Türkiye solunun devrim arayışı var mı?

Dosya Sayı 31 (Eylül-Ekim 2025)

Kurtuluş Kılçer

Solu, sağdan ayıran en önemli özelliklerden birisi, mevcut düzeni değiştirme hedefidir. Sağ; bu anlamıyla statükoyu, düzeni, mevcudu korumak ile tanımlanırken sol; değişimi, ilerlemeyi ve geleceği temsil eder. Sağ, bu nedenle geçmişe yaslanır; geçmişle yaşar; geçmişin referansları üzerinden kendisini tanımlar. Sol ise geleceği işaret eder; yeniden yanadır; başka bir seçenek sunar. Buradan ilk çıkacak sonuçlardan birisi tarihsel olarak gericilik-ilericilik, gelenekselcilik-çağdaşlık, tutuculuk-devrimcilik ikiliğinin sağ ve sol tanımlanmasının-kavgasının farklı boyutlarını teşkil etmesi. Bu durum kavramlara da yansır; örneğin darbe ile ihtilal kavramları arasındaki ince çizgi doğrudan söz konusu politik eylemin yönüyle ilgilidir. 

Ardıl sonuçlardan birisi de solun mevcut düzene karşıtlığının bu anlamıyla doğal olması. Solun statükoyu değiştirme isteği ve karşıtlığı onu hem devrimci kılıyor hem de muhalif konumunu ifade ediyor. Bu ikilik iki ayrı düzleme karşılık gelse de arasındaki pozitif ilişki kadar negatif ilişkiyi de tarif etmek gerek. 

Muhaliflik ve devrimcilik

Muhalif olmak anlaşılır. Ancak her “muhalefet”, solun önemli tanımlarından birisi anlamına gelen devrimciliğe tekabül etmiyor ya da bu iki politik kimliğin birbirini tamamlayıcı ilişkisi bulunmuyor. Çoğunlukla, muhalif olmak devrimci kimliği ikame ediyor; sol devrimcilikle değil, salt muhalif olmakla tanımlanır hale geliyor. 

Tersinden düşünüldüğünde “sağa karşı sağ” mümkün müdür? İran’da karşımıza çıkan ve “dine karşı din” tutumuna benzer bir şekilde Türkiye siyasetinde “sağa karşı sağ” stratejisi hep var olageldi. Yalnızca mevcut iktidara karşı sağ muhalefetin mümkünatından bahsetmiyorum, aynı zamanda bir iktidar stratejisi olarak solda da benzer arayışlar bulunduğunu belirtmeye çalışıyorum. Sağ, mevcut düzeni korurken, düzenin sahiplerinin politik düşüncesini yansıtır. Günümüz dünyası söz konusuysa eğer, sağ, bugün kapitalist sınıfların ideolojik ve politik temsiliyetini ifade edebilir. Bu anlamıyla, sol tanımı mevcut düzen çerçevesinde ve düzleminde ele alındığında en azından egemen sınıfı ya da iktidardaki sınıfı karşısına almakla tanımlanabilir. Solu böyle tanımladığımızda, Türkiye’de ya da genel olarak kapitalist sistemlerde muhaliflik, devrimcilik ile kesin bir ayrıma tabi tutulmak zorundadır. Ara sonuç şudur: Sol ve devrimcilik, muhalif olmayı gerektirir ancak her muhalefetin sol ve devrimci sayılması mümkün değildir. 

Bu ara saptamaya iki somut örnek vermek gerekirse, meramımız daha net anlaşılacaktır. İlki CHP’nin 6’lı masası, doğrudan AKP iktidarına karşı sağa karşı sağ siyasetinin-stratejisinin en bariz örneği. Buradan çıkacak sonuç, CHP’nin “sol olarak tanımlanabileceğine” ilişkin sorunsaldır. İkincisine ise Türkiye sosyalist hareketinin, başta CHP olmak üzere düzen muhalefetine verdiği destek gösterilebilir. Eğer sol sınıfsal bir ayrımla tanımlanacaksa; sermaye sınıfının siyasi kanatlarından birisi olan CHP’ye yönelik işbirlikçi-destekçi tutumun sonuçları ile sol tanımı arasında büyükçe bir boşluk oluşur: Bu durum muhalif kimliğin sürdürülmesine yarayabilir ancak CHP destekçisi tutumun devrimci ve “sol” bir sıfatla tamamlanabileceği konusu çok tartışmalı hale gelir. 

