Cengiz Kılçer
VII. DEMİREL HÜKÜMETİ (20.11.1991-25.06.1993)
20 Ekim 1991 genel seçimlerinde, Doğru Yol Partisi (DYP) birinci parti olarak çıkmış ne var ki seçim sonuçları hiçbir siyasi gruba tek başına hükümet kurmaya olanak vermemiştir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, seçimler sonucunda en çok milletvekili kazanan parti lideri vasfıyla DYP Genel Başkanı Demirel’i hükümet kurmakla görevlendirir. Hükümeti kurma süresi 7 Kasım 1991 günü başlamış ve 20 Kasım 1991 günü, Süleyman Demirel başkanlığındaki Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den (SHP) oluşan Koalisyon Hükümeti fiilen görevine başlamıştır. 7 Kasımda, 19. dönem çalışmalarına başlayan TBMM’de ant içme töreni damgasını vurmuştur. HEP kökenli SHP Diyarbakır Milletvekili Hatip Dicle’nin, “Bu yemin metnini anayasa baskısı altında okuyorum” demesi, Leyla Zana’nın da ant içtikten sonra Kürtçe slogan atması uzun süren tartışmalara yol açmıştır. Özal’ın bu olay üzerine “Birkaç milletvekilinin ant içmeleri sırasındaki sözleri ve davranışları, seçildikleri bölgenin değil, bir terör örgütünün yararınadır. Davranışları yüce milletimizce tepki ve nefretle karşılanmıştır.” içerikli demeci sonraki zamanlarda yaşanacak siyasi gerilimlerin ilk habercisidir.
Koalisyonun protokolünde belirtildiği üzere hükümet “sorunlar tablosu” ile karşı karşıyadır ve zorluğu tartışılmaz olumsuzluklarla doludur. Ülkede soygunlar, siyasi çatışmalar birbirini izlemekte, faili meçhul cinayetler günbegün artmaktadır. DYP-SHP koalisyonu iktidara gelmeden bir yıl önce, 1990’da, ülkenin çağdaş, ilerici aydınları Prof. Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Doç. Dr. Bahriye Üçok ve Turan Dursun suikastlar sonucu öldürülmüşlerdi.
Birleşmiş Milletler’in değerlendirmesine göre Türkiye, insan hakları ve demokrasi değerlendirilmesinde 66’ncı sıradadır. Ekonomik bağlamdaysa ülkede pahalılık ve yoksulluk, işsizlik almış başını gitmiştir. 1991’de büyüme hızı sadece %2,2 olmuş, hayat on yılda 70 kez pahalılaşmış, dünya sıralamasında gelir dağılımı en berbat ilk 10 ülke arasındadır. Halkın %50’si sosyal güvenlikten yoksun ve ülke dünyanın en borçlu ülkeleri arasındadır. Yatırım ve sanayileşmesi durmuş, işsizlerin sayısı artmış, yolsuzluk iddialarının en yükseğe çıkmış, halkın gelecek umutları giderek karamsarlığa dönüşmüştür. Ülke kurumları, görülmedik bir yozlaşmaya ve çürümeye terk edilmiştir.
Her zaman gündeme getirildiği gibi politik, toplumsal ve ekonomik şartları dikkate alan, sivil toplumun gelişmesini amaçlayan katılımcı ve tam demokratik bir Anayasa’ya ihtiyacı vardır DYP-SHP koalisyonun. Zira 1982 Anayasası hazırlanış, sunuluş ve kabul ediliş süreci, şartları ve içeriği ile ülkenin demokratik gelişmesi önünde çok önemli bir engel olarak durmaktadır. DYP ve SHP dışındaki hemen hemen bütün siyasî partiler de bir Anayasa değişikliği gereğini dile getiriyor, yekpare yeni bir Anayasanın yapılması görüşünde ortaklaşıyorlardır.
