Çağlar Tekin
Ortadoğu’da on yıllardır süren mücadelenin, çok kısa süre içerisinde önemli sonuçları oldu. Bunların temelinde ABD’nin zayıflayan dünya hegemonyasını en azından durdurma gayreti ve bu çerçevede Çin’i hedef alacak politikalarının öncesinde bölgeyi stabilize ederek İsrail’e emanet etme hedefi olduğunu söyleyebiliriz. İsrail’e emanet edilecek bir bölge için ise öncelik “düşman” olarak kabul edilen, İsrail hegemonyasının önüne dikilen devletlerin/güçlerin tasfiyesi ve yeniden konumlandırılması yer alıyor. Suriye’nin 15 sene süren direnişinin uluslararası bir uzlaşı ile sonlanması, 7 Ekim’in ardından Gazze’yi hedef alan saldırıların sahada olmasa da masada zafer kazanmaya oldukça yaklaşması, Lübnan’da Hizbullah’ın bir yandan zayıflatılması ayrıca Suriye’nin “Direniş” hattından kopartılması ile İran’ın uzanan kollarının kesilmesi ve yalnızlaştırılması bu bahiste önemli bir yol alındığının da göstergesi.
Bu gelişmelerle birlikte İran’da “korkulan”ın gerçekleşmesi ve aslında kapitalist dünyanın bölgedeki uzantısı İsrail ve ABD ile baş başa kalınması sürecinin gerçekleşmesi… İran’da yıllardır süren bir tartışma bu. Bir yandan İsrail’e direnen güçlere verilen desteğe itiraz ve bu itirazı, “bu olmazsa hedef doğrudan biz olacağız” yanıtı ile göğüsleyen Tahran. Tabi, Tahran’da bu bahiste çok daha köklü ve son eylemleri doğuran, Türkiye’de pek de fark edilmeyen daha büyük bir tartışma var. Bu tartışmanın ortaya çıkmasında da iki ana eksen. İlk eksen, yaptırımların etrafından dolaşabilmek için geliştirilen yollar sebebi ile zenginleşen elitler, diğer eksen ise yaptırımlardan bağımsız olarak ülkede özellikle 90’ların ikinci yarısından itibaren hâkim hale gelen neoliberal ekonomi politikalarla oluşan burjuva sınıfı. İki eksen birbiri ile belli noktalarda kesişen de bir toplam. İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemlerin dinamosu olan Tahran “esnafı”. Esnaf denildiğinde genellikle küçük işletmeler oldukları düşünülüyor bu toplamın, ancak öyle değil, bu toplam İslam devriminin de taşıyıcı sınıfı olan İran burjuvazisi aslında. Bu iki kesimin yarattığı ve reformist diye anılan siyasi kesimlerin başlıca isteği İran’ın ABD ile uzlaşarak sermayenin rahat dolaşabildiği dünya piyasalarına eklemlenebilmek. İran’ın içini zayıflatan iç etmenin omurgası burada.
İran’da Sorun Dışarısından Öte “İçerisi”
İran yönetiminin, 28 Aralık 2025’te başlayan eylemlere ilişkin başlangıçta yaptığı yumuşak açıklamaların arkasında rejim içerisinde devam eden “batıya eklemlenme” ve mevcut hattın korunması çatışmasının olduğunu da köşeye yazmalı. Konumuzun tam olarak bu tartışma olmadığını unutmadan, Batı’nın İran’a bu kadar yüklenmesinin ardında, “Ortadoğu’yu bırak, Batı’ya eklemlenmeye bak” diyen hattı cesaretlendirme arayışının olduğunu bilmeli. İran’ın bir savaşla çökme olasılığının düşük olduğu gerçekliği, “işbirlikçi” hattın, yani İran burjuvazisinin bu kanadının güçlendirilmesi ile aşılmaya çalışılıyor. Mevcut savaş-pazarlık ikileminin İran ve bölge için anlamını aslen buradan okumalı. Bu gerilimde bölge ve İran için pozitif bir çıkışın bulunmasına ilişkin bir yolun gelişmekte olduğuna ilişkin elde henüz yeterince veri olmadığını da eklemeli. Yani, Sünni İslamcı anlayıştan farklı olarak Şii dünyasının 80’lerde yoğun biçimde uygulamaya çalıştığı göreli eşitlikçi iktisadi yapılanma bugün için çok da temsiliyet taşımıyor. Haliyle bu yoksulluk girdabı, İran içindeki siyasi gücün giderek erimesinin temel kaynaklarının başında geliyor, yaptırımlar da bu hattı güçlendiren ikincil bir etkide bulunuyor.