Solun makûs tarihi

Solda bir iktidar stratejisi olarak “sağa karşı sağ” siyaseti, dünden bugün solun makûs tarihi olarak kayıtlara geçmiş bulunuyor. Sermaye düzenine karşı mücadelede Türkiye solu çoğunlukla ve belirgin bir biçimde hep “aşamalı” bir kavrayış içinde oldu. Örneğin 1970’lerin sonunda “faşizme karşı cephe” siyasetinin de bir gereği olarak (ya da bu şekilde teorize edilerek) doğrudan CHP’nin desteklenmesi gibi. Belki de Türkiye’de sosyalist hareketin en güçlü olduğu dönemde “sosyalist iktidar” arayışından kaçış, Türkiye solunun 12 Eylül sonrası makûs tarihini de biçimlendirdi. 

12 Eylül sonrası ise bu konuda benzer siyaset pratiği, tarzı ya da stratejisi Türkiye solunda egemen bir hal almıştı. 12 Eylül cuntasından çıkış adına düpedüz sermaye partisi ve aynı zamanda merkez sağ bir parti olduğu tartışma götürmez ANAP’ın bile desteklenmesi, ifade etmeye çalıştığımız konunun bir başka çarpıcı örneği. Sonrasında da değişen pek bir şey olmadı. SHP’nin ve ardından CHP’nin desteklenme siyaseti bugün “bir oy Kılıçdaroğlu’na” siyasetiyle devam ediyor. 

Bu tablo, sola, devrimci bir politik siyasal ideolojik-politik-örgütsel hattın inşası görevini doğaldır ki yüklemedi. Sol, düzen muhalefetinin ve muhalif düzlemin bir parçası olarak kendisini muhalefet kimliği ile sınırlandırdı. Bunun soldan kavramsallaştırılması ise “toplumsal muhalefet” olunca, sol bağımsız bir politik özneye dönüşmede hep ertelemeci, sosyalizm de bir toplumsal seçenek olarak hep ütopya olarak kaldı. 

Solun iktidar arayışı: İki özgün dönem

Türkiye’de solunun düzen siyasetinden kopamayışının, doğrudan iktidara yönelen bir politik strateji çizememesinin genel bir betimlemesini yukarıda vermeye çalıştım. İki olgunun bu noktada tartışılması gerekiyor. İlki bu karakteristik durumun nedenleri olabilir. İkincisi ise bu genellemeyi bozacak “devrimci iki çıkışı” özel olarak ele almak önemli olacaktır.

1920 yılında Bakü’de kurulan Mustafa Suphi önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi’nin 1920 sonu ve 1921 başında memlekete dönüş kararı. Dikkat edilirse Ankara’da Nisan ayında TBMM kuruluşu gerçekleşmesinin hemen ertesinde, Cumhuriyetin kuruluşuna daha 3 yıl varken komünistlerin yurda dönüş kararı alması, hem Cumhuriyetin kuruluşuna yönelik desteği gösteriyor hem de solun iktidar arayışını… Bunu Mustafa Kemal önderliğine yönelik bir muhalefet olarak değerlendirmek büyük bir yanlış olur. Tersinden mektuplaşmaların da gösterdiği gibi ve uluslararası konjonktürün gereği olarak Bolşevik Rusya ile yakınlaşan bir Mustafa Kemal örneği de bunun bir iş birliği\ittifakı hedefi-niyeti taşıdığını gösteriyor.  

Ancak Bakü’den Ankara’ya geliş başarılamamış, Türkiye sosyalist hareketi, doğrudan iktidarın bir ortağı-parçası-destekçisi olmak amacıyla çıktığı yolu tamamlayamamıştır.

