Türkiye’de anayasa ve ekonomi ilişkisi

Dergi Dosya Sayı 28 (Mart 2024)

Prof. Dr. İzzeddin Önder

Güneşin altında her şeyin bir diğeri ile ilişki içinde olduğu gerçeği, anayasa-ekonomi ilişkisi için de, hem de çok güçlü bir şekilde geçerlidir. Bir ülkenin anayasası ülke ekonomisiyle, koşullara göre, tanımlayıcı veya yönlendirici ilişki içinde oluşur ve devinir. Her iki koşulda da anayasa hükümleri gerek lafzı gerek ruhu ile toplumsal özden çok farklı olamaz, aksi durumda şeklî bir hukuk metni olarak kalır, fakat maddî anlamda yasa olamaz, pratikte bir karşılık bulamaz ve uygulanamaz. Ekonomik alt-yapının toplumsal sosyo-kültürel üst-yapıyı oluşturması nedeniyle, toplumsal yapıyla anayasanın uyuşabilmesi, anayasa-ekonomi ilişkisini zaruri kılar. Bu nedenle, anayasa-ekonomi ilişkisi doğal olduğu kadar, gereklidir de. Sosyo-ekonomik alt yapı ile hukuk sistemi ilişkisi, hukuk sisteminin meşruiyeti ve uygulanabilirliği açısından zaruridir. Bu konuda anayasa ile yasalar arasındaki fark, devamlı devinen fiili yaşama uyum açısından, genel ve kapsayıcı olma özelliği ile anayasaların diğer yasalara göre çok daha dayanıklı olmasıdır. Bir ülkenin ekonomik üretim ilişkisinde ve onun üst-yapı konumundaki toplumsal güç ilişkisinde bir değişim olmadığı sürece anayasada da bir değişikliğe gidilmez. Anayasaların, detayları değil, genel ilkleri kapsaması, buna karşın diğer yasaların ise, yaşamın hemen hemen her alanındaki ilişkileri oluşum ve koşullarıyla kapsaması söz konusu olduğundan, değişen koşullar karşısında yasaların anayasalardan çok daha sık değişime uğramaları doğaldır. Anayasalar, detay açıklamalara girmeden, toplumların genel uzlaşma (konsensüs) çerçevesini oluşturması hasebiyle, ancak toplumların büyük değişim ve devinimleri ya da toplumsal radikal kalkışları sonucunda oluşturulan toplumsal düzeni çerçeveleyen ana metinlerdir. Bu özelliği ile anayasalar, bir başka nitelemeyle, kurucu yasa ya da konstitüsyon (constitution) olarak anılırlar.

Tüm hukuk sistemlerinde olduğu gibi, sistemin tepe noktasında yer alan ve genel çerçeveyi oluşturan anayasalar da, “ülkede var olan güçlerin gerçek ilişkisine tekabül” eder. Bu cümlede ilginç olan, anayasaların ülkenin genel halk kamuoyuna değil, “güçlerin gerçek ilişkisi” ne tekabül etmesidir. Sözü edilen güçler, toplumsal sistem ve işleyişin alt-yapısını oluşturan üretim ilişkisinde öne çıkarak politik kararlarda etkili olan kesim ile aynı ideoloji çerçevesinde oluşan ve topluma başat olan hâkim bloklardan oluşur. Anayasaların, devletin ekonomik ve politik yapısını belirleyen toplumsal güç blokları etrafında şekillenmesi, dolaylı yoldan anayasaların tanımını verir ve kimliksel niteliğini belirler. Devlet-ekonomi-anayasa üçgeninde, devletin şekillenmesi ve işleyişinde başat olan ekonomi-politik hâkim bloklar, güç ve baskı ilişkilerinin hukuksal olarak tanımlanıp, normlaştırılarak toplumsal rızanın oluşturulmasında örtülü baskı aracı olarak anayasaları devreye sokarlar. Anayasanın ruhu bizatihi anayasada yer alan muğlak ifadelerde değil, söz konusu muğlak ifadelerin ya da ifadelerde yer almamakla beraber anayasanın ruhuna uygun münferit yasalardaki açılışlarında netleşir. Bu bağlamda, toplum tarafından net olarak algılanamayan anayasaya uygunluk sağlanması, anayasa üzerinden ekonomi-politik hâkim grupların baskısına rıza anlamını taşır. “Toplumsal güç blokları, devlet ve anayasa” üçgeninde anayasa, bir yandan toplumsal güç blokları etkisinde şekillenerek, diğer yandan da devletin kuruluş yasası niteliğini taşıyarak, örtülü şekilde sistemi tanımlamış, sistemin başat kesiminin aynı zamanda devletin de başat kesimi olduğunu hukuksal norm olarak kaydetmiş olur. Hal bu olunca, ekonominin aşamaları ve gereksinimlerinin, koşullara göre genellikle tanımlama ve düzenleme, istisnaî koşullarda ise hedefe yönlendirme politikaları olarak anayasalara yansıması doğaldır. Geçmiş dönemler ekonomi-politik devlet sistemlerinde başat krematistik (chrematistics) mali sisteme göre anayasal mevzuat prensin ya da kralın hazinesini varsıllaştırmak amacını güderken, günümüzün ulus-devlet ekonomi-politik koşullarının kameralistik (cameralistics) mali sisteminde ise, amaç ekonomik denge ve gelişme/büyüme hedefine yönelmiştir. Kişiselleştirilmiş devlet anlayışından toplumsallaştırılmış ulus devlet anlayışına geçişle devletin kuruluş temel yasası olan anayasaların ekonomik dalgalanma ve/veya krizlerden etkilenmesi kadar ekonomik yürüyüşe yol göstermesi de doğal görevleri arasındadır.

