, böylece ihaleye fesat karıştırma eylemini gerçekleştirmişlerdir” tespiti yapılıyordu.

Ülkenin en uzun süreli görev yapan koalisyon ANASOL-D hükümeti, Fazilet Partisi, DYP ve CHP ittifakı sonucu, 314 güvensizlik oyuyla düşürüldü.

DSP Lideri Bülent Ecevit ise şâyân-ı hayret düşürecek bir açıklama yapıyor, böylesi bir sonucu beklediğini: ‘‘Duygularım hâlâ aynı. Hükümet başarısız olduğu için değil, başarılı olduğu için düşürüldü. Bundan sonra hükümet hepimizin sorunu, herhalde Türkiye hükümetsiz kalmaz’’ diyordu.

***

1. ECEVİT HÜKÜMETİ VEYA ANASOL-M HÜKÜMETİ (28 MAYIS 1999 – 18 KASIM 2002)

18 Nisan 1999 seçimlerinden birinci parti olarak çıksa da DSP tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip bulunmuyor dolayısıyla koalisyon arayışı ortaya çıkıyordu. 28 Mayıs 1999’da göreve başlayan 57. Hükümette Başbakan Bülent Ecevit (DSP), Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli (MHP) ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’dır (ANAP).

Koalisyon görüşmeleri sürerken pek de küçük sayılamayacak bir kriz yaşanıyor. Gazeteci Fikret Bila’ya röportaj veren DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit Rahşan Ecevit, DSP-MHP ortaklığını içine sindirememiş ve MHP’nin hükümet ortaklığına temkinli yaklaşmakta MHP ortaklığın zorunlu olabileceğini ama kendisinin ve daha birçok kişinin içinde de ciddi kuşkular olduğuna inanıyor. “Çocukları, gençleri örgütlediler, baskı altına aldılar, hatta silahlandırdılar. ‘Ya bizden olacaksın ya canından’ dediler. Yıllarca sayısız can yaktılar, canlar aldılar. Bunların acısını unutmak kolay mı?(…) Üstelik kaba kuvveti yalnız siyasal örgütlenme için değil, maddi çıkar için kullananlara da kucak açtılar. Mafyalarla, çetelerle kaynaştılar.” Aynı gün MHP lideri Devlet Bahçeli Hükümeti kurmakla görevlendirilen Rahşan Ecevit’in sözlerinin siyasi nezaketle bağdaşmadığını hükümetin kuruluşu olmak üzere siyasi diyalog ve uzlaşma sürecinin sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için Demokratik Sol Parti’nin milliyetçi-ülkücü camiadan özür dilemesine bağlı olduğunu açıklıyor. Rahşan Ecevit’in sözleri koalisyon görüşmelerinde krize neden olmuşsa da kriz Hüsamettin Özkan’ın araya girmesiyle mesele çözülmüştü.

2001’de yaşanan iki ekonomik krizin ardından ANASOL-M koalisyon liderleri, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş’in, dışardan Devlet Bakanı olarak atanmasına karar verdi. Başbakan Bülent Ecevit, basın toplantısı düzenleyerek Kemal Derviş’e bağlı olacak kurum ve kuruluşları açıkladı. Ecevit’in açıklamasına göre Derviş, Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), Ziraat Bankası, Sermaye Piyasası Kurulu, Halk Bankası ve Türkiye Kalkınma Bankası’ndan sorumlu olacaktı. Derviş, gazetecilerin, ‘‘Türkiye’ye nasıl yardım edebilirsiniz’’ sorusuna Türkiye’ye nasıl yardım edebileceğim üzerinde çalıştığını Başbakan ve başbakan yardımcılarının önerilerini beklediğini ama kendisinin bir talebi olmadığını, Başbakan’ın çağrısı üzerine durumu görüşmek üzere geldiğini ifade ediyordu.

Türkiye’nin içinde bulunduğu krizden çıkması ve hedeflere varabilmesi için yapısal reformları gerçekleştirmesi gerektiğinin altını çizen IMF “acil yasalar”ın bir an önce çıkarılmasını şart koştu. 22 Mayıs 2002’de ABD bulunan Kemal Derviş ise 27 Mart’ta istenilen yardımların alınabilmesi için TBMM’den 15 günde 15 yasanın çıkarılması gerektiğini söylüyordu. Kemal Derviş’in bu doğrudan isteği çeşitli eleştirilere neden olsa da ANASOL-M koalisyon liderleri yasaların çıkarılması konusunda anlaşmaya vardı.