İç güvenlik meselesi DYP-SHP koalisyonu için birinci önceliklerden biridir. Ülkedeki terör mutlaka önlenecek, yurttaşların güvenlik ve esenliği sağlanacaktır. Politik cinayetlerin son bulması ve faillerin yakalanması devletin en önemli görevlerinden biridir. Güneydoğu Anadolu’daki terör, bugün, maalesef, önemli boyutlara ulaşmış ve ülkenin çok önemli bir sorunu haline gelmiştir. Hükümet, bu terörü kesinlikle önlemeye kararlıdır. Demokratik rejim çerçevesinde; olağanüstü hal ve bölge valiliği düzenlemesi ve koruculuk sistemi gözden geçirilecek; silahlı kuvvetler ve diğer güvenlik güçleri arasında, komuta, karar ve uygulama birliği sağlanacak; suçsuz bölge halkına şefkatle davranılarak, devletle halkın güven bağı yeniden kurulacaktır.
SHP milletvekili Aydın Güven Gürkan hükümet programında adı konulmayan Kürt meselesine değiniyor ve pek iyi niyetli bir biçimde yorumluyor. Gürkan’a göre bir yandan insan hakları ve hukuk devleti ilkelerinden hiç ödün vermeden, bölgede can güvenliğinin sağlanması konusunda her türlü çabanın gösterileceği güvencesini verirken, Kürt kökenli yurttaşların anadilleri, özgün kültürleri ve kökenleriyle ilgili kimlik özgürlükleri üzerindeki sınırlamaların ve kısıtlamaların kalkacağını ve bunların serbestçe geliştirilebileceğini vaat ettiğine işaret ediyor. Ve şöyle devam ediyor: “Bu vaat, şimdiye değin kullanmak ihtiyacının güçlü bir biçimde duyulmaması nedeniyle yeterince tanımadığımız ve alışık olmadığımız yeni bir özgürlüğü toplumumuzla tanıştırmak vaadidir. Bu özgürlüğün tanınmasıyla ulusal birlik ve bütünlüğün zedeleneceği yolundaki kaygıların aşılmış olması, sorunun çözümü açısından yeni ve cesur bir aşamaya varılmasını olanaklı kılmıştır.”
DYP-SHP koalisyonu dış politikada kendisinden önceki hükümetler gibi şaşmaz bir biçimde ABD’ci, NATO’cu çizgiyi izleyecek ve Avrupa Topluluğu (AT) üyeliğiningerçekleşmesi için her türlü çaba gösterilecektir. Hükümet, ABD ile dostluğa ve yakın siyasî, ekonomik ve ticarî işbirliğine özel bir önem verir ve ABD’yle karşılıklı çıkarları çerçevesinde, en iyi ilişkileri sürdürmeye kararlıdır. İslam Konferansı üyesi ülkeler ve diğer Müslüman ülkelerle olan ilişkiler dikkat ve özenle geliştirilecektir.
DYP-SHP KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ
DYP-SHP koalisyonun üzerinde önemle durduğu bir konu ise Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) Reformudur, yani bu kuruluşların özelleştirilmesidir. 1990 yılında Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun 91’inin kamu kuruluşu olduğunu hatırlatırsak yağmanın büyüklüğünü de gözler önüne sermiş oluruz. Özelleştirme, kamuya ait bir mülkün veya işletmenin tamamının ya da bir parçasının devlete ait olmaktan çıkarılıp özel sermayeye geçiş sürecini tanımlar. David Harvey ve Arundhati Roy’un belirttiği üzere “Özelleştirme esasen üretken kamu varlıklarının devletten özel sektöre geçmesidir. Üretken varlıklar arasında doğal kaynaklar da bulunmaktadır. Toprak, orman, su, hava. Bunlar, temsil ettiği insanların devlete emanet ettiği varlıklardır… Bunların yağmalanması ve özel şirketlere satılması tarihte benzeri görülmemiş barbarlıkta bir el koyma sürecinden başka bir şey değildir.”
Özelleştirme politikaları ilk olarak 1980’lerin başlarında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın görevde olduğu dönemde öne çıktı. Dünya Bankası’nın teşvikiyle gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri, çoğu kamu varlığının doğrudan satışını yapmasalar bile, çeşitli piyasa reformları denemeleri yapmaya başladılar. Dünya ölçeğinde sosyalist blokun 1989’da başlayan dramatik çözülmesi, eski sosyalist dünyada devlet varlıklarının özelleştirilmesine yönelik kapsamlı bir ilgiye yol açtı.