Ekonomide egemen sınıfın temel hukuksal ifadesi ve garantisi niteliğindeki burjuva anayasa sistemi, devletin özel sermaye birikimine katkı görevini belirlerken, aynı zamanda da sistemin meşrulaştırılması bağlamında da sosyal görevleri tanımlar. John Locke’un onyedinci yüzyılın sonlarına doğru ortaya koymuş olduğu emek değer görüşüne dayalı mülkiyet hakkı, İngiliz sömürgeciliğine karşı isyanla kurulan Amerika Birleşik Devletleri’nin Benjamin Franklin ve altı arkadaşı tarafından temeli kurulan anayasa ilkelerine de esas oluşturmuştur. Locke’un, sermayenin henüz üretim aracı olarak tarih sahnesine çıkmadığı dönemde ortaya koymuş olduğu emek-değer modeli, ABD anayasasında üretim araçlarını da kapsayarak kapitalist sistem içinde anlamını yitirip, burjuva devletinin ekonomik hüviyetini belirlemiştir. John Locke felsefesinden ABD Anayasası’na uzanan bu hatta devletin ekonomik hüviyetini belirleyen anayasalar, bir yandan örtülü şekilde topluma başat güç ittifakını dayatırken, diğer yandan da ezilen ve sömürülen sınıflar üzerinde kurulan baskıcı hâkimiyet ilişkisini kamu düzenine meşruiyet sağlayıcı özellikler taşıyan politika önerilerini tarih sahnesine çıkarmıştır.

Ekonomik durgunluk dönemlerinde ya da büyümenin istikrar kazandığı dönemlerde anayasalarda değişiklik ihtiyacı ortaya çıkmaz. Bu durumun tipik örneğini baskın burjuva kimliğini uzun süre istikrarlı şekilde koruyan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri oluşturur. Buna karşın, kalkınma aşamasındaki ülkelerde iç ve dış konjonktürden etkilenerek şiddetli çalkantılı dönemlerde anayasa değişiklikleri gündeme gelebilir. İstisnaî durumlarda ise, askeri ya da toplumsal kalkış sonrasında yeniden kurulan ya da koloni dönmemi sonrası yeniden yapılanan toplumlarda, iç ve dış güçler bileşkesi ile temelden kurucu anayasa gündeme gelebilir. Türkiye, kuruluş dönemini izleyen aşamada ekonomik koşul ve siyasi dengelerin zorunlu kıldığı oldukça sık anayasa değişikliklerine sahne olmuştur. 1924 Anayasası kurucu anayasadır. Olağan dönemlerde ise, biri 1961Anayasası, diğeri ise 1982 Anayasası olmak üzere, iki önemli anayasa değişikliği Türkiye’nin değişen ekonomi ve yönetim biçimini yansıtması açısından önemlidir. Günümüzün giderek değişen ve yoğunlaşan sosyo-ekonomik koşullar ve tartışmalar çerçevesinde yeni anayasa taslağının oluşturulması, bu konudaki düşüncelerimizin tartışmamıza katılmasını gerektirmektedir.