Bu anlamda, İran’ın geleceğini ABD-İsrail saldırıları ve uygulanan ambargolar değil, İran’ın içerisinde keskinleşen dinamikler; neoliberalizmin yarattığı yoksulluk-süper zenginlik gerilimi belirleyecek. İran, balistik füze teknolojisi, hipersonik füze kapasitesi ve güçlü kara ordusu ile ABD ve İsrail’i savaşta caydıracak, durduracak güce erişmiş durumda, ancak neoliberalizmin yarattığı tahribat bu gerilimde en büyük dezavantajı haline gelmiş durumda.

“Yeni Dünya”nın Şam’ı
Ortadoğu’da İsrail hegemonyasının sağlanması için atılmış bölgenin yakın tarihinin en kritik gelişmesi Suriye’de 2011’de başlayan uluslararası destekli savaşın, 15 yıllık direnişin ardından uluslararası bir uzlaşı ile çökertilmesi. Suriye’de Baas yönetimi, aslında çok kutuplu dünyanın bağımsızlıkçı hattından bölgeye devrolan son hat idi. Beşar Esad’ın iktidara gelmesinin ardından baba Esad’dan farklı olarak başlattığı liberalize olma eğilimi, Suriye’de ülke içerisinde özellikle çöl bölgelerinde yaşanan yoksullaşma ile zemin kazanan rahatsızlık, dışarıdan aldığı yoğun destek ile savaşa dönüşmüş ve 2015’te Rusya’nın doğrudan müdahalesi ile “kontrol altına” alınmıştı. Ancak Beşar Esad’ın, Rusya’dan da gelen İsrail ve AKP’nin istekleri çerçevesinde esnemesine yönelik talepleri reddetmesi, ABD’nin Suriye’nin doğu hattını SDG’yi de kullanarak işgal etmesi, bölgede yer alan Suriye petrolüne “çökmesi”, su tedariğinin zayıflaması ve hem su hem de akaryakıt tedariğinin elektrik üretimini dahi büyük oranda durdurması, ambargolar… sebebi ile toplumsal refahın sağlamadığı gibi ülkenin temel ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmesi, bunun süreklileşmesi, direnişin şiddetli olduğu yılların ardından bir kurtuluş ideolojisinin inşa edilememesi ve nihayetinde sağlanan uluslararası uzlaşı ile ülkenin eski bir IŞİD emiri olan, IŞİD desteği ile kurduğu Nusra Cephesi, ardından bu örgütün liderliğinde HTŞ adı altında oluşan cihatçı koalisyona devredildi. HTŞ’nin iktidara getirildiği ilk gün attığı bir adım, o günden sonrasında neler olacağı konusunda net olmayan zihinleri de netleştirir nitelikteydi. HTŞ, ilk iş olarak Şam’da bulunan Filistinli direnişçilerin peşine düştü. Bir kısmı öldürüldü, bir kısmı gözaltına alındı, kaçabilenlerin ise Lübnan’a kadar peşlerine düşüldü. Lübnan’a giren HTŞ’lileri aşiretler karşıladı ve günler süren çatışmaların ardından HTŞ militanları çok sayıda kayıp vererek çekilmek zorunda kaldı. HTŞ, yakaladığı Filistinlilerin bir kısmının İsrail güvenlik güçlerince sorgulanmasına izin verdi. Filistinlilerin bir kısmının İsrail’e teslim edildiği iddia edilse de buna ilişkin kesin kayıtlarımız henüz yok. Ancak bu adımlar, HTŞ’nin İsrail’in aradığı “Suriye yönetimi” olduğu gerçeğini pekiştirdi de. Üstelik bu gelişmeler yaşanırken, İsrail Suriye’nin tüm savunma altyapısını 700’den fazla hava saldırısı düzenleyerek imha etti. Bununla da yetinmeyen İsrail, karadan da Suriye’yi işgale başladı. 1 yıllık periyotta Suriye’nin Dera, Suveyda, Kuneytra ve Şam kırsalı hattında ülkenin %10’luk kısmı işgal edildi. HTŞ rejimi, Ortadoğu’nun en büyük su kaynağı aynı zamanda hidrokarbon yani petrol ve gaz sahalarından birisi olduğu düşünülen ve hayati seviyede stratejik önemi bulunan Golan tepelerini de haritasından dahi çıkartarak İsrail’e “hediye” etti. Golan tepeleri, Birleşmiş Milletler kayıtlarında Suriye’nin toprağı statüsündeydi ve fiilen yarısı da Suriye’nin elindeydi.