DYP-SHP koalisyonunun sloganı artık “değişim, küreselleşme, dünyayla kucaklaşma; dünyayla beraber yürümek”tir. Meclis kürsüsünde, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, serbest faiz, serbest kur gibi söylemler dile getirilmektedir. Doğu Avrupa’da sosyalist blokun çözülmesi, iki Almanya’nın birleşmesi, Sovyetler Birliği’ndeki rejimin hürriyetlere dayalı demokratik sisteme kesin bağlılığı, ekonomik özgürlük ve sosyal adalet yoluyla refahı ve tüm ülkeler için eşit güvenlik ortamını yaratmış; bu tarihî gelişmeler, ekonomide de evrenselleşmeyi, küreselleşmeyi dünya gündemine getirmiştir. Artık, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, serbest faiz, serbest kur gibi kurallar küreselleşmiştir. Verili gelişmelerden Türkiye’yi izole etmek mümkün değildir, evrenselleşen bu kurum ve kuralların Türk toplumsal ve ekonomik yapısına gecikmeden monte edilmesi gereklidir
DYP-SHP koalisyonu özelleştirme meselesinde KİT’lerin zarar etmeleri, finansal yapı bozukluğu, devasa borç yükü, teknoloji eksikliği, istihdam fazlalığı, verimlilikte düşüş, üretim ve pazarlama sorunları gibi, çözülmesi her zaman mümkün sorunların arkasına saklanır. Özelleştirmede kamu işletmelerinin verimli olması ya da kâr elde etmesi için maliyetleri düşürmenin açık ara en yolu, büyük miktarlarda işçi çıkarmaktır. Özelleştirmeler kamu emekçilerine darbe vurmuş, işsizlik, sendikasızlaştırma, taşeronlaşma, işçi sağlığı ve güvenliği açısından ortaya sorunlar çıkmıştır.
Oysa 1990 yılında Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun 91’i kamu kuruluşudur. Bu kuruluşlar, üretimden satışlarının %41’ini, öz sermeyenin %60’ını, net aktiflerin %57’sini, yaratılan katma değerin %48’ini temsil etmektedirler. Aynı tarihte, 500 büyük sanayi kuruluşu içinde özel kuruluşlar satış gelirinin %26’sı kadar katma değer yaratırken kamu kuruluşları %32’si kadar katma değer yaratmıştır. Kuruluşların faaliyetleri sonucu net kaynak (kâr + yıpranma payı giderleri) yaratmışlardır. 500 büyük sanayi kuruluşunda, 1988 yılında, kamu kuruluşlarının yarattığı kaynaklar, özel sektör kuruluşlarınınkine eşit bir düzeyde, %11 dolaylarında bulunmaktadır.
ÖZELLEŞTİRMENİN KARŞISINDA “ZENGİNLİK DÜŞMANLIĞI” VAR
Yukarıda sosyalist blokun 1989’da başlayan trajik çözülmesi, sosyalist ülkelerdeki devlet varlıklarının özelleştirilmesine yönelik kapsamlı bir ilgiye yol açtı demiştik ki, bu ülkelerden biri de Polonya’ydı. Süleyman Demirel’in zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Polonya gezisinden (2004) dönüşünde “Neler gördün?” diye sorunca konu özelleştirmeye geliyor. Gül’ün Polonya’daki özelleştirmeler hakkında: “Büyük mesafe almışlar… Kısa zamanda özelleştirme işini önemli ölçüde başarmışlar” diyor.