1921 ve 1924 anayasaları, özellikle de 1924 Anayasası Kurtuluş Savaşı sonrasında, geçmişinden çok farklı yapı ve özellikte kurulması tasarlanan devletin tanımlandığı ve organlarının belirlendiği kuruluş dönemi kurucu anayasasıdır. Her iki anayasada da devletin şekli, organları ve yönetim biçimi üzerinde durulur. Yeni ulus-devletinin siyasi karakterini belirleyen mülkiyet tanımı ve ilgili maddeler, yeni oluşumun kapitalist camiada yer alacağını vurgular. Bu durum, 1923 yılında toplanmış olan İktisat Kongresi’nde Atatürk’ün açış konuşmasında da açıkça görülmektedir. İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Paşa Osmanlı yönetimini, özellikle de yabancılara tanınan imtiyazları tel’in ettikten sonra, iç yönetime dönerek “…artık Türkiye halkı; hâkimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez” ifadesiyle ulusal hâkimiyet kuralını ortaya koymuş ve ekonomi alanında da “iktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir, çok sây ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lâzımgelen teminatı vermeye her zaman hazırız” ifadesiyle de ekonomik sistem konusuna son noktayı koymuştur. Lozan’da varılan hükümleri ve İzmir İktisat Kongresi kararlarının ruhunu 1921 ve 1924 anayasalarının temel taşları olarak telakki etmek gerekir. 1930’larda uygulanan devletçilik ilkesi de, piyasa ekonomisine aykırı olmadığı gibi, yaygın kanaate göre, sermaye ve müteşebbis sıkıntısı içindeki özel kesime piyasa açmak ve yatırım ortamı oluşturmak hedefiyle özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi kurallarına uygundu. Nitekim kurulan kamu işletmelerinde emekçilere sermayeden hisse verilmemesi ve yönetime ortak edilmemesi de, anayasanın burjuva ekonomik sistem ilkesine uygun olarak, piyasa ekonomisinden sapılmadığının açık delilidir.

Türkiye 1948 Marshall Planı ile emperyalist dünyaya açıldıktan ve serbest ticaret rejimi uygulaması neticesinde 1958 moratoryum ve 1960 darbesi ertesinde, 1961 yılında yeni bir anayasa yaptı. 1961 Anayasası aynı zamanda Anayasa Mahkemesi, Devlet Planlama Teşkilâtı ile kamu kademesinde yeniden yapılanmanın da hukuki çerçevesini oluşturmuştur. 1950 ticari emperyalizm döneminin 1958 moratoryumu ile neticelenmesi, yöneticileri 1930’ların devletçiliğini andırır yerli üretim ve korumacı politikalara yöneltti. Plan-Program-Bütçe Sistemi (PPBS) olarak anılan ithal ikameci ve korumacı uygulamada amaç, önce ana parçaların ithali ve montajıyla işe başlamak, zamanla ana parçaların da yerli üretimiyle tümüyle yerli üretime geçmek idi. Ancak bu şekilde saptanan yerli üretime geçme amacını montaj aşamasında uluslararası firmalarla yapılan montaj sözleşmeleri saptırdı. Şöyle ki, söz konusu sözleşmeler gereği girdiler anlaşmada belirtilen firmalardan temin edilecek, üretim dış ticaret konusu yapılmayıp, iç tüketime sunulacak idi. Gerek girdi maliyetinin monopol koşulda saptanması, gerek ürünün dış ticarete konu edilmesinin engellenmesiyle fiilen “montaj emperyalizmi” dönemine girilmiş oldu. 1961 Anayasası’nın ekonomik temelini, kapalı sistemde üretimin sürdürülebilmesi amacıyla iç piyasaların genişletilmesi, yani bir tür sosyal demokrasi politikalarına yöneliş oluşturuyordu.

