Orkun Saip Durmaz
Türkiye’nin yaklaşık son yirmi yılı, devlet aygıtından idari teşkilatlanmaya, resmi ideolojiden lider kültlerine, legal ya da illegal güç odaklarından kitle örgütlerine ve siyasal partilere, aydın profilinden makbul insan prototipine hemen her şeyin değiştiği büyük bir dönüşüm sürecine tekabül ediyor. Bu süreç -daha sınıfsal bir yaklaşımla- toplumsal sınıfların yapısındaki değişimlerle, sınıf mücadelesinin keskinleşmesiyle ve keskinleşen mücadelelerin sınıfa yeni deneyimler kazandırmasıyla da tanımlanabilir. Okuyacağınız yazıda o deneyimlerin değil ama onların üzerinde yükseleceği maddi zeminin fotoğraflarından küçük bir kolaj yapmaya çalışacağız.
Sınıfın fotoğrafı birkaç düzeyde çekilebilir. Bunlardan ilki istihdam ve işsizlik oranları, asgari ücret düzeyi, gelir dağılımı, yoksulluk ve açlık sınırı gibi veriler aracılığıyla işgücü piyasalarındaki genel durumu toplumdaki genel refah düzeyi ile birlikte anlamamıza yardımcı olan düzeydir. Toplumsal öznelerin görünmediği, sınıfın sayılar aracılığıyla ifade edildiği, soyut, dolayısıyla da sınıf mücadelesi hakkında ancak genel çıkarımlar yapmakta işlevsel olabilecek bu düzey sınıfın nesnel yapısına dair bir çerçeve sunar. Şimdi o çerçeveyi çizmeye, bir diğer ifadeyle, Türkiye işçi sınıfının sayılar aracılığıyla dökümünü sunmaya çalışalım.
SINIFIN MADDİ ZEMİNİNE DAİR VERİLER
Verileri aktarmaya geçmeden önce, hangi hukuki statüye tabi olursa olsun, geçinmek için emek gücünü satmak zorunda olan bireylerin işçi olduğunu kabul ettiğimizi belirterek başlayalım. Dolayısıyla verileri tarihsel maddeci bu genel kabule göre değerlendireceğimizi ifade edelim. Türkiye’de resmi istatistiklere göre ücretli-yevmiyeli çalışanların istihdamda olanların toplamı içindeki ağırlığı %68 civarındadır. Bu oran yaklaşık olarak 21 milyona karşılık gelmektedir. Bunun dışında, 3 milyondan fazla resmi işsiz ve yine 3 milyon civarında potansiyel işgücü kategorisine dahil olan -yani, iş bulma ümidi olmadığından iş aramaktan vazgeçenler ile iş yapabilecek durumda olduğu halde son bir ay içinde iş aramayanlardan oluşan- bir kesim vardır. Bu durumda Türkiye’de 27 milyon ücretli ya da potansiyel ücretli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak teknik olarak ücretli olsalar da, işçi sınıfının içerisinde değerlendirilemeyecek kesimlerin -yani, bürokratların ve üst düzey profesyonel yöneticilerin- 27 milyondan çıkarılmaları gerekir. 21 milyon ücretli içerisinde işçi sınıfına dahil olamayacak yüzde 10’luk bir yönetici kesitini var sayarsak -ki bu oldukça iyimser bir varsayımdır- elimizde 25 milyonluk bir toplam kalır. Bu, dar kapsamlı ve “an”a ilişkin bir işçi sınıfı tahminidir. Çünkü son yirmi yılın -tarım sektöründeki sınıfsal yapıyı darmaduman eden- işçileşme süreçleri dikkate alındığında, sayıları 2 milyon 500 Bin’i bulan ücretsiz aile işçisinin de -büyük oranda- orta vadede işçi sınıfına dahil olacağını kestirmek güç değildir. Dahası, eğitimde olan 5 milyon civarındaki genç insan arasından ezici bir çoğunluk da yakın zamanda emek gücünü satmak üzere işgücü piyasalarına girecektir. Bu arada ifade edilmesi gerekir ki, eğitimde olanlar nasıl yakın geleceğin ücretlileriyse, sayıları 5 milyonu bulan emeklilerin çok büyük bir kısmı da geçmişin ücretlileridirler. Ayrıca, emekli yurttaşların halihazırda kamu görevlileri için yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinden doğrudan etkilendikleri göz önünde bulundurulduğunda, sayısı ihmal edilemeyecek bir emekli toplamının işçi sınıfının parçası olduğu sonucu çıkar. Bunların yanında, statüsü kendi hesabına çalışan olsa da, işverenlerin iş hukukunun işçiyi koruyucu hükümlerinden kaçınmak için başvurdukları yeni bağımlı çalışma biçimlerini -diğer freelance çalışanların önemli bir kısmıyla birlikte- bu bağlamda düşünmek gerekir. Bu, kendi hesabına çalışan yaklaşık 5 milyon emekçinin bir kısmının aslında işçi olduğu anlamına gelir. Son olarak, Türkiye işçi sınıfının parçası olduklarını ileri sürmek tartışmalı olsa da, işgücü piyasasına dahil oldukları aşikar olan ve sayıları yine en az 5 milyonu bulan göçmeni/sığınmacıyı da düşünmek gerekir. Sonuç olarak, işçi sınıfının sınırlarını birtakım objektif kriterlere göre genişletip, “an”dan yakın geleceğe doğru uzandığımızda 25 milyonun çok üzerinde bir toplama erişmemiz mümkündür. Bu durumun teorik ifadesi ise proleterleşmiş bir işgücü ve -deyim yerindeyse- yeterince işçileşmiş ve orta ve uzun vadede daha çok işçileşecek bir nüfustur.
Sayısal verilere, soyutlama derecesini bir nebze düşürerek, devam edelim. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2022 yılının ilk üç ayına ait Hanehalkı İşgücü Araştırması göre, atıl iş gücü -yani geniş tanımlı işsizlik- oranı yüzde 22,6’dır. Bu oran, çalışma çağında 64 milyon yurttaşı olan bir ülkede yaklaşık olarak 8 milyon 400 bin kişiye karşılık gelir. Dahası zamana bağlı eksik istihdam oranı dışarıda bırakıldığında bile, 7 milyon civarında insanın kendi tercihlerinin dışında işsiz ya da potansiyel işgücü kategorilerinden birine dahil olmak zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Buradan her beş kişiden birinin -halk dilinde kullanıldığı anlamıyla- işsiz olduğu; dolayısıyla bu kişilerin eksik olarak dahi istihdam edilemediği sonucu çıkar. Bu oran yeterince dikkat çekici olmasına rağmen, durumun vahametini gösteren başka verilerden de bahsetmek gerekir. Kayıtlı ve tam zamanlı çalışanların oranının tespiti için DİSK-AR tarafından geliştirilen Kayıtlı ve Tam Zamanlı İstihdam (KATİ) oranı bu konuda bizlere yardımcı olabilir. Öyle ki TÜİK -farklı istihdam biçimleri arasında fark gözetmeksizin- resmi istihdam oranını aynı dönem için yüzde 46,6 olarak açıklarken; KATİ oranı yüzde 32,5 olarak hesaplanmıştır. Bir başka ifadeyle, bir işi olanlar içindeki yüzde 30’luk bir kesim ya kayıt-dışı olarak çalışmakta ya da kısmi zamanlı işlerde istihdam edilmektedir. Bu, güvencesiz istihdamın toplam istihdamın içinde istisna olmanın ötesine geçen bir boyutta seyrettiğini gösterir. Dahası, kayıt-dışı çalışanların çok büyük bir kısmının ücretsiz tarım işçisi olan emekçiler olduğu düşünüldüğünde, güvencesiz istihdamın aynı zamanda bir gelir sorunu da demek olduğu mutlaka ifade edilmelidir. Özetle, “kayıt-dışı çalışan yoksuldur” önermesini yapmakta bir sakınca yoktur. Son olarak, Türkiye’de işsizlik ve güvencesiz istihdamın birbirini besleyen iki şer dinamiği gibi çalışmakta olduğunu da mutlaka söylemeliyiz: Çok sayıda işsiz bireyin varlığı işçilerin işveren karşısındaki pazarlık gücünü daha da zayıflatmakta, bu da güvencesiz koşullarda istihdam edilmeye razı bir işçi profilinin ortaya çıkmasına, daha da kötüsü güvencesizleşme sorununun normalleşmesine yol açmaktadır.