Süleyman Demirel’in söyledikleri ise ibret verici: “Türkiye olarak biz özelleştirmeyi başaramadık. Özelleştirme korkusunu aşamadık… Hani şu, devletin malını peşkeş çekiyorlar meselesi… Yani biz serbest piyasa ekonomisini henüz tam kavrayamadık. Şöyle bir anlayış var: Ne yapılacaksa devlet yapsın… Kör, topal yapsın ama devlet yapsın… Birileri daha iyi yapıp da para kazanmasın… İşler nasıl işlerse işlesin ama birileri alıp daha iyi işletmesin. Zenginlik düşmanlığı… Özelleştirmede bocalamanın özünde, kökünde o yatıyor. Biz çok daha önce başladık… Özelleştirme ilk konuşulduğunda devletin elinde 150 milyar dolarlık varlık vardı… Bunca yıl içinde dokuz milyar dolarlık özelleştirme yapıldı… Ve özelleştirme için de yapılan masraf tam dokuz milyar oldu. Demokraside ve insan haklarında mesafe almak… Devleti ekonomi, ticaret, finansman, sanayiden tamamen çekmek… Devlet savunma, eğitim, huzur, sükûn, adalet, sağlık ve çevre ile uğraşacak… Esas devrim budur… Türkiye devrim yapamıyor… Örneğin özelleştirme konusunda 1984’ten beri kekeleyip, duruyoruz.”
DYP-SHP koalisyonu iktidara gelmeden aylar önce 1991 Ocak ayında ülke Büyük Madenci Yürüyüşüne tanık oldu. Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) işyerlerinde örgütlü olan Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) ile işveren arasında 48 bin işçi için sürdürülen toplu sözleşme görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine sendika grev kararı almış 30 Kasım 1990’da grev başlamıştı. Maden işçileri 1991 yılının 4 Ocak’ında “Çankaya’nın şişmanı-İşçi düşmanı” sloganlarıyla Zonguldak’tan Ankara’ya doğru 100 bin kişi ile yola çıktı. On binlerce maden işçisi Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyüş başlattılar. Çankaya’ya çıkan yollara polis panzerleri yerleştirildi.
DYP-SHP koalisyonu Türkiye işçi sınıfı açısından işten çıkarmalarla tarihe geçmiştir. Nerdeyse her toplu sözleşmeden sonra, kamu sektöründe de devlet sektöründe de, yüzlerce, binlerce işçi çıkarılmıştır. Gerekçe olarak da, daha verimli işletmecilik gereği öne sürülmüş, bu kitle halinde işçi çıkaran kuruluşlardan, işletmelerden birçoğu, çıkardıkları işçilerin yerine, çok daha düşük ücretle çalışmaya razı olan işçiler almıştır.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü üzerine Türkiye’nin Süleyman Demirel 16 Mayıs 1993’te 9. Cumhurbaşkanı oldu. Erdal İnönü, Başbakanlık görevini yeni hükümet kurulana dek vekâleten yürüttü. DYP-SHP koalisyonu, 25 Haziran 1993 tarihinde sona erdi.
***
İKİNCİ DYP-SHP KOALİSYONU/ÇİLLER HÜKÜMETİ (25.06.1993-05.10.1995)
25 Haziran 1993 tarihinde Tansu Çiller başkanlığında kurulan ikinci DYP-SHP koalisyon hükümeti önceki DYP-SHP koalisyonun 19 Kasım 1991 tarihli protokolü ve temel hedeflerini ilke olarak benimseyerek yoluna devam edecektir. Demokratikleşme ve devletin yeniden yapılanması başlığında yine 1982 Anayasası toplumsal ve parlamento içi uzlaşmalarla, değiştirilmeye, yenilenmeye ve demokratikleştirilmeye çalışılacak bu çerçevede; temel hak ve özgürlükler sağlam güvencelere bağlanacaktır. Kişinin hakları genişletilecek ve güvenceleri artırılacaktır. Sosyal ve ekonomik haklar, başta sendikal haklar ve toplu sözleşme ve grev hakkı olmak üzere çağdaş demokrasi ve ILO standartlarına yükseltilecek, basın özgürlüğü ile yurttaşın gerçek, doğru ve çoğulcu bilgi alma hakkı daha da güçlendirilecek, başta İstanbul olmak üzere büyükşehirler için özel yönetim biçimleri oluşturulacaktır. Üniversiteler bilimsel ve yönetsel özerkliğe kavuşturulacak radyo ve TV yayınları üzerindeki devlet tekeli kaldırılacak, meslek kuruluşlarının güçlenmesi ve özerkleşmesi sağlanacaktır. Yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi ve tabii hâkim ilkeleri güçlendirilecek, idarenin yargı denetimi ve Anayasa Mahkemesinin denetim yetkisi genişletilecek ve etkinleştirilecektir.