İkinci özgün dönem ise 1960’ların sonudur. Meclis’e 15 milletvekili sokarak dönemin İnönülü CHP’sine bile kendisini “ortanın solu” olarak tanımlatan TİP ile birlikte, aydın hareketinde YÖN Dergisi’nin çıkışı, 1967’de büyük mücadelelere imza atan DİSK’le işçi sınıfının ayağa kalkması ve 1968 “devrimci gençlik” hareketinin doğuşu, Türkiye sosyalist hareketinin “iktidar arayışı”na denk gelen bir dönem olarak düşünülebilir. Burada en özgün yeri ise YÖN Dergisi oynamaktadır. Programatik olarak “sosyalist mi Kemalist mi” gibi bir tartışma önemli ve gerekli olmakla birlikte CHP’yi de aşan bir stratejiyle Türkiye’de iktidarı hedefleyen bir tarihsel bir olgu olarak mutlaka belirtilmelidir. Kemalist devrimi tamamlamak misyonunu önüne koyan YÖN-Devrim Hareketi, aynı zamanda bu yolun sosyalizme açılacağını savunmuştu. 

Türkiye’de sol, “müzmin muhalif CHP”nin destekçisi konumundan çıkan doğrudan iktidarı hedefleyen iki siyasal-tarihsel örnek dışında, demokrasi adına müzmin CHP destekçiliği dışına pek çıkamadı. Ülkenin demokratikleşmesi, bu görüşün dayandığı temel noktalardan ilki. Öte yandan “devrim” olgusunu nostaljik bir ihtimal olarak görmek, solda ya da aydın hareketinde gördüğümüz bir tipik müzminlik hali olarak ayrıca not edilmelidir. 

Devrim: Nostaljik bir ihtimal mi, güncel bir zorunluluk mu?

Solu tanımlarken, yukarıda değindiğimiz gibi, en temel kriterlerin başında “değiştirmek” geliyor. Bu fiilin politik olarak ifadesi ise düzen değişikliği anlamında devrim ya da ihtilal oluyor. İhtilal daha çok devrim gününü ifade ederken, devrim daha çok toplumsal dönüşüm anlamı taşıyor. Ya da kavramlara zamanla bu şekilde bir anlam yüklenegeldi. Buna, siyasal devrim ve toplumsal devrim kavramlarıyla da yaklaşabiliriz. 

Ancak Türkiye solunda devrim ve ihtilal kavramları, en azından bugün için, ya bir ütopya ya da bir nostalji olarak ele alınıyor. Kavramın politik gücü ve aynı zamanda doğrudan koşullarla bağlantılı bir biçimde güncelliği ise bir türlü bilince çıkarılmıyor. Halbuki Fransız Devrimi ya da 1848 döneminin koşulları ile örneğin bugün ülkemizdeki koşullara baktığımızda uçurumdan daha çok benzerlik aranması gerekmez mi? 2013 Gezi Direnişi, Türkiye’nin en büyük halk ayaklanması olarak tarihe geçerken, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ni yeniden hatırlatmadı mı? 

Türkiye’nin çağdaşlaşma tarihinde bu ülkenin ilerici birikiminin Osmanlı dönemine göre daha geride olduğunu düşünebilir miyiz? 

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında burjuva sınıfının (eşraf, toprak sahibi, bürokrasi vb.) Mustafa Kemal’in arkasına geçtiği açık. Sonrasında burjuva sınıfının maddi bir güce ulaşması ve kapitalizmin gelişmesi, kapitalist sınıfın kanatlara bölünmesini de gündeme getirmiş; yaklaşık 75 yıllık siyasal tarih burjuvazinin kanatları arasındaki mücadeleyle geçmiş; bu tarih, ister doğrudan kapitalist sınıflar arasındaki çelişkiler ya da ister sınıfın ister emperyalizmin isterse sermaye devletinin öncelikleri üzerinden belirlensin bugün iktidar bloğunun kısa tarihi olarak karşımızda duruyor. Her daim istikrarsız ve krizlerle yol alan bir sermaye düzeninin-tarihinin, bugünden bakıldığında belli bir “yasaya” tabi olduğunu görmek zor olmasa gerek. Bu yasa emperyalist-kapitalist dünya sisteminin krizlerine doğrudan bağımlı. Ama bununla birlikte sermaye iktidarının demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük, hak, hukuk vb. “normlarla” arası hiç ama hiç barışık değildir. 