ASGARİ ÜCRET VE DERİN YOKSULLUK
Peki her beş kişiden birinin işsiz olduğu, güvenceli istihdamın ise yüzde 30’ların biraz üzerinde seyrettiği bir ülkede insanların refah düzeyleriyle ilgili ne söyleyebiliriz? Bu konuda da Türk-İş tarafından hesaplanan açlık ve yoksulluk sınırları ile yine DİSK-AR tarafından yürütülen asgari ücret araştırması bizlere fikir verebilir. Türk-İş’in her ay yayımladığı verilere göre 2021 yılının Aralık ayında 4000 TL’nin biraz üzerinde olan açlık sınırı, 2022 yılı boyunca sürekli yükselmiş; geçtiğimiz Ocak, Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs aylarında, sırasıyla 4249 TL, 4552 TL, 4900 TL, 5300 TL ve 6015 TL olarak belirlenmiştir. Üstelik enflasyon ve döviz kuru oranlarının son derece yüksek seyrettiği düşünüldüğünde, açlık sınırının gelecek aylarda daha da yukarılara çıkacağını kestirmek zor olmayacaktır. Buradan hareketle, geçtiğimiz Aralık ayında 2022 yılı için belirlenen 4253 TL’lik asgari ücret düzeyinin yılın ilk ayı hariç kalan tüm aylarda açlık sınırının altında seyrettiği/seyredeceği sonucunu çıkarabiliriz. Türkiye’de asgari ücret -uzunca bir süredir- marjinal bir kesimin gelir düzeyini değil, ortalama ücreti temsil ettiğinden Türkiye işçi sınıfının ortalama gelir düzeyi hakkında da birtakım ipuçları sunar. Aslında açlık sınırıyla karşılaştırılması da bu sebeple anlamlıdır. Gerçekten de Türkiye’de 2021 yılı itibarıyla asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçilerin sayısı 6,3 milyon civarındadır ki, bu oran ücretli çalışanların yaklaşık üçte biridir. Ayrıca, Türkiye’de asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında bir ücretle çalışan 10 milyona yakın işçi vardır. Bu sayı da toplam ücretli sayısının yarıya yakınına tekabül etmektedir. Ücret aralığının üst sınırı asgari ücretin yüzde 50 fazlasına çekildiğinde ise o üst sınırın altında bir ücretle hayatını idame ettirmek zorunda kalan işçilerin oranı yüzde 64 olarak hesaplanmaktadır. Dolayısıyla istihdamda olanların tek sorununun güvencesizlik olmadığı, aynı zamanda gelir yetersizliği sorunu yaşadıkları da mutlaka vurgulanmalıdır.
Sonuç olarak Türkiye işçi sınıfını proleterleşme eğilimleri nedeniyle sürekli büyüyen, süratle yaygınlaşan güvencesizleşme pratiklerinin içinde, yoksul -ve giderek daha çok yoksullaşacak- bir toplam olarak nitelemek mümkündür. Bu da, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin derinleştiğinin göstergesi olup; Türkiye kapitalizminin Türkiye işçi sınıfının hayat şartlarını mütemadiyen kötüleştirdiğine, ona bir umut vadedemediğine işaret eder.