1961 Anayasası’nın ön hazırlıklarını, İstanbul Üniversitesi bünyesinde hukukçulardan oluşan bilim heyeti tamamladı.1959 yılına gelene dek yaşananlar, Tahkikat Komisyonu, medya üzerinde yoğun baskı, muhalefete yönelik baskı ve şiddet hareketleri 1961 Anayasa çalışmalarına sosyo-kültürel olarak farklı bakış açısı kazandırdı. Böylece, sendikal hakların genişletilmesi ve tüm alanlarda demokratikleşme, korumacı montaj sanayiye piyasa oluşturma hedefine denk düştü. Silahlı kuvvetler mensuplarından oluşan Milli Birlik Komitesi başatlığında yapılan 1961 Anayasası bu anlayışla, ekonominin kapasitesini de zorlayacak şekilde sosyal demokrat niteliğiyle uygulamaya koyuldu. Kapitalist dünyanın gelişme sürecine baktığımızda, 1961 Anayasası ruhunun İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Avrupa’nın Marshall Yardımı bağlamında yükselişinin etkisini yansıttığı da düşünülebilir. Nitekim giderek yükselen süreçte Avrupa’da 1968 hareketlenmesi tetiklendi, Türkiye’de ise, 1968 kuşağı oluştu. Güneşin altında her olgunun birbiri ile ilişkili olduğu anlayışı sosyolojik olarak bu dönemde de karşımıza çıkarak, hukuksal belgelerde sosyal devlet anlayışının yansımasını getirdi.

1982 Anayasası da, aynen 1961 Anayasası gibi askeri kadro tarafından yapılmıştır. Genel hatlarıyla, 1961 Anayasası sosyal nitelikli, 1982 Anayasası ise baskıcı olarak nitelenir. Peki, aynı ülkede, sadece yirmi yıllık arayla aynı nitelikteki bir kadro tarafından yapılmış olan iki anayasanın birbirinden bu derece farklı, hem de ekonomi büyürken zıt yönde bu denli farklı olmasının sebebi nedir? Bu düşüncede yanlış olan, anayasaların maddi yapıcılarının niteliği ile bütünleştirilmesidir. Oysa anayasalar, maddi yapımcıları ile değil, içinde oluştukları dünya koşulları ve üretim alt-yapısının organik sonucu olan üst-yapı özellikleriyle değerlendirilir. Diğer bir deyişle, tüm yasalar ve hepsinin üzerinde anayasalar, fiili yapımcılarıyla değil, üretim ilişkileri ve böylece oluşan değer yargılarının diyalektik sonucunda oluşurlar. 1960’larda Avrupa ekonomisi yükselirken Türkiye’de bunun yansıması görülüyordu. Buna karşın, 1970’lerde Kıbrıs harekâtı, ekonomik ambargo ve petrol şokları neticesinde yaşanan ekonomik koşullar ekonominin iç ve dış dengelerini sarstı; artık ekonominin 1960 refah ortamını yaşaması olanaklı değildi.

1970’lerin ortalarında yaşanan kriz ve hal yoluna koyulamayan ekonomik koşullarla 1970’lerin sonuna derin bir kriz, büyük miktarda borç stoku birikimi, yüksek faiz ve ulusal gelire oranla yüksek cari açıkla ulaşılmıştı. Yüksek cari açık ve olumsuz ekonomik-mali tablo dış kaynak tedarikini de zorluyordu. Özal yönetiminin oryaya koyduğu kemer sıkma politikaları ancak 1980 askeri darbesi ile uygulanabildi. Kısacası, gerek 1960’ların ithal ikameci politikaları, gerek 1970’lerde yaşanan Kıbrıs çıkarması, ambargolar ve petrol şoklarının ekonomiyi daraltıcı etkisiyle ekonominin daralan koşuluna toplumu uydurmak gerekiyordu. Dönemin askeri komutanlarından biri, “sosyal yaşam, ekonomik koşullardan daha hızlı gelişti” ifadesiyle toplumsal yaşamın baskılanacağını ifade ediyordu. 1961 Anayasası koşulları artık 1982 Anayasası döneminde mevcut değildi.