HTŞ’nin iktidara gelmesinin ardından başladığı Alevi ve Dürzi katliamları, tıkandığı noktalarda SDG liderliğinin ABD’nin de ittirmesi ile sağladıkları meşruiyet garantisi ile ilerledi. Misal 10 Mart anlaşması, tam da Alevi katliamının tavan yaptığı günlerde imzalandı. Katliamlarına bu desteğin sağladığı meşruiyet ile daha rahat devam eden HTŞ, bir yandan ABD ve İsrail’in sağladığı uluslararası meşruiyet ile gücünü pekiştirdi ve YPG/SDG’nin de altını oyarak ülkede hakimiyetini büyük oranda sağladı. Artık İsrail’in önünde duvar olan, Direniş Ekseni’nin iki ana direğinden birisi olan, Lübnan’da iç savaşı bitiren, Hizbullah’ın güçlenmesinin temel dayanaklarından birisi olan Suriye yerini İsrail’in kontrolünde ve gerek gördüğünde komşularına karşı da kullanılabilecek hale dönüştürüldü.
“Trumonroe Doktrini”
Ortadoğu’da bu gelişmeler yaşanırken, ABD’nin zayıflayan hegemonyasını yeniden inşa etmek ve bu bahiste Çin’in yükselişinin önünü kesmek için yöneldiği bir başka alan da Latin Amerika. Eylül 2025’te bir Pentagon raporu ile ortaya çıkan, daha sonra da bu rapor çerçevesinde oluşturulan “Trump Doktrini”, 18. YY’da açıklanan Monroe Doktrini’nin devamı niteliğini taşıyor. Doktrinin bu bahiste özü, batı yarım kürenin ABD’nin egemenlik alanı olduğu ve bu sahada rekabet kabul etmeyeceği, bölge ülkelerinin bağımsızlıklarının da bu anlamda rekabet olarak değerlendirileceği yönünde. ABD Başkanı Donald Trump, bu doktrin çerçevesinde Çin ile ilişki kuran, bağımsızlık vurgusu kritik rejim niteliği olan, sol-sosyalist hatta yakın ülkeleri hedefe koydu. Başta Küba, Venezuala, Kolombiya ve Meksika olmak üzere çok sayıda ülke bu çerçevede ABD saldırganlığının yeni bir dalgası ile başbaşa kaldı. Trump’ın doktrini uygulamak için sarıldığı gerekçe ise uyuşturucu ticareti oldu, ilk hedefi de Venezuela.
Birkaç cümle ile uyuşturucu başlığının neden bir gerekçe değil bahane olduğunu da ortaya koyalım. 2025 yılında CIA’in hazırladığı 3, Amerikan Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi (DEA)’nın hazırladığı 1 rapor, Venezuela’nın kıta uyuşturucu ticaretinde payının %1 seviyesinde olduğunu, yönetimin bu ticarette payının saptanmadığını belirtti. Üstelik Trump, istediği yönde rapor hazırlaması için CIA’ye yoğun baskı yaptı. Önce raportör, ardından da bu raporları hazırlayan dairenin başkanı değiştirildi, lakin rapor değişmedi. Trump, Venezuela’yı hedef aldığı açıklamaların birisinin ardından gazetecilerin CIA ve DEA raporlarını anımsatması üzerine, “onlar bilmezler” yanıtını vermişti. Haliyle uyuşturucu başlığı gerçek olmanın ötesinde bir bahane niteliğinde. Ayrıca hem Latin Amerika’da hem de eski dünyada içinde CIA ve NATO’nun olmadığı bir uyuşturucu ticareti ağı kurmanın pek de mümkün olmadığının altını yeniden çizmek gerekiyor. Trump’ın hedefindeki ülkelerden olan dünya uyuşturucu üretiminin iki önemli ülkesinden birisi olan Kolombiya’da, ülke tarihinin ilk solcu, sosyal demokrat Başkanı Gustavo Petro döneminde ülkede uyuşturucu üretiminde önemli bir düşüşün sağlandığı yine aynı kurumların raporlarında yer aldı. ABD istihbaratının raporlarında uyuşturucunun ülkeye girdiği ana güzergâh ise Meksika. Ancak Meksika’nın da bu bahiste suçlanması pek gerçekçi bir gerekçeye dayanmıyor. ABD ile Meksika arasında 3200 km’lik, çoğu çöl olmak üzere uzun bir sınır var ve Washington yönetimi de binlerce tünelden oluşan ağı engelleme konusunda pek de başarılı değil.