Buradan üç noktayı vurgulamak istiyorum. Birincisi, sağından solundan tadilatla düzenin yapısal sorunlarının aşılamayacağıdır. Hiçbir restorasyon ve hatta reform programı Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarını çözemez. Sadece Türkiye’ye ait değil, en genel ifadeyle kapitalizm var olduğu sürece, eşitsizlik, sömürü, ücretli kölelik, adaletsizlik, gericilik ve ırkçılık var olacak. Güncel örnek olarak savaşlar ya da göçmenlik sorunu bugün dünya kapitalizminin neden olduğu büyük toplumsal yıkımlar değil midir?

İkincisi ise krizlerin, çelişkilerin ve fay hatlarının yapısal olduğu… Örneğin ideal bir demokrasi var mıdır? Liberal fikriyat yaratmış olduğu bu illüzyona özellikle gençleri ve aydınları inandırmaya ve her daim düzen muhalefetini demokrasi için desteklemeyi vaaz ediyor. Ancak kapitalizmin krizleri, çelişkileri ve fay hatları çoğunlukla siyasal düzlemde ama   “zaman zaman” toplumsal düzlemde kendisini açığa vuruyor. Sol, siyasal düzlemde yetersizliği “düzen muhalefetine destekle” aşmaya çalışıyor, toplumsal çelişkilerin yükseldiği dönemde bu tepkiyi yine düzen muhalefetinin arkasına dizerek “CHP’nin müzmin destekçiliğinden” bir türlü çıkamıyor. 

Son olarak; Türkiye kapitalizmi 100 yılı geride bırakan bir zemine sahip artık. Bu açıdan 100 yıl öncenin şartlarından doğan Kemalizm’i bugüne taşımanın sınırları bulunuyor. Kemalizm’in tarihsel olarak yerini tartışmıyorum; ancak bugün sosyalizm demeden kapitalizmin ‘sorunlarının’ aşılmasını hedeflemek tam bir hayal anlamına geliyor. 

O zaman ara başlığın sorduğu soru net olarak yanıtlanmak zorunda: Devrim, bir nostaljik ihtimal ya da iyimser bir ütopya mı, yoksa hem politik ve güncel ihtiyaç hem de bir zorunluluk değil mi?

Devrimin yönü ve iktidar arayışı

Bütün bu temel birkaç kerteriz noktasını saptadıktan sonra yön tayini yapılabilir. Neredeyse bir asırdan fazla geçmişe sahip İttihat Terakki’nin 1908’i ile Kemalizmin 1923 Cumhuriyeti’nin aynısının yaşanmayacağı açık olsa gerek. Bir başka sarihlik yine bu iki büyük devrimin ve özellikle 1923 Cumhuriyeti’nin büyük bir ilerici toplumsal birikim yarattığıdır.

Bu toplumsal birikimi yok sayarak Türkiye’de büyük bir devrimci kalkışma yaşanamayacağı bir başka gerçek olarak sol mücadelenin kavraması gereken en önemli noktalardan birisidir. Mevcut düzen ıslah olamayacak, tadilat programıyla bu ülkede insanların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik hülyaları yaşama geçmeyecekse; bu ülkedeki gericilik, sömürü, çürüme, şiddet, baskı, adaletsizlik, haksızlık ortadan kaldırılmak isteniyorsa, kapitalizmi karşıya almak dışında başka bir seçenek bulunmuyor. Cumhuriyet’i sosyalizme taşımak bugünün en önemli siyasal görev olarak karşımızda duruyor. 

Solun görevi nedir sorusu, bir kez daha yinelemek gerekirse, müzmin düzen siyaseti destekçiliği ve payandalığı değildir. Çünkü sol, devrimi hedeflemeden, kendisini var edemez. Ya da ona sol denemez. 

Related Posts