1950’lerin aldatıcı refahına karşın, 1970’lerin karışık ve zorlu dönemi ile karşı karşıya olunduğu açıktır. 1970’lerde Kıbrıs Barış Harekâtı, arkasından ambargo ve 1973 ve 1974 yıllarında iki dalga halinde gelen petrol şokları ekonomiyi dar kalıplara sokuyordu. Hesapta olmayan zorunlu maliyetlere bir de züğürdün hesapsız kitapsız mal yemesi misali kısılamayan toplum tüketimi eklenince, 1970’lerin sonuna bir cent’e muhtaç hale gelinmişti. Ünlü Özal politikaları, bu sebepten dolayı bir sonuç olarak emekçileri ve genel halkı zora sokacak önlemlerle yüklü idi. Böylesi kemer sıkıcı politikalar ancak askeri darbeyle uygulanabilirdi ve aynen de öyle oldu. İşte, 1961 görece dış kaynak destekli üretim ekonomisinin oluşturduğu göreli refah dönemi 1980’lerde hesap ödeme dönemine dönüşerek 1982 Anayasasının maddi koşullarını oluşturdu. Diğer bir deyişle, 1961 Anayasası, montaj ekonomisin iç piyasa hazırlama görevi ile yükümlü iken, 1982 Anayasası, yaşanmış görece refah döneminin faturasının ödenmesi görevi ile yükümlü idi.

1961 Anayasası da 1982 Anayasası da askeri darbeler sonucunda askeri yönetimler hâkimiyetinde yapılmış olmasına rağmen farklıdır. Bunun sebebi, her iki dönemde ekonomik yapının farklılığıdır. İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde ABD desteği ile uygulanan Marshall Yardımı ile Avrupa’nın ayağa kalkması iktisat tarihinde “Altın Dönem” (Golden Age) olarak anılır. Bu rüzgâr Türkiye’ye de uğrarken, 1948 yılında alınan ilk dış yardımla Cumhuriyet yönetimi emperyalizmle tanışıyordu. İleri dönemlerin çöküşünü hazırlayan bu dönem med-cezir etkisiyle ilk dönemlerin parıltısını oluşturmuştur. Ne hazindir ki, 50 ve 60’ların olgularla çelişkili parıltılı dönemin sonucu olan 1961 Anayasası’na karşın, 70’lerin maddi ağırlığının üst-yapıyı zorlamasının sonucu ise 1982 Anayasası’dır. Arada devreye giren sıkıyönetim ve askeri kadrolar ana etmenler olmayıp, emperyalizmin ve ekonomik alt-yapının aktarım mekanizmalarıdır. Dönemsel anayasaları fiilî yapımcılarıyla değil, ekonomik alt-yapı ve ekonomi-politika elit kesim ideolojisi bağlamında ele almak gerekir. Fiili yapımcıları, söz konusu alt-yapının kurumsallaştırılarak yasalaştırılmasının aktarım mekanizmaları olarak görmek gerekir.

Kapitalizmin bir aşaması olarak neoliberalizm, toplumsal yaşamı iyileştirici değil, insan ruhunu ve toplumu çürütücü bir sistem olarak çağımıza hâkim olmuştur. Engels de kapitalizmin emekçiler üzerindeki etkisini “sosyal cinayet” olarak niteler. Günümüz neoliberalizm koşullarında Keynesgil sosyal devlet politikaları geri planda olarak, emekçinin işine sadece emeğini değil, ruhuyla tüm varlığını koyması istenmektedir. Küresellşeme akımı ulusal devletleri ulusal politikalardan uluslararası sermaye politikalarına hizmetine yönlendirmektedir. Bu koşullarda tüm ülkelerde, fakat gelişmekte olan ülkelerde daha da yoğun olarak, esnek istihdam, işsizlik, düşük ücret gibi yöntemlerle emek üzerine baskı yoğunlaşmaktadır. Bu süreçte giderek sertleşen AKP de uyguladığı politikaları perdeleyici kılıf olarak dinciliğe sarılmaktadır. Yükselen tarikatlar gölgesinde dinciliğe sarılan AKP, bu yolla bir yandan ezilenlerin tepkisini pasifize ederken, diğer yandan da baskıcı politikasına kadife eldiven giydirme gayreti içindedir. Emperyalizmin sıkıştırması ve politikanın çaresizliği neticesinde topluma yedirilmeye çalışılan anayasa, doğal olarak devletin şekli ve biçimlenmesinde de yeni ve farklı bir yapılanmaya yönelecektir. Başarıldığı takdirde, muhtemelen 2023 Anayasası adıyla kara bir leke olarak Türkiye siyasi tarihine geçecek olan bu belge, halkımızı derin cehalete, ülkeyi de emperyalizme tam teslimiyete sürükleyecektir.

Related Posts