İkinci DYP-SHP koalisyonu/Çiller hükümeti Güneydoğu, güvenlik ve iç barış konusunda hükümet, terörle bütün olanaklarıyla ve kararlılıkla mücadeleye devam edecek, “Olağanüstü Hal” rejimi, otorite boşluğu yaratmayacak yeni hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla birlikte, yürürlükten kaldırılacaktır. Koruculuk sisteminin tasfiyesi ilke olarak benimsenmekle beraber yaratacağı istihdam ve güvenlik sorunları zaman içinde çözülerek, bu hedefe varılacaktır. Hükümet, yurttaşların etnik, kültürel ve dile dair kimlik özelliklerinin özgürce ifadesinde, korunmasında ve geliştirilmesinde karşılaştıkları yasal ve fiili eksiklik, engel ve sınırlamaları Turgut Özal’ın altına imza koyduğu Paris Şartı’na uygun bir biçimde ve ulusal bütünlük içinde giderecektir.
Başbakan Tansu Çiller, 1994 Şubat ayında bazı DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için emir verdi. TBMM’nin 2 ve 3 Mart günleri yaptığı toplantılarda DEP Genel Başkanı Hatip Dicle, milletvekilleri, Sırrı Sakık, Ahmet Türk, Leyla Zana, Mahmut Alınak, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ın dokunulmazlıkları kaldırıldı. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri daha sonra polis tarafından gözaltına alındı Hatip Dicle ile Leyla Zana, Mahmut Alınak, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Orhan Doğan 17 Mart günü tutuklandı.
ÖZELLEŞTİRME VE SON SOSYALİST TÜRKİYE DEVLETİNİ YIKAN ÇİLLER
İkinci DYP-SHP koalisyonu/Çiller hükümeti özelleştirme konusundaki kararlılığını sürdürecektir. Hükümetine göre KİT açıklarının aslında halkın cebinden alınan paralardır, bunlar enflasyonun da önemli bir nedenidir. Hükümet, 21. yüzyıla girerken halkın sırtındaki bu haksız yükü kaldırmak zorundadır 2000’li yıllara girerken toplum için gerekli istisnalar dışında KİT kalmamasını amaçlamaktadır. KİT reformu programı yaygın ve hızlı bir özelleştirme programı ile birlikte yürürlüğe konulacak, özelleştirme, 2000’li yıllarda Türkiye’yi KİT yükünden kurtaracak şekilde uygulanacaktır. Özelleştirme, kapatma ve tasfiye uygulamalarında karşılaşılacak işten çıkarma ve istihdam sorunları, özel sosyal güvenlik ve işgücü iyileştirme programlarıyla aşılacak, KİT reformu ve özelleştirme nedeniyle işsiz kalan işçiler için pilot işsizlik sigortası başlatılacak; böylece mağduriyetler önlenecektir.
24 Ocak 1980 “istikrar programı” Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi yabancı sermayeyi temsil eden kuruluşların desteğiyle hazırlanıp uygulanmaya başladığı hatırlardadır. 24 Ocak 1980’deki müdahaleye rağmen Türkiye’nin yapısal sorunları çözülemedi. İkinci DYP-SHP koalisyonu/Çiller hükümetinin uygulamaya koyduğu 5 Nisan 1994 ekonomik istikrar programının da faturasını her zaman olduğu gibi yine emekçiler ödedi. Bu süreçte özelleştirmeler yaşandı, emeklilik yaşını yükseltme çalışmaları birbirini izledi. Toplu iş sözleşmelerine müdahaleler, grevleri ertelemeler gündeme geldi. 5 Nisan ekonomik krizinin toplu iş sözleşmelerine ilk yansıması kendisini Hükümetin kamu işçilerinin toplu iş sözleşmeleri 4. dilim ücret zamlarını 6 ay süreyle faizsiz erteleme kararında göstermiştir. 5 Nisan’da istikrar paketinin açıklamasından sonra Hükümet KİT’lere bir genelge göndererek kamu işçilerinin 4. dilim ücret zamlarını 6 ay süreyle faizsiz ertelemiş, bu yolla her ay 3.8 trilyon çıplak ücrete, 6.4 triyon tutarında giyinik ücrete el konulmuş ve erteleme sayesinde 1994 yılında ödenmesi gereken toplam 16.3 triyon net ücret işçilere altı ay sonra faizsiz ödenmiştir.