KOLEKTİF HAKLARDA DURUM
Sınıfın maddi varlığına ilişkin veriler böyleyken örgütlülük düzeyi, bir diğer ifadeyle, kolektif haklar ve mücadele pratikleri hakkında da birtakım tespitler yapmak mümkün gözükmektedir. Bu konuda elimizde sendikalaşma düzeyleri ile toplu sözleşme hakkından yararlanma oranları gibi iki önemli veri olduğunu söyleyebiliriz.
İŞÇİ SENDİKALARI VE SENDİKALAŞMA
Geçtiğimiz Ocak ayı işkolu istatistiklerine göre, 6356 Sayılı Yasa’da tanımlanan sendikalara üye olma hakkı olan 15 milyon 294 bin 362 çalışan arasında bir sendikaya üye olanların sayısı 2 milyon 189 bin 645’tir. Bu, işçiler arasındaki sendikalaşma oranının resmi verilere göre yüzde 14,3 olduğu anlamına gelir ki, ücretli-yevmiyeli çalışanlar arasındaki 2 milyon 564 bin kayıt dışı çalışan hesaba katıldığında, gerçek oranın yüzde 12’nin biraz üzerinde seyrettiği anlaşılmaktadır. Dahası, sendika üyesi işçilerin büyük bölümünün kamu sektöründe istihdam edildiğini, dolayısıyla da özel sektör işçileri özelindeki sendikalaşma oranının çok daha düşük olduğunu ifade etmek gerekir. Özel sektörde istihdam edilen sigortalı işçiler arasındaki sendikalaşma oranı yüzde 7, kayıt-dışı çalışanların da dahil edilmesiyle hesaplanan fiili sendikalaşma oranı ise yüzde 6 civarındadır. Türkiye’de 2022 yılının Şubat ayı verilerine göre kamuda istihdam edilen işçi sayısının 1 milyon 250 bin civarında olduğu, dolayısıyla yukarıda bahsi geçen 15 milyon 294 bin 362 işçiden yaklaşık 14 milyonunun özel sektör işçisi olduğu düşünüldüğünde durumun vahameti artmaktadır.
Gerçekten de yüksek sendikalaşma oranlarının olduğu işkolları esas itibarıyla kamu kurumlarının ağırlıkta olduğu işyerlerinden oluşmaktadır. Çelik’in de dikkat çektiği üzere, Sözgelimi 17 No’lu Sağlık ve Sosyal Hizmetler işkolundaki işçilerin yaklaşık yüzde 35’i, 19 No’lu Savunma ve Güvenlik İşkolundaki işçilerin ise yüzde 30’dan fazlası bir sendikaya üyedir. Belediye işçilerinin örgütlendiği 20 No’lu Genel İşler işkolunda ise üç büyük konfederasyona bağlı üç sendikaya üye işçilerin oranı aynı işkolunda istihdam edilen toplam işçi sayısının yaklaşık olarak yüzde 53’üne tekabül etmektedir ki, bu oran Türkiye ortalamasının dört katına yakındır. Bu üç işkolunda 2 milyona yakın işçi çalıştığını, bunun da genel ortalamayı oldukça yukarı çeken bir etkide bulunduğunu belirterek bu bahsi kapatalım.