2001 ekonomik krizini ve Kemal Derviş’in rolünü anlamak için Prof. Dr. Korkut Boratav’a bakmak gerekiyor. Boratav’a göre Kemal Derviş’in söz konusu “15 günde 15 yasa” sloganı finans kapital adına, IMF programı adına yasal olarak düzenlenmiştir, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yasa ile kabul edilmiştir. “Türkiye 21. yüzyıla kapsamlı bir IMF-Dünya Bankası programıyla ve bu yeni gündemle girdi. Gündemin, biri emek-sermaye ilişkileri, diğeri sermaye içi sorunlarla ilgili iki boyutu vardı. Birincisi, emek-sermaye arası bölüşüm sürecini tamamen piyasa mekanizmasına teslim etmeyi, farklı bir deyişle işgücü piyasasını ve tarımı etkileyen iktisat politikası araçlarını tamamen tasfiye ederek popülizmin ekonomik tabanını ortadan kaldırmayı hedeflemekteydi. Türkiye burjuvazisinin tüm katmanları bu yönelişi hararetle desteklediler. (…) Gerçekte ise, 2001 krizinin yönetimi, şaşırtıcı bir teslimiyetle bir kez daha IMF’ye devredilmiştir. Ve sonuçta sadece ekonominin değil, toplumsal yapının dahi IMF ve onun ikiz kardeşi olan Dünya Bankası’nın program ve talepleri doğrultusunda biçimlenmesi süreci hızlanmıştır. 2001 krizi ertesinde Ecevit hükümeti tarafından ekonominin yönetimini devralan Dünya Bankası yöneticilerinden Kemal Derviş’in aktif katkılarıyla bölüşüm ilişkilerini, sosyal güvenlik mekanizmalarını, finansal sistemi, ekonomik altyapı ile kamu yönetimini yeni baştan biçimlendiren, bir dizi yasa hızla TBMM’nden geçirildi. 1999-2002 arasında bu çerçeve içinde Merkez Bankası’nın özerkliği yasalaştı. Dahası, üçü tarımsal destekleme politikalarının tasfiyesini hedefleyen; diğerleri ise enerji, telekomünikasyon, ihaleler ve bankacılık alanlarının yönetim ve düzenlenmesiyle görevlendirilen yedi özerk kurum oluşturuldu.”

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) 2000 yılının son çeyreğine ilişkin hane halkı iş gücü anketi sonuçlarına göre 2000’in son çeyreğinde 1 milyon 366 bin düzeyinde bulunan işsizlerin sayısı 2001’in aynı döneminde 2 milyon 335 bine ulaştı. İşsizlerin büyük bölümünün yaşadığı kentlerde işsizlik oranı yüzde 13.2’ye çıktı. Özellikle kentlerdeki eğitimli gençlerde işsizlik oranının yüzde 29.2’ye ulaştı.

16 Ağustos 2002’de burjuvazi açık açık Kemal Derviş’i hem ekonominin başında hem de siyasette görmek istediğini beyan ediyordu. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, sermayenin yeni parlamento döneminde de Kemal Derviş’i ekonominin yönetiminde görmek istediğini, Derviş’in siyasetin içinde olmasının kendileri açısından önemli olduğunu şu sözlerle dile getiriyordu: “Biz iş âlemi olarak Kemal Bey’in siyasetin içinde olmasını istiyoruz. Türkiye’nin programını kazasız belasız yürütmesi açısından, bundan sonraki ekonomi yönetiminde de yer almasını, ekonomi yönetiminin direksiyonunda olmasını istiyoruz.”

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan anayasa kitapçığı gerilimi ve buna ek olarak 2001’de yaşanan ekonomik kriz ANASOL-M koalisyonunu çıkmaza girdi. Başbakan Bülent Ecevit’in sağlık sorunlarının bir türlü düzelememesi DSP grubunda Ecevit’in görevden çekilmemesine tepki gösteren milletvekillerinin istifasıyla yarı yarıya düşmesi üzerine koalisyon hükümetinin ikinci büyük ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını istedi.

16 Temmuz 2002’de ANASOL-M koalisyonunun genel başkanları arasında yapılan toplantıda 3 Kasım’da erken seçim yapılması kararı alındı. 31 Temmuz 2002’de TBMM Genel Kurulu’nda Doğru Yol Partisinin, Milliyetçi Hareket Partisinin ve AKP’nin, milletvekili genel seçimlerinin yenilenmesi ve seçimin 3 Kasım 2002 tarihinde yapılması hakkındaki önergelerini birleştirerek görüştü, oylama yapıldı ve Anayasa Komisyonu büyük bir çoğunlukla, 3 Kasım 2002 tarihinde seçimlerin yapılmasını kabul etti.

Erken seçimlerin ardından seçimlerden 15 ay önce kurulan AKP %34,28 oy oranıyla tek başına iktidar oldu.

SONUÇ

Üç yazıdan oluşan ve Cumhuriyet tarihinin koalisyon hükümetlerini ele aldığımız bu yazı dizisinin sonuna gelmiş olsak da ilerleyen yıllarda Türkiye’nin yeniden koalisyonlar dönemine girebileceğini öngörebiliriz. İktidara geldiği yıllardan bu yana aslında bir koalisyon partisi olan AKP, son yıllarda MHP, BBP, Vatan Partisi ile yaptığı ittifak ile iktidarını korumaktadır. Diğer taraftan altılı masa da iktidar alternatifi olan bir diğer koalisyon adayıdır. Özellikle seçim sonrasına dair yapılan tartışmalarda altı partinin hangi bakanlıkları paylaşacağı, bürokrasinin hangi yerlerinde koltuk kapacağı meselesi sıkça kamuoyunun gündemine gelmektedir.

Koalisyon hükümetlerinden anlaşılması gereken temel şey, burjuva partilerinin düzeni koruyabilmek için ne olursa olsun bir araya gelme çabası ve bunu becerememeleridir. Özellikle 90’lı yıllarda sermaye sınıfının ve sermaye devletinin çeşitli klikleri arasındaki çekişmeler, Türkiye’de burjuva demokrasisinin yerleşemediğinin ve yerleşemeyeceğinin de göstergesidir.

Related Posts