5 Nisan kararları kriz deneyimlerinden en ağırıydı ve kelimenin tam anlamıyla emekçi sınıflara saldırıydı. 5 Nisan kararları sonrası yapılan zamlar ve işçi sınıfın ücretlerindeki düşüş, sermayeye ilave bir kaynak yaratılmasının önünü açmıştı. Kısacası, 1994 krizinin ana nedeni olan dışa dönük finansal serbestiden kriz yönetimi boyunca vazgeçilmemiştir. Bu, gelir dağılımında emek gelirleri aleyhine ve rant gelirleri lehine olağanüstü bir bozulma, milli gelirde %6’lık bir daralma ve buna bağlı yoksullaşma pahasına sağlanan bir istikrar anlamına gelmiştir. 1994 yılı, milli gelirdeki %6’lık bir daralma ve buna bağlı yoksullaşma pahasına sağlanan bir istikrar anlamına gelmiştir. 1994 yılı, milli gelirdeki küçülmenin yanı sıra, dış dünyaya en azından 6.5 milyar dolarlık bir net kaynak aktarımının da gerçekleştiği bir yıldır. Bu meblağ da GSMH’nın kabaca %5’ine tekabül etmektedir. Böylece Türkiye halkı, ortalama olarak, 1994 yılında %11 oranında yoksullaşmıştır. Aksine, bu yıl, Merkez bankası ve Hazine tarafından dağıtılan yüksek faiz/rant gelirlerine ulaşabilen sermaye çevreleri için altın bir yıl olmuştur. Buna karşılık, hızla artan işsizlik ve ortalama %35 dolaylarında gerçekleşen reel ücret/maaş aşınmaları sonunda ücretli katmanlar bunalımın yükünü öncelikle üstlenmişlerdir.
Sivas 2 Temmuz 1993’te, binlerce yobaz İslamcı tarafından gerçekleştirilen Madımak toplu katliamında 37 sanatçı ve yazarın öldürülmesi hâlâ hafızamızda kanamaya devam ediyor. İkinci DYP-SHP-Çiller hükümeti bu toplu katliama erkenden müdahale etmemesiyle de tarihe geçmiştir. Toplu katliamın ardından Başbakan Tansu Çiller’in, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir.” demesi onun nasıl bir gerçeklikten kopmuş hayali bir âlemde yaşadığının göstergesidir.
Özelleştirme Yasası, Meclis Genel Kurulu’nda 23 Kasım 1994 günü yapılan oylamayla kabul edildi. Çiller’e göre Türkiye son sosyalist devletti ve bizzat kendisi tarafından yıkılmıştı, meclis kürsüsünden şunları söylüyordu: “BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER- Öyle bir devlet anlayışı gelmişti ki, aslında, Türkiye, coğrafî bölgesindeki son sosyalist devlet olmuştu. Devletin, bütün bankalarıyla, bütün üretim alanlarına girmesiyle, devletin egemenliğiyle, coğrafî bölgesindeki son sosyalist devletti. İBRAHİM HALİL ÇELİK (Şanlıurfa) – Yıkıldı bunlar değil mi? BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER (Devamla) – Evet, “biz onu yıktık; bugün yıktık” diyeceksiniz.”
1994 27 Kasımında on binlerce emekçi hükümetin ekonomik önlemlerini ve özelleştirmeleri protesto etmek için Ankara’da eylem yaptı. Türk-İş. DİSK, Hak-İş ve Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu’na bağlı emekçiler, Ankara Tandoğan Meydanı’nda toplanarak Anıtkabir’e yürüdüler. Pankart açmadan, slogan atmadan Anıtkabir’i dolduran işçiler buradan ayrıldıktan sonra yürürlerken polis barikatı ile karşılaştılar. Olay yerinden uzaklaşmaya çalışan Türk-İş başkanı Bayram Meral. “İşçiler burada, başkan nerede?” sloganlarıyla birlikte taş, kola ve bira kutularıyla protesto edildi. İzmir’den Ankara’ya gelerek yürüyüşe katılan işçiler de engellendi.