Yukarıda aktarmaya çalıştığımız vahim durumun bir dip noktası olmadığını, aksine son yıllarda sendikalaşma oranlarında kısmi ve şekli bir artış olduğunu da not düşelim. 2013-2019 yılları arasındaki -ilki Ocak 2013 sonuncusu ise Ocak 2019 yılından yayımlanan– işkolu istatistiklerinde fiili sendikalaşma oranlarının yüzdelik payları sırasıyla şöyledir: 7,7; 7,5; 8,1; 8,3; 9,1; 9,5; 10,2; 9,7; 10,3; 10,1; 10,7; 10,9 ve 11,4. Görüldüğü üzere, kamudan ihraçların ve bazı sendikal örgütlerin kapatılma süreçlerinin belirleyici olduğu 2016 ve 2017 yıllarına ait veriler hariç olmak üzere, sendikalaşma oranlarında düzenli bir artış olduğu söylenebilir. Ne var ki bu artış gerçek bir örgütlenme faaliyetinin sonucu ortaya çıkmamış -deyim yerindeyse-kamuoyuna “taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi” olarak yansıyan 2017 yılındaki yasal düzenleme sayesinde gerçekleşmiştir. Bir diğer ifadeyle söz konusu artış, büyük oranda, taşeron firma işçilerinin, eğer merkezi idarelerde çalışıyorlarsa 657 sayılı kanunun 4-d maddesindeki statüye, belediyelerde istihdam ediliyorlarsa da belediye bünyesindeki şirketlere aktarılmasının sonucunda gerçekleşmiştir. Sonuç itibarıyla, 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye sendikacılığın karakterize eden kamu kurum ve kuruluşlarına sıkıştırılmış sendikacılık anlayışının devam ettiğini görüyoruz.
Sendika üye sayıları konfederasyonlar bazında da değerlendirilebilir. Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş’e bağlı sendikaların toplam üye sayısı Ocak 2022 itibarıyla 1 milyon 213 bin iken, bu sayı ikinci ve üçüncü büyük konfederasyonlar olan Hak-İş ve DİSK için, sırasıyla, 727 bin ve 212 bin’dir. Toplam sendikalı işçi sayısının 2 milyon 190 bin civarında olduğu düşünülürse, her iki sendikalı işçiden birinin Türk-İş’e, üç işçiden birinin de Hak-İş’e bağlı sendikalardan birine üye olduğu söylenebilir. 1980 öncesinde Türkiye işçi sınıfının en dinamik örgütlerinden olan DİSK’e bağlı sendikalara ise her on işçiden ancak birinin üye olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktada mutlaka belirtilmesi gereken bir diğer husus ise Hak-İş’e bağlı sendikaların hızlı yükselişidir. 2013 yılında Hak-İş’e bağlı sendikalara 166 bin işçi üye iken, 2019 yılının Ocak ayında bu sayı yüzde 311’lük bir artışla 684 Bin’e yükselmiştir. Oysaki bu süreç zarfında Türk-İş’e üye sendikaların üye artışı yüzde 38, DİSK’e bağlı sendikalarınki ise yüzde 71 oranında seyretmiştir. Diğer iki konfederasyona kıyasla çok daha yüksek bir artış oranı kaydeden Hak-İş’in bu başarıyı sendikal mücadele aracılılığıyla kazandığını söylemek mümkün değildir. Bu, Türkiye siyasetini uzunca bir süredir karakterize eden patronaj ilişkilerinin ve de -Gramsciyan bir tabirle- siyasi iktidarın sivil toplumun üzerindeki hegemonyasının dolaysız bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
TOPLU SÖZLEŞME YAPMA
Toplu sözleşme denildiğinde Türkiye’de akla ilk gelmesi gereken 6356 Sayılı Yasa’da yer alan baraj şartlarıdır. Buna göre, bir işyerinde toplu iş sözleşmesi yapmaya hak kazanmak isteyen bir sendikanın o işyerinin dahil olduğu işkolundaki yüzde 1’lik barajı aşması zorunludur. İkincisi ise ülke genelinde yüzde 1’lik barajı aşan sendikanın işyerindeki işçilerin yüzde 50’sinden fazlasını, eğer örgütlenme düzeyi işletme ise en az yüzde 40’ını, örgütlemiş olma zorunluluğudur. 6356 Sayılı Yasa’ya göre ancak bu iki şartı birden sağlayan sendikalar işveren ya da işveren sendikası ile toplu pazarlık yapma hakkına sahiptir. Bu durum işkolu istatistikleriyle de sabittir. Öyle ki geçtiğimiz Ocak ayında yayımlanan istatistiklere göre faaliyetteki 215 sendikadan sadece 58’i yüzde 1’lik işkolu barajını aşmayı başarmıştır. Bu durumun, yani işkolu sendikacılığının kaçınılmaz bir sonucu olarak, geriye kalan 157 sendika bazı işyerlerinde işçilerin tamamını örgütleseler dahi toplu görüşmelere katılma hakkına sahip olamayacaklardır.