Venezuela, 20.’a girerken Hugo Chavez’in iktidara gelmesi ile kıtada sol rüzgârı fırtınaya çeviren bir hatta oturmuş idi. Dünyanın en zengin petrol rezervlerine sahip olan ülke, bu başlıkta gerçekleştirdiği kamulaştırmalar ile yer altı zenginliklerini oligarşinin elinden kurtararak eğitim-sağlık-barınma gibi alanlarda asırlar öncesi koşullar içinde yaşamaya mahkûm edilmiş Venezuela’yı kısa sürede hem refahın oluştuğu hem de sol güçleri finanse edebilen bir ülke haline getirmişti. O dönemde benim de ziyaret edebilme şansı bulduğum Venezuela, çok kısa süre içerisinde işsizliği çözmüş, derme çatma kulübelerde yaşamak zorunda kalan milyonlarca insanı modern evlerle tanıştırmış, milyonlarca insanı ilk defa eğitim ve sağlık hizmetleri ile buluşturmuştu. 2010’larda Chavez’in ölümü ve ülkenin dört bir yanını çeviren ambargolar ülkenin ekonomisinde büyük bir yarılma-kriz yaratırken, Kıta’da çekilen sol yükseliş de ülkenin ambargolarla mücadelesinin önünde kritik bir diğer dış etmen halini aldı. Chavez yönetiminin de “yerli burjuvazi”yi bir kurtuluş yolu olarak görmesi, Maduro yönetiminin ise bu başlıkta daha dar görüşlü olması ülkenin içine sürüklendiği kapandan çıkmasının önünde kritik bir engel halini aldı. Ambargonun zayıfladığı kısa zaman dilimlerinde %3650’lere çıkmış enflasyonu toparlama noktasında başarılı adımlar atan Karakas yönetimi, bunu ambargolara rağmen süreklileştirecek bir politik hat öremedikleri gibi, Maduro’nun ABD tarafından barbarca kaçırılmasının önüne de geçemedi.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından yardımcısı Rodrigez ülke yönetimini devraldı. Yeni Vekil Başkan’ın mevcut politikaları bir yandan bağımsızlık hattını koruma diğer yandan da ABD’nin yeni müdahalelerinin önüne geçecek bir diplomasi hattını örme yolunu aradığı izlenimini doğursa da, ülkenin geleceğine ilişkin belirsizlikler hala arkasını görmemizi engelleyecek nitelikte. Lakin bir yönetimin sermaye sınıfını zayıflatmaması, sermayenin uluslararası piyasalarla daha rahat temas kuracağı bir rejim arayışının da önüne geçmesi anlamı taşır ve bu arayış her fırsatta emperyal merkeze bağlanma eğilimi taşır. Venezuela da bu tehlike ile baş başa, hem de 21. yy.’da düştüğü en zayıf konum içerisinde. ABD’nin bölgede öncelikli hedefine koyduğu diğer ülkeler de Küba, Kolombiya ve Meksika.
Dünyada barış sağlayacağını ve ABD’yi ‘yeniden güçlü’ kılacağını iddia ederek Amerikan işçi sınıfının ve muhafazakarlarının desteğini alarak iktidara gelen Trump, desteğini ve temsiliyetini aldığı silah ve petrol tekellerinin egemenliklerini pekiştirecek adımlar atıyor. Bu adımlar, bir yanı ile yeni savaşları doğururken bir yandan da yeni savaşlar için tohumlar ekiyor. ABD, çözülen hegemonyasını yeniden sağlamak veya daha gerçekçi bir ifade ile en azından dağılmayı yavaşlatmak adına dünyayı daha kanlı ve barbar bir arenaya çeviriyor. Bu barbarlığın karşısında bir sol hat kurulamaması ise daha yaşanılası bir dünyanın ortaya çıkışını şimdilik engelliyor. Dünya Rosa Lüksemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” sarkacında bir süre daha barbarlık hattının güçlendiği bir yörüngede ilerliyor.