“MENZİR’İ FEDA EDEMEZDİM. ONUN KADAVRASINI ÇİĞNEYEMEZDİM.”
SHP ve CHP 18 Şubat 1995’te toplanan kurultayda birleşir ve 9 Eylül 1995 tarihinde birleşmeden sonra yapılan CHP Olağan Kurultayında Deniz Baykal genel başkanlığa seçilir.
20 Eylül’de Tansu Çiller ile Deniz Baykal arasındaki görüşmeden sonra Baykal, Çiller’in bir kuşatılmışlık içinde olduğunu, koalisyonun fiilen bittiğini, ülkeye fazla zaman kaybettirmeden seçime gidilmesi gerektiğini kamuoyuna açıklar. Başbakan Tansu Çiller istifasını Cumhurbaşkanı Demirel’e sunmak üzere Çankaya Köşkü’ne giderken, Baykal’ın, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in görevden alınmasını ön koşul olarak sunması nedeniyle hükümetin sona erdiğini öne sürer.
Bu meselenin arka planında bir cenaze töreninde İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in SHP’nin İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Algan Hacaloğlu’nun hedef alan “Ülkemizde laiklik maskesinin altında gizlenmiş birçok dinsiz var. Bu ülkede Atatürk’ü kullanan sahte Atatürkçüler var.” sözleri yatar.
Tansu Çiller, DYP-SHP koalisyonun devamı ve Necdet Menzir’in istifasını konusunda şunları söylüyor: “Bütün ilkelerde, bütün düsturlarda anlaştık ve fakat benden, Sayın Menzir’in istifasını istedi. Bunu kabul edemezdim. Terörle başa çıkmış, terör için canını ortaya koymuş değerli bir bürokratın kadavrası üzerinde hükümet kuramazdım. Bütün meselelerde anlaştık; ama bu meselede anlaşamazdık. Menzir’i feda edemezdim. Onun kadavrasını çiğneyemezdim.”
Deniz Baykal’ın koalisyonun sürdürmek için Necdet Menzir’in istifasını talebine Tansu Çiller olumlu yanıt vermez ve DYP-SHP koalisyonu sona erer. 20 Eylül’de Çiller hükümetin istifasını Cumhurbaşkanına sundu.
***
25 Haziran 1993-5 Ekim 1995 arasında iktidar olan ikinci DYP-SHP-Çiller hükümetinin tarihi adeta işçilere, emekçilere, sol muhaliflere, aydınlara, laikliğe yönelik kanlı saldırıların tarihidir ve Gazi mahallesi katliamı da bunlardan birisidir. İstanbul’un Gaziosmanpaşa Gazi mahallesinde 12 Mart 1995’te Alevilerin sahibi olduğu üç kahvehaneye ateş açılması sonucu 1 kişinin ölmesiyle bu mahallede olaylar çıkmıştır. Olayların büyümesiyle kişilik Alevi yurttaşlar Gazi mahallesindeki polis karakoluna yürümüş, gece boyunca süren olaylar ertesi günde devam etmiş ve olayları önleyemeyen jandarmadan yardım istemiştir. Bunun 5 bin kişilik askeri birlik gönderilmiş Gazi mahallesinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Yine, 15 Mart’ta Ümraniye’de katliamı protesto edenlere ateş açılmış 22 kişi hayatını kaybetmiştir. Yine Madımak katliamında olduğu gibi hükümet önlem almakta gecikmiş ve polisin amacını aşacak şekilde müdahale ettiği iddialarıyla başta İçişleri Bakanı Nahit Menteşe olmak üzere Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ile Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in istifası istenmiştir. İkinci DYP-SHP-Çiller hükümetinde kitaplar, dergiler, gazeteler, toplatıldı gazeteciler öldürüldü, şiddetin boyutları daha önceki yıllara göre arttı. Bu şiddet atmosferinde yaşanan çatışmalar, yargısız infazlar, işkence olayları, silahlı saldırı ve suikastlar, faili meçhul cinayetler gibi olaylar sonucunda toplam 3492 kişi hayatını kaybetti.