TOPLU SÖZLEŞMEDEN YARARLANMA
Yukarıda tartışılan iki şart bir sendikaya üye olmayı işlevsizleştirmektedir. Çünkü bir sendika söz konusu şartları sağlayamadığı takdirde, yukarıda da gösterildiği üzere, o sendikanın üyeleri kolektif hak ve özgürlüklerden büyük ölçüde dışlanmış olmaktadır. Buradaki dışlanmanın sayısal karşılıklarını da, DİSK-AR’ın 2020 yılının Ocak ayı istatistiklerini temel alınarak hazırladığı ve 2020 yılının Nisan ayında kamuoyuyla paylaştığı araştırmadan aktarabiliriz. Buna göre yalnızca 1 milyon 229 Bin işçi toplu iş sözleşmelerinin koruyucu hükümlerinden yararlanabilmekte olup, bu toplamın 15 milyon 799 bin civarındaki toplam işçi içindeki oransal karşılığı -yani toplu iş sözleşmeli sendikalaşma oranı- yüzde 7,8’dir. Oysaki aynı dönemde resmi ve fili sendikalaşma oranları, sırasıyla, yüzde 13,8 ve yüzde 12,1 olarak tespit edilmiştir. Anlaşılacağı üzere, işçi sınıfının gerçek örgütlülük düzeyi hakkında daha açıklayıcı bir veri olan toplu sözleşmeli sendikalaşma oranı, sadece sendika üyeliğini temel alan sendikalaşma oranlarının oldukça gerisinde kalmıştır. Nitekim 1 milyon 918 Bin sendikalı işçiden 727 Bini -yani yaklaşık yüzde 39’unun- toplu iş sözleşmesi kapsamında değildir. Bunun dışında, toplu iş sözleşmelerinden yararlanan bazı işçilerin de herhangi bir sendikaya üye olmadığını belirmemiz gerekir. Bir sendikaya üye olup da toplu iş sözleşmesi kapsamında olan işçiler temel alındığında, toplu iş sözleşmelerinden yararlananların sayısının 1 milyon 229 binden 1 milyon 132 bin civarına gerilediği anlaşılmaktadır. Sendika üyeliğinde olduğu gibi, toplu iş sözleşmelerinden yararlanma söz konusu olduğunda da, kamuda istihdam edilen işçilerin çok önemli bir yer tuttuğunu, dolayısıyla özel sektörde -çok daha fazla işçi çalışıyor olmasına karşın- çok daha az sayıda işçinin toplu iş sözleşmelerinden yararlanabildiğini ifade etmemiz gerekir: Yüzde 7,8 olan toplu sözleşmeli sendikalaşma oranı, çalışanlar kümesi sadece özel sektör çalışanlarıyla sınırlandığında, yüzde 5,8’e düşmektedir.
Özetle, yukarıdaki fotoğraf yoksul, güvencesiz ve işsiz olduğu kadar, örgütsüz de olan bir toplamın fotoğrafıdır. Bu fotoğraf sınıfa dair birtakım anlamlı ortalamalar sunmakla birlikte, fotoğrafın nelere gebe olduğuna dair net kestirimlerde bulunmak -özellikle de nitel veriler kullanmaksızın- kolay değildir. Şimdilik fotoğraf karesinin uzun süre aynı kalamayacağını, faşizmden halk iktidarına kadar çok geniş bir skaladan siyasi alternatiflerin o karenin üzerine inşa edileceğini ifade edelim ve öyle bitirelim.

